Herkes tarafından bilinen ve ziyaret edilen turizm başkentlerindeki yaşama ve hissetmenin ötesinde bir gösteriş yarışının yaşanmasına seyirci kalmak, son yıllarda beni bu noktalardan uzaklaştırmakla birlikte tarihin ve doğanın bilinmeyenlerini keşfetmeye itiyor. İki günlük seyahatlerde bile üşenmeden tercih edebileceğim Fransa’nın gizli saklı köşelerini keşfetmekse benim için inanılmaz keyifli. Bu keşiflerimden birinden bahsetmek istiyorum bugün size: Fransız bir ailenin önerisiyle gittiğim Moulins.

Moulins’de Ulaşım

Fransa’nın doğasına hayran olduğum bölgesi Auvergne’de bulunan Alliers ilinin başkenti olan Moulins, bölgenin diğer birçok şehri gibi nehir üzerine kurulu bir şehir. Lyon St.Etienne havalimanından inip “shuttle” anlamına gelen navette ile Lyon şehir merkezine geçebilir, burada küçük bir şehir turu yaptıktan sonra trenle direkt olarak bu sırlarla dolu küçük Orta Çağ şehrine ulaşım sağlayabilirsiniz.

Moulins’de Konaklama

 

View this post on Instagram

 

A post shared by Le Clos De Bourgogne (@leclosdebourgogne) on

Bu küçük şehirde yapılabilecekler sınırlı, burada bir otelde kalmaktansa günübirlik bir tur gerçekleştirmeniz çok daha mantıklı olur diye düşünüyorum. Ama illa kalmak istiyorum derseniz, Le Clos de Bourgogne sizi Moulins şehir merkezindeki Orta Çağ gotik mimarisinden uzaklaştırıp Güney Fransa’nın romantikliğine götürür niteliğe sahip. Hatta ben sonradan kalmadığıma çok pişman oldum diyebilirim.

Hotel İbis Styles Centre Moulin ise, alışılan İbis otellerden oldukça farklı ve şehrin dokusunu bozmayan bir mimariye sahip. Son olarak, Rue de Paris’de bulunan Mercure Hotel’de güzel bir seçenek olabilir.

Moulins’de Ne Yapılır?

“Efsaneye göre, bir gün, Bourbon krallığının efendisi Archambaud, bir avlanma sırasında Allier’i geçer. Bir değirmene sığınır ve genç, güzel değirmenciye aşık olur. Allier’in bu tarafında aldığı avcılık randevusu bir kaleye dönüşür ve işte bu kalenin etrafında bir şehir doğar.”

Hotel Demoret Müzesi‘ni gezerken aldığım broşürde Moulins bu cümlelerle anlatılmaya başlanıyor. Şehrin her köşesinde Orta Çağ’dan kalma izlere rastlamak mümkün. Yüzyıllar öncesinin efsanelerini hayranlıkla dinlerken merceğim Orta Çağ’ın detaylarında kayboluyor. Gotik mimarinin etkileyici detayları ve ihtişamları ile kiliselerine oldum olası hayranlık duymuşumdur.

Le Cathedrale Notre-Dame bende Stendhal sendromu yaratan eserlerin arasına giriyor. Katedralin iki kısmı çatının çan kulesi seviyesinde işaret ettiği ayrılma ile tanınmakta. Detaylarında Bourbon Krallığı’nın karakteristik özelliklerine ve kişisel eşyaların sakladığı alanda ailenin görsellerine rastlamak mümkün. Bir diğeriyse 1648’de, Montmorency düşesinin emekli olduğu manastıra bağışladığı La Chapelle de la Visitation. Burası, Notre-Dame’ın gotik yapısının aksine klasik tarzda bir kilise.

Fransa’da ve Avrupa’nın başka birçok kentinde rastlayabileceğiniz çatı formlarından oluşan şehir manzarasını asıl adı “Tours de l’horloge” olan ama bilinen adıyla Jacquemart Kalesi‘ne çıkıp izlemenizi de kesinlikle tavsiye ediyorum.

Ziyaret ettiğim bir diğer müze olan, Le Centre Nationale du Costume de Scène Müzesi, 1770’lerden kalma bir binada bulunan, sahne kostümlerini koruma, araştırma ve sergileme üzerine kurulu bir müze. Onursal başkanının Christian Lacroix olduğu müzede 900’e yakın kostüm bulunuyor. Burada, La Comedie-Française, L’Opera National de Paris ve La Bibliotheque Nationale de France’ın kostüm koleksiyonlarını görmek mümkün. Eğer sizde benim gibi sanat ve sanat tarihine ilgiliyseniz, Musée Anne-De-Beaujeu’de 1.5 saatlik turu 3 saate çıkarmanız mümkün.

Fotoğraf: facebook.com/legrandcafemoulins/

Şehri gezerken pek yorulacağınızı zannetmiyorum ama dinlenmek isteyenler için önerim, 1899’dan kalma Art Nouveau dekora sahip, Belle Epoque zamanlarında oldukça popüler olan Le Grand Café. Cafe’nin balkonunda kulağınızda çalan orkestranın müziğiyle şarabınızı yudumlayabilirsiniz. Belki oturduğunuz masada bir zamanlar Coco Chanel’de oturmuş olabilir! Ben katılamadım ama denk gelirseniz ve vaktiniz varsa Le Theatre D’italienne‘de çeşitli konser veya tiyatro programlarından birini izleyebilirsiniz.

Sokaklarda yürürken karşınıza çıkan her duvarı, her taşı inceleyin. Her an yüzyıllar öncesinden kalma bir sembolle göz göze gelmeniz mümkün!

İlginizi çekebilir: Gülden’den Mont Saint Michel Fransa

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN