Birkaç kelimeyle özetlemek gerekirse, böyle bir konu ancak bu kadar kötü işlenebilirdi heralde! En başından başlayalım. Replicas (Replikalar) yönetmenliğini Jeffrey Nachmanoff’un, senaryosunu ise Chad St. John’un (Peppermint, London Has Fallen) ve Stephen Hamel’ın(John Wick ve Passengers filmlerinin yapımcılarından) üstlendiği bir Keanu Reeves filmi.

Eşi ve çocuklarını bir trafik kazasında kaybeden bilim insanı Will’in, onları klonlama macerasını konu alan film Puerto Rico’da geçiyor. Ormanın içindeki izole tesiste nörolog olarak çalışan Will (Keanu Reeves) insan beynini kopyalayıp onları sentetik bir bedene, yani bir robota aktarmaya çalışıyor. Fakat hayvanlarda başarılı olan bu bilinç aktarımı nedense insanlarda aynı başarıya ulaşamıyor. İş yerindeki stresten uzaklaşmak üzere eşi ve üç çocuğuyla kısa bir tatile çıkan Will’in planları maalesef tutmuyor ve yolda geçirdikleri kazada Will hariç ailenin tüm fertleri ölüyor. Yaslarını tutmak yerine onların bilincini bir hafıza deposuna aktarmayı başaran Will, yoğun bir çabanın ardından eşi ve çocuklarından ikisini klonlamayı başarıyor. Fakat Will’in ne olursa olsun bu gerçeği herkesten saklaması gerekiyor; hem çevresinden hem de ailesinden.

Keanu Reeves benim için hep kasıntı bir oyuncu olmuştur. Duygusuz ve yapay (nedenini merak edenlerin Squarespace reklam serisine göz atması yeterli olacaktır) gelir bana hep. Replicas’ta Reeves, rasyonalist bir kahramanı canlandırıyor. Sanki kendi için yazılmışçasına oynadığı bu karakterin Reeves için bile aşırı duygusuz olduğunu kabul etmek gerekli. Zira tüm ailesini kaybettiği trafik kazasının hemen ardından bu travmayı yaşamak yerine mantıklı adımlar atabiliyor. Ailesine oldukça bağlı bir karakterin akıl sağlığını bu denli koruyabilmesi ne kadar gerçekçi, orası soru işareti, filmin diğer detaylarında olduğu gibi.

Replicas’ın pek sürprizi olmadığı için spoiler vermekten çekinmiyorum. Yazının devamını okumak istemeyenlere önerim, fazla beklentiye girmemeleri. Zira film mantık hataları ve cinsiyetçi söylemlerle dolu. Bu yazıyı yazma amaçlarımdan biri de izleyecek olanların aşağıda belirteceğim noktalara daha dikkatle bakması, çünkü ana akım sinemanın ve ataerkil toplumsal yapının normalleştirdiği ayrımcı bir zihniyet hakim. Detaylandırırsak:

1. Film kadın ile erkeği iki ayrı uca yerleştiriyor, bunu diyaloglarla da destekliyor. Kadın (Will’in eşi Mona) romantizmi, erkek (Will ve meslektaşı Ed) ise rasyonalizmi temsil ediyor. Örneğin Will’in Mona’ya iş gününü anlattığı diyalogda, bir doktor olan Mona ruhtan bahsederken Will ona kısaca “Ruh yoktur, saçmalama be kadın!” anlamını taşıyan bir cevap veriyor. Ailesini klonlamakta başarılı olması ve sonunda sorunsuz bir şekilde hayatına devam etmesi de Will’i, dolayısıyla erkek egemenliğini destekliyor.

2. Mona karakterinin doktor olması kimilerince kadının ekonomik özgürlüğünün olması, toplumsal hayata katılması şeklinde yorumlanabilir belki, buradan da filmin eşitlikçi davrandığı yorumunda bulunabilecek olanlar illa vardır. Fakat hikayede kadının özgür olması gibi bir durum söz konusu değil. Evin “direği” hala erkek, kadın ise erkeğe her anlamda muhtaç. Hem özel hayatında hem de hayata dönmesi noktasında.

3. Filmde insan bedeninin klonlanması süreci ayrı bir muamma. Will ve Ed’in milyar dolarlık ekipmanı nasıl fark edilmeden çaldığı bir şekilde mantık düzlemine oturtuluyor, fakat bu durum bir evin bodrum katında insan klonlamış olmalarının mantığını açıklamıyor. Gerçeklikten oldukça uzak. Will’in kazadan etkilenmemiş olmasından, klonlama sürecinde hiçbir sorunun yaşanmamasından ya da insan hafızasından istediği anıyı bir iki dokunuşla silebilmesinden bahsetmiyorum bile.

4. Filmde siyahilere hemen hiç rol verilmiyor. Görüntüde var olabilirler fakat diyalogları yok. Hiyerarşik düzlemde beyazların üst kademeleri doldurduğu yapıda siyahiler hep altta. Birer hayalet gibiler. Bunun yanı sıra Will ve Ed’in, onlar olmaksızın büyük bir gelişme kaydedip insan klonlayabilmiş olmaları da aslında “öteki” insanlara ihtiyaç duymadıkları algısı yaratıyor. Film sonunda Will’in kendini sentetik bir bedene klonlamış olması ise robotik çağda beyaz insanın siyah insana ihtiyaç duymayacak olması gibi sona çıkıyor.

Metascore kimi zaman yanıltıcı olsa da filmin 18 puan almış olması birçok soruyu cevaplıyor zaten. Fakat yine de ben filmi izlemenizi öneririm. Tekrar söylüyorum, filmin konusu gayet güzel, yalnızca ele alış şekli hem mantıktan uzak hem de çok fazla “sıkıntısı” var, Green Book gibi. TRT Çocuk standartlarındaki görsel efektlerini konuşmak bile istemiyorum zaten. Fakat ayrımcı söylemlerin bu kadar göze sokuluyor olması insanı rahatsız ediyor ve ister istemez ana akım sinemada göz ardı ettiğimiz detayları görünür kılıyor, hassasiyeti arttırıyor. Farkındalık kazanmak adına iyi bir fırsat, nasıl olmasını değil nasıl olmaması gerektiğini net bir şekilde gösteriyor.

İlginizi çekebilir: Emre Eminoğlu’dan Roma Filmi

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN