Bir yanda “Olduğun yerde kal, değişikliğe ne gerek var? Bak ailen, dostların, geçmişin” burada diyen o ses, bir yanda farklı bir ülkede yeni bir hayat kurmak isteyen, içinizdeki o kıpır kıpır heyecan. theMagger’ın sevilen röportaj dizisi “Yurt Dışında Yaşamak” bu arada kalmışlığı cesareti ve kararlılığıyla bir sonuca ulaştırmış olanların hikayelerini anlatıyor. Taşınma süreçlerinden kültür şoku yaşadıkları anılara, lokal mekan önerilerinden dil öğrenme yollarına tüm merak ettiklerinizi onlara sorduk. Bu haftaki konumuz Ravenna’da Yaşamak, konuğumuz ise Mehveş Demirer.

Sevgili Mehveş, öncelikle seni daha yakından tanıyabilir miyiz? Nasıl karar verdin Ravenna’ya taşınmaya, nasıl ilerledi süreç?

Merhaba, ben akademisyenlik hayali ile İtalya’ya yerleşmiş bir yüksek lisans öğrencisiyim. İstanbul’da Bahçeşehir Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler okudum, ilaveten çift ana dal ve yan dal da yaptım, mezuniyetim sonrası bir yıl ara verdim ve sonunda “Universita di Bologna”dan kabul alıp buraya geldim. Şu anda “Protection of Human Rights and International Cooperation” adlı bölümde yüksek lisans yapıyorum. Ara verdiğim bir yıl içerisinde hem çalışma hem dinlenme hem de master programlarını en ince ayrıntısına kadar araştırma fırsatım oldu. İlk hedefim Anglosakson kültüründe/stilinde eğitim veren Britanya’da master yapmaktı; ancak başvurduğum tüm üniversitelerden kabul alsam da burs bulamadım. Bu sebeple rotamı yeniden Avrupa’ya çevirdim. Yeniden diyorum çünkü bundan 4 sene önce Erasmus programı için İtalya, Siena’ya gelip beş buçuk ay kalmıştım. Ben de neden bir daha gitmeyeyim ki, diye düşündüm ve zaten aşina olduğum, çok sevdiğim bu güzel ülkeye gelmek için yeniden harekete geçtim. Bölümümü hem ana dalım hem de yan dalım olan Sosyoloji ile birleşik bir alan olduğu, pek çok disiplini bir arada bulundurduğu için tercih ettim. Şu an ilk yılın ikinci dönemindeyim ve okulumdan, eğitimden, hocalardan çok memnunum. Bologna Üniversitesi’nin Emilia-Romagna Bölgesi’ndeki beş farklı şehirde kampüsü var, benim departmanım da Ravenna’da olduğu için ben burada yaşıyorum. Eylül ayında taşındığımda ilk dönemimi İtalyan bir ailenin yanında “au pair” olarak geçirdim; yani onlar bana bir oda verdiler, evin imkanlarını sundular, ben de onlara ev işlerinde ve çocukların İngilizce eğitiminde yardımcı oldum. Bu dönem ise yeni bir eve geçtim, başka bir İtalyan arkadaşımla beraber yaşamaya devam edeceğim.

O karar verme sürecine geri dönsen, yine Ravenna’yı seçer miydin, memnun musun İtalya’da yaşamaktan? Neler yapıyorsun orada?

Aslına bakarsanız, çoğu arkadaşımın aksine Ravenna gibi Bologna’ya kıyasla daha küçük ve sakin olan bu şehirde yaşamaktan dolayı memnunum. Ben hayatım boyunca İzmir, Kocaeli, İstanbul gibi kozmopolit şehirlerde yaşadım ve şehir kaosunu, hızını hiç ama hiç sevmedim. Yıllar içerisinde de denize kıyısı olan (hem anne hem baba tarafından Ege’li olmanın getirisi), havası temiz, yaşaması kolay bir şehirde yaşamak istediğime emin olmuştum. Bu sebeple Ravenna bana çok iyi geldi. Kendiyle vakit geçirebilen ve kültür-sanat, spor gibi alanlarda bulduğu aktivitelerle oyalanabilen ve evde olmayı da seven biri olarak fazla bir hareketlilik aramıyorum. İstediğim zaman da kalkıp kolayca Bologna’ya ya da diğer yakın şehirlere trenle gidebiliyorum. Ravenna konumu itibariyle hem denize kıyısı olan, kendi içinde sakin ve huzurlu, hem de bölgesindeki canlı ve büyük şehirlere ulaşımı kolay olan bir şehir. Yine olsa yine İtalya için burayı seçerdim diyebiliriz yani, ha tabi Bologna’da ya da Floransa’da yaşamayı da tercih edebilirdim. Oralar da çok iyi bildiğim, defalarca gidip gezdiğim ve sevdiğim şehirler. Ama tüm bunların ötesinde bana İtalya için senin “burasıdır” dediğin yer neresi diye sorarsanız, her zaman ve her durumda Siena derim.

Burada neler yaptığıma gelirsek, okul haliyle hafta içi zamanımı dolduruyor. Boş zamanlarımda da arkadaşlarımla ders çıkışlarında kahve içmeye ya da akşamüzeri “aperitivo” denilen atıştırmalıkların ve içkinin olduğu, genelde insanların iş çıkışlarında gelip sosyalleştiği ve günün yorgunluğunu attığı mekanlara gidip vakit geçiriyoruz. Bunların haricinde ben yoga yaptığım için hava kötüyse evde pratiklerimi gerçekleştirip, güzelse şehir merkezinin biraz dışındaki küçük ama çok güzel bir parka gidip matımı seriyorum ve toprağa basmanın, etrafımdaki göz alıcı yeşilliğin tadını çıkarıyorum. Bisikletle veya yürüyerek şehir turu yapıyorum. Bazen sadece evde olup mutfakta zaman geçirmeyi, burada öğrendiğim yeni tarifleri denemeyi veya kitap okuyup tembellik etmeyi tercih ediyorum. Aslında bu söylediklerim gerçekten de boş zamanların, daha doğrusu bizim gibi akademisyenler için kaliteli zamanların karşılığı. Yoksa kütüphanede makaleler arasında geçen bir yaşantımız var ki ne siz sorun ne biz söyleyelim!

İlk zamanlar biraz zor oluyor diyorlar. Taşındığın ilk zamanları anlatabilir misin? Yepyeni bir yere taşınmak, yeni insanlar tanımak çok hızlı olmuyordur… Nasıl bir adaptasyon süreci geçirdin, en çok zorlandığın konular neler oldu? Dile alışma sürecinden de bahsedebilir misin, neler yaptın bunun için?

Ah… Sanırım bu en kritik sorulardan birisi. Başta da dediğim gibi ben daha önce de yurt dışında yaşamıştım; yani ilk defa ülkemden, şehrimden, ailemden ve sevdiklerimden uzakta değilim. İlk defa düzenimi bozup, bavulumu doldurup bir yolculuğa çıkmış, bambaşka bir yerde yaşamayı deneyimlemiş biri değilim. Gelgelelim, bu sefer daha önceki sefer gibi olmadı. Daha önceki gelişimde 20-21 yaşında, gözü kara, üniversite hayatının ortasında ve nasılsa döneceğini bilen bir öğrenciydim. Bu sefer ise geçen dört yılın etkisiyle bazı konularda daha ağır ve emin adımlarla karar vermek isteyen, gelecek için bir yol çizmeye çalışırken sürekli yollarda olmaktan da biraz yorulmuş, ama hala “yolcu” olmaktan vazgeçememiş, ne zaman döneceğini ve sonrasını kestiremeyen biriyim. Bu durum haliyle Ravenna’ya ilk gelişimde beni epey zorladı. Eminim ki benim gibi olan yaşıtım veya benden büyük çok insan vardır. Belki onların da hislerine tercüman olurum ya da bir ön izleme olur diye söylüyorum; kendilerini asla “nasılsa daha önce yaptım, yine aynı şekilde yaparım ne var” diye itelemesinler. İnsan içindeki gücü ve dirayeti tükenmez sanabiliyor ama maalesef her zaman aynı enerjide, motivasyonda ve sabırda olamayabiliyoruz. Ben buradaki ilk zamanlarımda kendimi içinde bulunduğum çevreye alıştırmakta, artık burada yaşadığımı kabul etmekte epey zorlandım. Sonra en iyi gelen ve en iyi yaptığım şeyi yaptım, şehirle bağ kurmaya çalıştım. Benim için en önemli olan şey nerede yaşarsam yaşayım o yere dair bir bağ, bir aidiyetlik bulabilmektir. Mesela yoga yapmaya gittiğim parkı bellemek veya gündelik bir alışkanlık kazanmak gibi. Şehrin ve çevremdeki insanların bana dokunmasına izin verince ben de o zor süreçten çıkıp kendimi daha “burada” hissetmeye başladım. Hep hayal ettiğim bir amaç için buradaydım ve o amaca erişmek için ne kadar çalıştığımı kendime hatırlattım, sonra bunu başarmanın hakkını vermek istedim, etrafımdaki güzellikleri ve olumlu olan her şeye daha çok sarıldım. Dil konusunda hiç sıkıntım olmadı çünkü daha önceden İtalyan Kültür Merkezi’nde eğitim almıştım ve pre-intermediate seviyesinde bir İtalyancam vardı. Buraya gelince birkaç hafta içerisinde hafızam tazelendi, günlük pratiklerle birlikte kolayca konuşmaya başladım. İtalyanlar zaten çok konuşkan insanlar, hele ki dillerini öğrenmeye çalıştığını fark edince hiç susmuyorlar :) Sosyal çevre oluşturmak ve insanlara alışmak konusunda da bir sıkıntı çekmedim, çünkü sınıf ortamım sayesinde zaten yerel ve uluslararası pek çok öğrenciyle etkileşim halindeyim. Bir ailenin yanında kalmanın da bu açıdan çok avantajı oldu, gerçek İtalyan kültürünün içinde ve lokale ait bir yapıda geçirdim ilk dönemimi.

Biliyoruz bu soru klasiklerden ama en fazla merak edilenlerden de biri aynı zamanda; Yaşam koşulları nasıl, pahalı mı? İstanbul ile arasında ciddi farklar var mı?

Aslına bakarsanız bu çok göreceli bir soru. İstanbul’da yaşamak zaten artık ateş pahası. Bir dönem sonra sömestr tatili için döndüğümde, markete ilk girdiğim sefer gözlerime inanamadım. Aldığım çoğu ürünün fiyatı yaza göre iki katına çıkmış. Dışarıda basit bir öğle yemeği yemek bile lüks olmuş. Türkiye’deki enflasyon değişimi gelir-gider dengesini alt üst ediyor ve maalesef ki sosyal sınıflar arasındaki ekonomik fark her geçen gün artıyor. Burada böyle bir şey yok. Yani işçi bir aile ile memur bir aile veya özel bir bankada çalışan ya da kendi işletmesine sahip bir aile arasındaki gelir farkı Türkiye’deki kadar değil asla. Herkes hayatını alım gücüne uygun olan gereksinimi ve de lüksü bularak geçirebiliyor. Bakın lüksü dedim çünkü Türkiye’de artık temel gereksinimleri karşılamak bile çok zorlaşmışken buradaki insanlar kendi bütçelerine göre isteklerine bağlı alternatifleri bulabiliyorlar. Şimdi diyeceksiniz ki; biz haberlerde görüyoruz ama İtalya’nın ekonomisi de çok iyi değil. Doğru. Akdeniz ülkelerinin yıllardır değişmeyen ortak profili budur. İtalya’nın da istihdam ve ülke ekonomisi bakımından çok büyük sıkıntıları var. Avrupa’nın diğer ülkelerine göç mevcut; ama yine de seçenekler daha fazla ve “ya herru ya merru” diyerek yaşamak zorunda kalan bir toplum yok. Bir öğrenci gözüyle yaşadığım şehri değerlendirmem gerekirse burada öğrenci evinde oda kiralama fiyatları ortalama 200-350 € arası. Faturaların dahil olup olmamasına bağlı olarak meblağ değişiyor. Eğer dikkatli harcarsanız da aylık masrafınız 500 € yu pek geçmez. Tabi çok extraları, yurt dışı seyahatlerini dahil etmiyorum. Ama Bologna, Floransa, Roma, Milano gibi şehirlere oranla çok daha uygun bir şehir Ravenna, orası kesin.

Yurt dışında yaşamanın, başka bir kültür deneyimlemenin birey olarak avantajları ve dezavantajları neler sence? Türkler olarak oldukça farklı bir kültüre sahibiz. İtalyanlar nasıl insanlar, örneğin arkadaşlık ilişkileri nasıl?

Türkler olarak Dünya’daki hangi ülkede yaşamamız en kolaydır diye sorarsanız, cevabım kesinlikle İtalya. Günlük yaşam düzenler, yeme-içme-eğlence anlayışları, alışkanlıkları, zevkleri ve renkleri bizimkine çok benzer. Gözünü sevdiğim Akdeniz ülkeleri diyorum ben! Zeytinyağının, peynirin, hamur işinin, her türlü sebze ve meyvenin, şarabın, mis gibi havanın geleni mest ettiği bir ülke burası. İnanın bana ne ilk geldiğimde ne de bu sefer hiç kayda değer bir kültür çatışması ya da bunalımı yaşamadım. Tabi ki farklılıklar var, örneğin kahvaltı mevzusu yok burada. Bir dilim kek, bir kruvasan, bisküvi-marmelat, kahve gibi ayak üstü şekilde geçiştiriyorlar kahvaltıyı. Zeytin yetiştiricisi olmalarına rağmen, çoğunu yağını çıkarmak için kullandıklarından ve zeytin yeme alışkanlıkları olmadığından marketlerde çoğunlukla konserve zeytinler var ve iyi zeytin bulmak zor maalesef. Bizdeki gibi bir mandıra kültürü de yok mesela. Diğer bir olumsuz tarafı, Avrupa’daki çoğu ülkeyi gezmiş biri olarak söyleyebilirim ki buradaki toplumlarda pratik ve analitik düşünme yok. Her şey prosedüre ve kalıplaşmış sistem tabularına bağlı. “Ya şu işi de şöyle halledelim, dur bakalım bir çaresini buluruz” deriz ya biz hep, heh işte onu buralarda diyemezsin. Ben en çok bunun sıkıntısını çektim. Öyle komik ve saçma anlarım oldu ki; nasıl yani diye kalakaldım. Kesinlikle kriz yönetimi ve anlık durum idaresi konusunda çok ama çok zayıflar. Pek iş bitirici değiller yani. Yine de haklarını yememek lazım, sosyal ilişkiler konusunda son derece sıcakkanlı ve açıklar. İnsan seven bir millet İtalyanlar. Sanırım farklı bir toplumun için de yaşamanın en avantajlı ve güzel yanı, kendi çemberinin içindeyken keşfedemediğin yönlerini ve yüzlerini keşfetmek. Kendini farklı açılardan bakarak tanımak, kendinde yeni “sen”ler bulmak… Ben insan olmayı duvarda ilerleyen bir sarmaşığa benzetiyorum. Mevsimine göre taşların arasında yeşeren, mevsimine göre yaprak döküp kuruyan ama hep yürümeye ve tutunmaya devam eden bir sarmaşık. İşte, bambaşka bir yerde bambaşka insanlar arasında yaşamak size o yürüdüğünüz ve tutunduğunuz duvarın farklı taraflarını, girinti ve çıkıntılarını öğretiyor. Sarmaşığın zor ama güzel deneyimi diyebiliriz buna :)

İtalya’da kültür şoku yaşadığın anlar oldu mu; çok ilginç, komik veya etkileyici bir anın varsa bizimle paylaşabilir misin?

Muhakkak ki komi pek çok anım olmuştur ama şu an aklıma çok basit şeyler geliyor. Mesela bir yemeği beğendiğimiz de “mmhh” sesiyle bir el hareketi yaparız ya biz, işte o el hareketi burada kötü bir küfürü ifade ediyor. Ben ilk zamanlarda kaç kez masada tam o hareketi yapacakken elimi kolumu indirip durumu toparlamak zorunda kaldım… Ha bir de trafik mevzusu, burada kaldırımdan adımını attığın an 5 metre geride olan araba bile durur. Türkiye’de neredeyse üstümüzden geçecekler. Bir kere bile yurt dışına çıkmış olanlar beni çok iyi anlayacaktır.

