Baltıklar, seyahatseverler için yeni bir cazibe merkezi haline geliyor. En büyük ve gözde başkenti Riga ise, Ortaçağ esintili meydanları, dört tarafını kaplayan ormanları, Daugava Nehri’nin iki yanına uzanan silueti ve farklı mutfağıyla yakışıklı bir prens havasında… Kuzey’in bildiğimiz o “cool” görünümü konusundaki tüm önyargılarımızı yıkan, ‘neden burayı daha önce keşfetmemişim’ diye seyahat listemizi  sorgulatan ve kendimizi bir masalın içinde hissetmemizi sağlayan Riga, en özel seyahatlerimden biri oldu. Rusya topraklarından ayrılıp kendi bağımsızlığı konusunda inatçı havası, sosyalist görünümlü ama Avrupa standartlarındaki medeniyetiyle, Letonya’nın karizmatik başkentini keşfetmek için birden çok nedeniniz var.

Riga Gezi Rehberi

Neden #1: Eski Kent bölgesinde, Ortaçağ, kültür, sanat ve doğanın ayak izlerini takip etmek

Riga’da Gezilecek Yerler

Baltıklar’ın yüzölçümü açısından en büyük başkenti olmasına rağmen Riga, hızlı adımlarla yarım günde, yavaş yavaş ilerlendiğinde en fazla hava kararana kadar gezebileceğiniz bir alana sahip. Görülecekler listenizi işaretlemeye, söylenenlere göre Baltıklar’ın üç ülkesini temsil eden üç yıldızlı Özgürlük Heykeli’yle başlayın. Heykelin 200 metre ilerisinde bir saat göreceksiniz. Genelde herkesin buluşma noktası burasıymış ve saat de buluşmaya gelenler geç kalmasın diye konulmuş. Heykeli arkanıza alıp sola doğru ilerlerseniz yemyeşil bir park görürsünüz. Onu geçerek eski şehrin içine doğru yürümeye devam edin. Çevredeki binalara bakınca buranın bir zamanlar Sovyetlerin gözde şehri olduğunu kimse inkar edemez. Tepesinde iki kedi heykelinin bulunduğu Kedili Ev, loncaya alınmayan bir tüccarın tepki olarak çatıya, onlara arkasını dönen kedileri koyduğu bir başka simgesel yapı.

Meydana geldiğinizde, geniş radyo binasına ve kiliselere hayran hayran bakacaksınız. Meydanın yakınına ve uzağına konuşlanan kiliselerin görkemi başımı döndürdü. Her biri başka bir dönemde inşa edilmiş, kulesinin hangisi daha yüksek olacak diye adeta yarışa girilmiş. St. Peter Kilisesi, Riga Dome Katedrali ve St. James Katedrali’ni her açıdan fotoğraflamayı unutmayın. Meydanı bitirince biraz klasik olacak ama sokaklarında kaybolun. Daracık taş sokaklarını gezerken Ortaçağ havasını ciğerlerinize çekin. O sokaklar sizi bir şekilde her biri farklı mimariye sahip Üç Biraderler (Three Brothers) Binaları’na götürecek.

Kaybolmaya devam ederek de eskiden zenci tüccarların inşa ettirdiği şimdi ise müze olarak kullanılan Black Heads Binası’na geleceksiniz. Bu binayı da fotoğraflarla ölümsüzleştirdikten sonra Daugava Nehri’ne bir bakış atın. Sonrasında, İzmir Kordon’da yürüyormuş hissiyle dolu olarak nehrin kıyısındaki 11 Kasım Caddesi’nde ilerleyerek eski kalenin çevresini şöyle bir turlayın. Baştan sona bu caddeyi gezdikten sonra tarihi köprüde manzarayı doya doya izleyip, şehrin öbür yakasına ayak basın.

