Güneşli ama serin bahar günlerinin tadını parklarda çıkarmak için fazla bir bahaneye gerek yok aslında. Ama dünyanın farklı köşelerindeki parklardaki sahneleriyle akıllarda kalan bu filmleri izledikten sonra kendinizi parklara atmak için daha da sabırsızlanacaksınız!

İşte sizi New York’un, Paris’in, Los Angeles’ın Viyana’nın parklarına götürecek 10 film:

 

***

En İyi Park Filmleri

Güneşli ama serin bahar günlerinin tadını parklarda çıkarmak için fazla bir bahaneye gerek yok aslında. Ama dünyanın farklı köşelerindeki parklardaki sahneleriyle akıllarda kalan bu filmleri izledikten sonra kendinizi parklara atmak için daha da sabırsızlanacaksınız!

İşte sizi New York’un, Paris’in, Los Angeles’ın Viyana’nın parklarına götürecek 10 film:

Enchanted | 2007, Kevin Lima

Masal dünyasından kopup gelmiş bir Disney prensesi çizgilerden kurtulup Amy Adams’ın bedeninde hayat buluyor ve New York’un ortasına düşüyor. Peşinde onu arayan beyaz atlı prensi, kötü kalpli bir cadı ve yanında ona yardımcı olmaya çalışan, hiçbir şeyden haberi olmayan New Yorklu bir genç adam var. Bu eğlenceli ve masalsı müzikal en güzel şarkılarından ve sahnelerinden birine ise Central Park fon oluşturuyor.

Before Sunrise | 1995, Richard Linklater
Before Sunset | 2004, Richard Linklater

Richard Linklater’ın romantik üçlemesinin ilk iki filmi Avrupa’nın iki güzel şehrinde, sırasıyla Viyana ve Paris’te geçiyordu. Jesse ve Céline’in hayat ve ilişkiler üzerine derin ve anlamlı diyalogları su gibi akıp giderken, fonda iki şehrin en güzel parkları da yer alıyordu.

When Harry Met Sally | 1989, Rob Reiner

Sinema tarihinin alt türlerinden birine, romantik komedilere yön veren Rob Reiner – Nora Ephron işbirliği When Harry Meets Sally’de, filme adını veren karakterleri Billy Crystal ve Meg Ryan canlandırıyordu. Harry ve Sally birbirlerini bir kadın ve bir erkeğin sadece arkadaş olabileceğine inandırmaya çalıştırdıkları uzun yıllar boyunca farklı şehirlerde, farklı sokaklarda, farklı mekanlarda bulunuyorlardı. Bunlar arasında Chicago’daki Hyde Park ve New York’taki Washington Square Park da vardı.

Home Alone 2: Lost in New York | 1992, Chris Columbus

Birçoğumuzun çocukluğunu renklendiren, 90’ların favori serilerinden ‘Evde Tek Başına’ filmleri, ailesi tarafından evde unutulan Kevin’ın bu kez New York’ta bir otel odasında unutulmasıyla devam etmişti. Christmas zamanı her zamankinden daha büyüleyici olan bu şehrin en güzel noktalarından Central Park, bir kez daha sinemaya unutulmaz anlar ekliyordu.

In Bruges | 2008, Martin McDonagh

Başarısız geçen bir görevin ardından Avrupa’nın en sakin şehirlerinden Bruges’e sürgüne gönderilen bir kiralık katil, tarih kokan bu sıkıcı şehirdeki bunalımının bir kısmını, şehrin çocuk parklarından birinde yaşıyordu. (Koningin Astridpark) Colin Farrell, Brendan Gleeson ve Ralph Fiennes’ın yıldızlaştığı bu aksiyonsuz suç komedisi, 2000’li yılların en etkileyici senaryolarından birine sahipti.

(500) Days of Sumner | 2009, Marc Webb

Aşkın varlığına inanmayan bir genç kadın ve ona deli gibi aşık olan bir genç adam… Tom ve Summer’ın hikâyesi, 500 gün boyunca süren platonik bir aşkın güncesi niteliğindeydi ve son yılların en alternatif romantik-komedilerinden birini karşımıza çıkarmıştı. Soundtrack albümüyle kulakları da fetheden filmin başrollerinde Joseph Gordon-Levitt ve Zooey Deschanel, fonunda ise Los Angeles’ın parkları vardı.

The Last Five Years | 2014, Richard LaGravenese

Jason Robert Brown imzalı müzikalden sinemaya uyarlanan ve bir ilişkinin başlayıp, alevlenip, parçalara ayrılıp, sona erişine izleyenleri tanık ettiren bu müzikal, Hollywood’un iki genç yıldızı, Anna Kendrick ve Jeremy Jordan’ı bir araya getiriyordu. Çiftin hikâyesinin belki de en güzel ve en kötü anları, ABD’nin farklı köşelerindeki parklarda geçiyordu.

The Visitor | 2008, Tom McCarthy

Bir süredir New York’taki evine uğramayan bir akademisyen, bir konferans için şehre döndüğünde, kendine ait apartman dairesinde göçmen bir ailenin yaşadığını görür. Onları kovmak ve vicdanı arasından ikilemde kaldıktan sonra, onları misafir etmeyi kabul eder ve bir anda kendini onların yaşamlarına ayak uydurmaya çalışırken bulur. Richard Jenkins’in canlandırdığı Walter’ın Afrikalı göçmenlerle Central Park’ta katıldığı davul dinletisi, parkın New York şehri için sadece bir parktan çok ötesi olduğununun bir kanıtı gibi…

The Wackness | 2008, Jonathan Levine

Amerikan bağımsız sinemasının genç yönetmenlerinden Jonathan Levine’in ilk filmi, bizi 1994 yazına, hip-hop ritimleriyle renklenen New York sokaklarına götürmüştü. Sorunlu bir genç olan Luke Shapiro, üniversiteye başlamadan önceki yazını terapistiyle beraber marijuana satarak ve onun kızına aşık olarak geçiriyordu. New York ve yaz deyince, yıllardan hangi yıl olursa olsun, filmin parklarla kesişmesi de kaçınılmazdı tabii…

Oslo, 31. august | 2011, Joachim Trier

Listemizin son sırasındaki film diğerlerine göre biraz karamsar olabilir. Joachim Trier’in filmi, rehabilitasyondaki bir uyuşturucu bağımlısının bir günlüğüne izin aldığı tedavi merkezinden dışarı çıkıp hayatını sorguladığı o güne odaklanıyordu. Norveç’in başkenti Oslo’nun sokaklarında yürüyen Anders’in hayatın akışını ve insanların hayatına nasıl devam ettiğini gözlemlediği Fognerparken, filmin en önemli sahnelerinden birine fon oluşturuyordu.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?