Ravenna’de ne yenir, ne içilir diye sorsak; yemek kültürü hakkında neler söyleyebilirsin? Bize yeme-içme alanında birkaç lokal öneride bulunabilir misin, nerelere mutlaka gitmeliyiz?

Ravenna hem kültür-sanat hem de gastronomi açısından çok zengin bir şehir. Bir kere Dante’nin şehri olarak biliniyor, çok iyi bir tiyatrosu ve opera- bale kadrosu var. Her yerde sanata ve edebiyata dair etkinlikler görmeniz mümkün. Ayrıca Doğu Bizans’ın yıkılışından sonra neredeyse tüm mozaikler buraya getirilmiş, şehir mozaikleriyle çok meşhur. Peki tüm bunların yeme içme kültürüne etkisi nedir diye soracak olursanız, bence tarihlerine ve kültürel miraslarına/değerlerine çok bağlı bir toplum oldukları için mutfaklarını da sıkı sıkıya muhafaza etmişler. Meşhur Romagnola mutfağının tipik örneklerini burada bulabilirsiniz. Lezzete düşkünler, eski tariflerini eski mozaikleri kadar iyi korumuşlar. Türk mutfağındaki et suyu, kemik suyu kültürü de var buranın mutfağında. Her türlü bakliyatı kullanıyorlar ve porsiyonları daima büyük. Trattoria La Rustica, Ristorante Bella Venezia, Antica Trattoria Al Gallo, Trattoria Ristorante Al Rustichello gidilebilecek en iyi akşam yemeği restoranlarından bazıları.

Bir kahvaltı sevdalısı olarak maalesef size burada kahvaltı mekanı tavsiye edemem, çünkü dediğim gibi onların kahvaltı anlayışları kruvasan, brioche ve meyve suyu, kahve kombinasyonlarından ibaret. Ancak Ravenna’nın merkez meydanı olan Piazza del Popolo’daki Grand-Italia Lounge Bar’ın kruvasan ve tartları gerçekten çok iyi. Gerçi buradaki çoğu yol üstü kafeteryanın ürünleri zaten iyi. Akşam yemeği mekanı olarak yukarıda sıraladıklarımın haricinde en son gittiğim ve çok memnun kaldığım Romagnola mutfağının temsilcisi olan Ristorante La Gardela’yı tavsiye ederim. Lokal yemeğe gelince, piadina buranın göz bebeği. La Piadina del Melarancio bu işte baya iyi, bir de Profuma di Piedina var. Bana göre şehrin en iyi kahvecisi olmasından öte, en iyi öğrenci mekanı da olan Grinder Coffe Lab bizim sürekli uğrak yerimiz. Ayrıca Cafe Letterario’yu da tavsiye ederim. Gece kulübüne gelince, bu şehirde İstanbul’daki gibi bir gece kulübü bulamazsınız. Aperitivo-Lounge barlar, craft bira yapan küçük ve güzel publar, bir de Igingini disco bar var ve bizim çok sevdiğimiz bir mekan olan Abajur var. Eğer havanın güzel olduğu bir mevsimde gelirseniz, akşam takılmak için kesinlikle Darsena bölgesindeki Pop-Art mekanlara gitmelisiniz. Son olarak hava 1 dereceye düşüne kadar gitmekten vazgeçmediğim dondurmacı “Papilla”, tek kelimeyle muhteşem!

Ravenna’ya gittiğimizde mutlaka ziyaret etmemiz gerektiğini düşündüğün 5 yer neresi diye sorsak? 

Birinci sırada San Vitale Kilisesi geliyor. Kubbe için tavan ve sütunlar arası duvarlarındaki mozaiklerine hayran kalmamak mümkün değil. Mausoleo di Galla Placidia ise kilisenin bahçesi içerisindeki bir diğer şahane yapı. Ravenna National Art Museum ve Chiesa di Sant’Eufemia-Domus dei Tappeti di Pietra da mutlaka görülmesi gereken yerler arasında. Piazza del Popolo zaten her halükarda geçeceğiniz ana meydan, o meydana çıkan ana cadde ise Cavour caddesi.

İstanbul’un kendine özgü özellikleri vardır ya hani, rakı-meze veya Boğaz manzarası gibi… Özlüyor musun İstanbul’un bazı yönlerini? Mesela arada sırada İstanbul’a geldiğinde ilk yaptığın şey ne oluyor veya mutlaka yemeliyim dediğin yemekler, gitmeliyim dediğin yerler var mı?

