8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde çekilen fotoğraflardan oluşan bir sergi Nar. Arkasında çokça emek, farklı bakış açıları ve belki de ortak paydalarda buluşulan duyguları içeriyor. Fotoğraf karelerinden taşan hislere bakılırsa, izleyen açısından hangi cinsel kimlikte olursa olsun bir etki yaratacağı da kesin. FOTON İstanbul iş birliğiyle fotoğraf sanatçısı Dilan Bozyel ve kültür-sanat üreticisi Enver Sedat Kurubaş yürütücülüğünde 12–18 Mart 2026 tarihleri arasında Bohem Art Gallery’de gerçekleşecek.

whatsapp-image-2026-03-14-at-11-36-48
Nar Sergisi

“Narın kabuğu tek, taneleri çoktur. Biz de bu sergide tek bir hikâye değil, çoğul bir hafıza kuruyoruz. Buradaki fotoğraflar temsil değil, tanıklıktır.” diyerek yola çıkan Dilan Bozyel ve Enver Sedat Kurubaş ile sergi fikrinin oluşum sürecine ve bugünün penceresinden bakıldığında İstanbul’daki Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ne dair nasıl izlenimler edindiklerine dair söyleşiyoruz.

Öncelikle nasıl geldi aklınıza 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde çekilen fotoğrafları toplayıp onları sergileme fikriniz? Ayrıca, nasıl ortak bir duyguda buluştunuz sergiyi tasarlarken?

Dilan: Her yıl 8 Mart’ta sokaklarda çok güçlü bir görsel üretim ortaya çıkıyor. Fotoğrafçılar, öğrenciler, foto muhabirleri ve fotoğrafa yeni başlayan pek çok kadın o geceyi kaydetmeye çalışıyor. Fakat bu görüntülerin büyük bir kısmı ya kişisel arşivlerde kalıyor ya da sosyal medya akışında hızla kayboluyor. Sedat’la konuşurken şunu fark ettik: Bu fotoğraflar yalnızca bireysel kareler değil, aynı zamanda ortak bir toplumsal hafızanın parçaları. Bu nedenle bu tanıklıkları bir araya getirip görünür kılacak bir alan açmak istedik.

Bizi ortaklaştıran duygu da buydu. Fotoğraf yalnızca estetik bir nesne değildir; aynı zamanda bir zamanın tanıklığını taşıyan bir belgedir. Bu sergi biraz da bu tanıklıkları bir araya getirerek birlikte düşünme ve görünür kılma çabası oldu.

Sedat: Bence, Dilan’ın da benim de bir an “kendine ait oda”larımızın olduğunu fark etmemizle oldu. Kendisine ait sergileme alanı olmayanlara alan açmak istedik. Dayanışarak, yan yana durarak, birbirimize alanlar açarak yarının sorunlarını bugünden tartışabilir ve hatta çözebiliriz. Dünyanın geneline yayılmış bir iktidar, erk sorunu var. Bunu sadece memleketimiz özelinde konuşmak da çok yetersiz. Kimsenin, hiçbirimizin özgürleştirilmeye ihtiyacı yok. Hele de iktidarı eline almış, kurtarıcı sendromuna girmiş yaşlı ve beyaz erkekler tarafından asla.Bizi ortaklaştıranınsa hayallerimizin benzer deneyimlerle kısıtlanmış olması ve yersizliğimizi her an hissediyor oluşumuz bence. İkimiz de misak-ı milli sınırlarını aşkın meseleler konusunda heyecanlanıyoruz.

Fotoğraf: Ayşegül Karacan

Sergi için bir açık çağrı yayınladınız. Sonrasında size gelen fotoğraflara bakarken ayrı ayrı neler hissettiğinizi merak ediyorum.

Dilan: Açık çağrıya gelen fotoğraflara bakmak benim için oldukça etkileyici bir deneyimdi. Çünkü her fotoğraf o anın içinden gelen bir bakış taşıyordu.Bazıları teknik olarak çok güçlüydü, bazıları ise daha spontan ama çok sahici karelerdi. Fakat hepsinde ortak olan bir şey vardı: Kadınların birbirine güç verdiği bir atmosfer. Fotoğraflara bakarken en çok dikkatimi çeken şey dayanışmanın görsel dili oldu. İnsanlar yalnız yürümüyor; birbirlerine dokunuyor, birlikte gülüyor, birlikte slogan atıyor. Fotoğraf bu küçük anları yakaladığında o gecenin ruhunu da görünür kılıyor. Bu nedenle bu kareleri yalnızca görseller olarak değil, geleceğe bırakılmış küçük tanıklıklar olarak gördüm.

Sedat: Bize fotoğraf gönderen fotoğrafçıların tanıklıklarını ve birbirlerine güç vermesi hissini görmek beni çok heyecanladırıyor. Gördükleri dünyanın, birliktelik hissinin ve dayanışmanın kadrajlara da yansıması kıymetli bence. Çünkü fotoğraf aynı zamanda belge niteliği de taşıyor. Dayanışmanın belgelenmiş olması, hafızada saklanması asıl kıymetli olan. Bugünden yarına, sorunlarımıza dair öznelerin dilinden ve öznelere dair meseleleri aktarmamız asıl bakmamız gereken bir olgu bence.

Fotoğraf: Tuğba Aksakallı

Bu sorum Dilan’a… Gelen fotoğrafları bir fotoğraf sanatçısı olarak ele alıp değerlendirirken kolektif üretim yaklaşımı pratikte nasıl işledi? Seçerken önceliklerin neler oldu; teknik veya hissiyat bakımından?

Dilan: Seçim sürecini klasik bir yarışma mantığıyla ele almadım. Daha çok kolektif bir görsel arşiv kurma süreci gibi düşündüm.Elbette fotoğrafın dili, kadrajın kurduğu ilişki, ışık kullanımı ve anlatı gücü önemliydi. Ancak benim için belirleyici olan şey fotoğrafın taşıdığı tanıklık hissiydi.

Susan Sontag fotoğrafın dünyayı anlamanın yollarından biri olduğunu söyler. Bu sergide fotoğraflara bakarken ben de bunu hissettim: Her kare yalnızca bir görüntü değil, aynı zamanda o anın içindeki bir öznenin dünyayla kurduğu ilişkinin kaydıydı. Bu nedenle seçim yaparken özellikle üç şeye dikkat ettim: Fotoğrafın sahadaki atmosferi aktarabilme gücü, kadrajın içindeki dayanışma hissi ve fotoğrafçının bakışının özgünlüğü. Bazı fotoğraflar teknik olarak kusursuz değildi ama çok güçlü bir anı yakalıyordu. Böyle durumlarda tanıklık değeri teknik kusurların önüne geçti.

Fotoğraf: Yüce Şahinel Koç

Dünya Kadınlar Günü’ne paralel olarak düzenlenen Feminist Gece Yürüyüşü gibi yoğun, hareketli ve politik bir ortamda fotoğraf üretmek nasıl bir deneyim? Fotoğrafçı olarak o anın içinde olmak bakış açısını nasıl etkiliyor?

Dilan: Böyle ortamlarda fotoğraf üretmek oldukça yoğun bir deneyimdir. Kalabalığın ritmi, sloganların sesi, ışığın sürekli değişmesi fotoğrafçıyı sürekli tetikte tutar. Fakat aynı zamanda fotoğrafçı için bir sorumluluk da vardır. Kadrajın içinde yer alan insanların güvenliği, mahremiyeti ve rızası da gözetilmelidir.Ben fotoğrafı çoğu zaman “yakın mesafeden tanıklık” olarak tanımlarım. Fotoğrafçı o anın dışında duran bir göz değildir; aksine o anın içindedir. Bu yüzden yürüyüş sırasında yalnızca sloganlara ya da pankartlara değil, insanların birbirleriyle kurduğu ilişkilere de dikkat ettim. Bazen bir elin diğerine dokunuşu, bazen bir gülüş, bazen de bir bakış toplumsal bir anın en güçlü ifadesi olabilir.

Fotoğrafın bir yandan belge üretirken, diğer yandan estetik bir nesneye dönüşmesi hep tartışılan bir mesele. Bu sergide fotoğrafların estetik ile politik/sosyolojik tanıklık arasındaki dengesini nasıl kurdunuz?

Dilan: Belge ile estetik arasında keskin bir karşıtlık olduğunu düşünmüyorum. Fotoğraf tarihine baktığımızda en güçlü işler genellikle bu iki alanın kesişiminde ortaya çıkar.Bu sergide de amacımız bir olayı estetikleştirmek değildi. Fakat fotoğrafın görsel dilini de göz ardı etmedik. Çünkü güçlü bir görsel anlatı, bir tanıklığın daha uzun süre hatırlanmasını sağlar. Seçim yaparken kendime şu soruyu sordum: Bu fotoğraf yalnızca bir anı mı kaydediyor, yoksa izleyicinin zihninde kalacak bir görsel anlatı kurabiliyor mu? İyi fotoğraf bence tam olarak burada doğuyor.

Sedat: Sanat olgusunun doğası gereği politik olduğunu kabul ediyoruz hepimiz zaten. Bu da konuşabileceğimiz alanı elbette genişletiyor. Günün sonunda bu toplumu oluşturan her bir biricik parçanın temsil edilme hakkı olduğu gibi fotoğrafçının da tanıklıklarını, şahidi olduğu anları belgeleme hakkı da vardır. Hem de kendisinin “mesele” ettiği konularda konuşmak, irade ortaya koymak istemeleri en doğal haklarıdır.

Toplum kendi kendisini, çok ağır bir hızla da olsa dönüştürmeye devam ediyor, edecek de. Kadın fotoğrafçıların ortalığın çölleşmesine izin vermemeleri ve katılım göstermeleri çok heyecan verici. Kaydedebilen öznelerin çabaları ve cüretleri tarih anlatısında savaşlardan başka mücadele ve kazanımların olduğunu da ortaya koyuyor. Bu mütevazi çabaların bizlere yarın, geriye doğru baktığımızda, bugünün sandığımız kadar mutsuz ve karanlık olmadığını göstereceğine inanıyorum.

Sergi metni “narın kabuğu tek, taneleri çoktur” diyerek çoğul bir hafızaya işaret ediyor. Feminist Gece Yürüyüşü’nü bu nar metaforu üzerinden düşünürsek, sizce bu yürüyüş hangi farklı deneyimleri ve hikâyeleri bir araya getiriyor?

Dilan: Nar metaforu çoğulluğu anlatmak için güçlü bir sembol. Dışarıdan bakıldığında tek bir meyve görürüz ama içinde sayısız tane vardır. Yürüyüşte de benzer bir çeşitlilik var. Farklı yaşlardan, farklı mesleklerden, farklı hayat hikâyelerinden kadınlar aynı sokakta bir araya geliyor.Bir öğrenci, bir anne, bir sanatçı, bir gazeteci… Her biri kendi deneyimiyle orada bulunuyor. Fotoğraflara baktığınızda bu çeşitliliği görmek mümkün. Bence yürüyüşün en güçlü taraflarından biri tam olarak bu çoğulluk.

Sedat: Sadece yatay olarak değil dikeyde de farklı yaş gruplarının birbiriyle alanda karşılaşmaları bence çok kıymetli. Eril tahakkümün beyhude bir iktidar kurma çabası olduğunu biliyoruz. Alanda sahiplik iddia edilmemesi, edilememesi bence çok kıymetli.Sokakta olmak isteyen ve bunun için eyleme geçen herkesi kapsayan bir alan “Feminist Gece Yürüyüşü”. Aslında narın kabuğu bu mücadelenin tam olarak kendisi. O sokaklarda hep birlikte devindik, deviniyoruz da. Bu alanı bugün bizler için açan ilk çabalardan olan ve 80’ darbesinden sonra ilk yasal yürüyüş olması niteliğiyle bence çok önemli de olan 17 Mayıs 1987’de Kadıköy’de, Yoğurtçu Parkı’nda toplanan kalabalığa teşekkür ederim.

Nar Sergisi – 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü

Yine sergi metninden hareketle bir şeyi merak ediyorum. “Yasaklanan sokaklardan geçerek buraya geldiniz” diyorsunuz katılımcılara. Kamusal alanın giderek daha fazla kontrol edildiği bir ortamda, fotoğrafın hafıza oluşturma gücü sizce nasıl bir rol oynuyor?

Dilan: Fotoğrafın en önemli özelliklerinden biri zamana direnebilmesidir. Bugün çekilen bir fotoğraf yıllar sonra o günün atmosferini anlamak için başvurulan bir belgeye dönüşebilir. Bu nedenle fotoğraf yalnızca bugüne değil, aynı zamanda geleceğe de konuşur. Toplumsal hafıza yalnızca yazıyla değil, görüntülerle de kurulur. Bazen tek bir fotoğraf uzun bir metnin anlatabileceğinden çok daha fazla şeyi içinde saklayabilir.

Sedat: Bazı haklı konular konuşulur, tartışılır ve kabul edilerek dosyası kapanmalıdır. Söylenen bir şey doğruysa, kimin söylediğinden azade bir şekilde doğrudur. Geçmişte alanlarda konuşulan, haykırılan taleplerin birçoğu hayat pratiklerimize de geçti.

Birinci dalga feminizm ile bugün tartıştığımız dördüncü dalga bambaşka talepleri olan konular. Meseleler hala elbette ki ortak, eşitlenmek istiyoruz. Bu eşitlenme, ayrıcalıklarından vazgeçmek istemeyenleri rahatsız ediyor sadece. Toplumsal değişim dediğimiz engellenebilir bir şey değildir. Zorunlu olarak eşitleneceğiz. Bu eşitlenme çabasını, çözünmeyi hızlandırabiliriz belki. Tüm çabamız da bundan dolayı zaten.

Fotoğraf: Bilge Kılıçarpa

Fotoğrafların bir temsil değil tanıklık olarak konumlanması sizin için ne anlama geliyor?

Dilan: Tanıklık kavramı benim için fotoğrafın merkezinde yer alıyor. Fotoğrafçı çoğu zaman bir hikâyeyi temsil etmekten çok, gördüğü ana tanıklık eder. Bu tanıklık bazen çok küçük bir jestte, bazen bir bakışta, bazen de kalabalığın içindeki bir anda saklıdır. Fotoğrafın gücü de burada ortaya çıkar: O anı geri getirmek mümkün değildir ama fotoğraf o anın izini koruyabilir.

Sedat: Teknoloji olarak var olmasının bu denli geç bir tarihe kalması fotoğraf için çok üzücü bir şey bence. Keşke tarihin daha erken dönemlerinde fotoğraf teknolojisi mümkün olsaydı. Bugün sahip olduğumuz haklar için geçmişte çabalayan, tanımadığımız, nasıl göründüğüne ve direniş biçimleri geliştirdiğine dair fikrimizin dahi olmadığı insanlar hakkında daha fazla bilgimiz olabilirdi. Bugünün tanıklıkları da tıpkı yarının gençleri için çabalayanların nasıl göründüğünü, neler yaptığını ortaya koyuyor. Nail Art’ın dahi bir direniş enstrümanına dönüşebilmesi, bu pratiğin yarına aktarılması, yaratım gücümüzü, muhayyilemizi de geliştirecek bence.

İstanbul gibi kozmopolit bir kentte düzenlenen fakat her defasında engellere takılan Feminist Gece Yürüyüşü, 1 Mayıs Yürüyüşü, 25 Kasım Kadına Şiddet Günü Yürüyüşü, Trans Pride Yürüyüşü veya Onur Haftası gibi etkinlikleri kamusal hafızanın neresinde görüyorsunuz?

Dilan: İstanbul tarih boyunca farklı hikâyelerin ve farklı seslerin bir arada yaşadığı bir şehir oldu. Kamusal alanlar da bu çeşitliliğin görünür olduğu yerlerdir. Yürüyüşler, buluşmalar ve kamusal etkinlikler insanların birbirini görmesini ve duymasını sağlayan önemli alanlar oluşturur. Fotoğraf bu buluşmaları görünür kılar ve zaman içinde şehir hafızasının bir parçası haline getirir.

Sedat: Büyük laflara gerek yok aslında. Her dönemin günah keçileri vardır. Bu dönemin günah keçileri de ses çıkaranlar, açıkça konuşmaya cüret edenler, taleplerini sesli bir şekilde dile getirenler bence. Bu yürüyüşlerin kamusal alanı hepimiz için eşitleyen pratiklere dönüştüreceğine inanıyorum.

Sizce feminist gece yürüyüşleri İstanbul’un gelecekteki toplumsal hafızasında nasıl hatırlanacak?

Dilan: Şehirlerin hafızası yalnızca mimariyle ya da tarih kitaplarıyla oluşmaz. İnsanların kamusal alanda birlikte yaşadığı anlar da bu hafızanın önemli parçalarıdır. Bu yürüyüşler de tam olarak böyle anlar yaratıyor. Yıllar sonra insanlar o dönem çekilmiş fotoğraflara baktığında yalnızca bir yürüyüşü değil, o dönemin ruhunu da görebilecek.

Sedat: Bence, diğer dünya şehirlerinde olan yürüyüşlerle de yolu kesişecek İstanbul Feminist Gece Yürüyüşü’nün. Yakın ya da uzak coğrafyalarda da kadın meselesine dair sorunlar çözülmüş değil. Hatta ABD’nin ve daha birçok ülkenin son dönemdeki korkunç politikaları, İstanbul Feminist Gece Yürüyüşü’nü, tüm dünyanın mücadele eden kadınlarını birleştiren ve bu coğrafyanın en güvenli yürüyüşlerinden biri olarak dönüştüreceğine inanıyorum.Her ne kadar yasaklarla gündem olsa da aslında mikro ölçekte dünyadaki tüm temsillere sahip bir yürüyüş düzenleniyor İstanbul’da. Bundan dolayı bu yürüyüşlere, güvenli alanlara sahip çıkmalıyız. Çünkü meselemiz daha önce de dediğim gibi bizim sahip olduğumuz sınırlarla belirlenmiyor. Keşke tüm dünyanın kadınları birleşebilse ki İstanbul bunun için mükemmel bir hafızaya ve geçmişe sahip.

Nar Sergisi

Son olarak sergiden çıkan bir izleyicinin aklında nasıl bir duygu ya da soru kalmasını umuyorsunuz?

Dilan: Sergiden çıkan bir izleyicinin şu düşünceyle ayrılmasını isterim: Kamusal alan aslında hepimize ait. Sokaklar, meydanlar ve şehirler insanların birlikte var olabildiği yerlerdir. Bu sergi de bu ortak varoluşun küçük bir görsel kaydı. Eğer izleyici sergiden çıktıktan sonra şunu hissederse mutlu olurum: Bu şehirde insanlar yan yana yürüyebiliyor ve birbirlerine güç verebiliyor. Bence fotoğrafın bırakabileceği en değerli izlerden biri de tam olarak budur.

Sedat: Kamusal alanın hepimize yetecek kadar geniş ve ferah olduğuna olan inancının tazelenmesini çok isterim. Sokaklar, meydanlar, deniz kenarları ve gökyüzü hepimizin. Varsın dallarımız bulutlara değmesin.

Kapak Fotoğrafı: Nar Sergisi – 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü

İlginizi çekebilir: İlke Tulunay Solakoğlu’ndan Personal Structures’ta Burcu Ünlü: 61. Venedik Bienali’ne Paralel Gerçekleşen Sergi