Ben sanırım şehirleri ya da ülkeleri değil de insanlarını ve alışkanlıklarını özleyen biriyim. Bir şehir olarak her zaman özlediğim tek yer İzmir, orada büyüdüm ve oraya özgü hissediyorum. İstanbul içinse Beşiktaş 5 yılımı geçirdiğim canım semtim, ama belli başlı yerleri hariç İstanbul’da yaşamayı hiç ama hiç özlemiyorum. Yine de tatilde gittiğim zaman, Kadıköy-Beşiktaş vapurunda Boğaz’ı izlerken “yok bir benzerin İstanbul” dedim herkes gibi. Sokaklarında dolaşmayı sevdiğim, deniz kenarındaki bankını özlediğim pek çok noktası var İstanbul’un ama bir bütün olarak maalesef aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Türkiye’ye geldiğimde yaptığım ilk şey en sevdiğim meze ve yemeklerle dolu bir sofraya oturup ailemle ve sevdiklerime karşılıklı rakı içmek, o uzun ve neşeli sofra muhabbetlerinden yapmak. Daima aradığım şey ise çay. Her gelişimde muhakkak bavula bir paket çay koyuyorum zaten! Mutlaka yemek istediğim şeyler genellikle en sevdiğim sütlü tatlılar ve mezeler oluyor. Ha bir de nohut-pilav galiba. Gitmeden, görmeden dönmeyeceğim yer ise anneannemin ve dedemin yaşadığı “çocukluğumun memleketi” diye adlandırdığım Altınoluk. Her seferinde oraya gidip, içimi huzurla doldurup, denize, güneşe ve oksijene doyup geri dönüyorum.

Peki Türkiye dışında yaşamak sana neler öğretti? Nasıl değiştirdi seni, neler kattı şimdiki yaşamına? Yurt dışında yaşamak isteyen ama buna cesaret edemeyen kişilere birkaç tavsiyede bulunabilir misin?

Ben her zaman kendi ayakları üzerinde duran ve hayatını kendi kendine çekip çeviren biriydim, en çok bu konuda güvendim kendime. Belki beklenen cevap tam tersi olacak ama bence yurtdışında yaşamanın bunu deneyimleyenlere öğrettiği şey hepimizin limitlerinin, sınırlarının olduğu. Bence bu çok önemli bir öğreti. Bu sayede, o sınırlara takıldığım zaman nasıl bir yol izleyeceğimi, hangi engelleri nasıl aşacağımı, aşmak için yorgun hissettiğim zamanlarda da nerede durup dinleneceğimi öğrendim. Zihnimin ve kalbimin ne kadar açık olduğunu, ama bu açıklığı korumak için de daha önce bilmediğim başka nelere ihtiyaç duyduğumu örendiğim. İnsan sade ve sadece kendinden mesul olduğu bir alanda var olmaya çalışması hiç de kolay değil, ama mental ve ruhsal açıdan çok geliştirici. Bir kere hem kendi iç dünyanıza hem de dış dünyaya karşı vizyonunuz genişliyor. Hayat hikayenize yeni bölümler, yeni insanlar ve yeni tecrübeler ekliyorsunuz. Bir de bence, eskiden sahip olduklarınızın kıymetini çok daha iyi bilmeye başlıyorsunuz. Buna herkesin cesaret etmesini isterim, ama mutlaka cesaret edin ve yapın diyemem. Çünkü insan denen varlık kökünü nereye salacağına kendi karar veren bir varlık, illa renkli ve heyecanlı tecrübeler edinmek için iç huzurunuzu sarsmaya gerek yok diye düşünüyorum. Korkaklık da etmemeli, denemeli. Yola çıkmadan neler olacağını bilemezsiniz, yaşayıp da görmek, gördükçe hissetmek, hissettikçe anlamak çok önemli. Hangi sebepten dolayı olursa olsun herkese tavsiye edeceğim bir deneyim, yine de siz nerede ve nasıl mutlu iseniz orada ve o şekilde kalın derim! :)

İlginizi çekebilir: Lüksemburg’da Yaşamak 

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

FAVORİ YAZILAR