Radisson Blu Daugava Oteli’yle sizi karşılayan suyun öte yanında, doğa sizi çağırıyor. Otelin arkasına doğru ilerlerseniz, şeker gibi pembeye boyanmış Holy Trinity Ortodoks Kilisesi’ni çok beğeneceksiniz. Bu bölge de, kafeleri, pizzacıları ve hamburgercileriyle oldukça popüler. Buraya gelirken uçsuz bucaksız Zafer Parkı’nın çevresinden değil de, içinden dolanmalısınız. Yanlış anlaşılma olmasın, zafer Letonların değil Rusların büyük zaferi sonrasında böyle adlandırılmış. Sonbaharda albenisi yüksek bu parkın güzelliğini ilkbaharda düşünemiyorum bile. Bir şehirde park varsa kalbimi kazanmış demektir; uzun uzun ağaçlar ve göletiyle koca bir günümü bu parka adarım ben! Yeni binalarla tarihi dokuyu bozmadan ve doğaya hiçbir zarar vermeden mutlu mesut yaşanırmış; parkta gezerken en çok bunu anladım.

Riga’da doğanın güzelliğine daha fazla ortak olmak isterseniz, Özgürlük Heykeli’nin diğer tarafına koşarak geçin. Üniversite yerleşim alanında, ince akan nehrin her iki tarafında çevreyi seyre dalmak da bir diğer olmazsa olmaz. Her yeşil alanı park olarak değerlendirdikleri bu bölgede Puşkin’i ve Yüzbaşının Kızı’nı da anmadan geçmeyin.

Her alanda kendine hayran bırakan sevgili Riga’da sanat da baş köşede. Bu kadar sıkıntıya, savaşa, ekonomik problemlere, Ruslarla mücadelelere rağmen sanattan asla vazgeçmemişler. Muhteşem ötesi tiyatro binasını ve sahne sanatlarında en iyilerinin yetiştirildiği ulusal opera binasını iç çekerek izledim. Her iki tarihi bina, üstünden yıllar geçse de bakımlı ve görkemli halini ilk günkü gibi koruyor.

Letonların tarihe saygısını kıskandık, doğa sevgisini kıskandık, sanat sevgisini kıskandık; sıra geldi kıskançlıkta son noktayı koymada yani Milli Kütüphaneleri’nde. Tarihi köprünün dibinde gururla inşa ettikleri kütüphane, şehrin şimdiden başka bir simgesi olmuş. Yedi katlı binanın içi de en az dışı kadar görkemli. Her katında farklı türde kitaplar var. Tahmin edeceğiniz üzere ben de, sanat ve drama kitaplarının olduğu kata asansörü beklemeden çıktım. Yaklaşık 500 tane drama kitabı var, bunun dörtte biri de Shakespeare’e ayrılmış. Kitaplıkların karşı tarafındaki şehir manzaralı çalışma masalarında üniversite öğrencilerinden yer bulup oturmak pek mümkün değil. Kapanmasına yakın geldiğim kütüphanede, son dakikasına kadar kaldım. Girişteki, ilk yüzyıllardan kalma tarihi Leton kitaplar sergisini de uyarı alana kadar, kokusunu içime çekerek ve sayfalara dokunarak gezdim. Riga nüfusunun sadece 800 kişiden ibaret ve dünyanın en hızlı internet erişimine sahip olsalar dahi kitaplardan asla vazgeçmeyen bir millet olduğuna ayrıca dikkatinizi çekerim.

Neden #2: Leton mutfağıyla ete, süte doymak ve üstüne bira ve balsamıyla güzelleşmek

Riga’da Yeme-İçme

Riga’da yemek demek, et dünyasının derinine dalmak demek. Kedi köpek, hariç dört ayaklı ne varsa yiyorlar. İki ayaklılardan tavşan, ördek ve ayı da yine avlayıp kestikleri ve masaya getirdikleri arasında. Vejeteryanların biraz aç kalacağı, bezelye, balkabağı, patates ve mantarla avunacağı bir mutfaktan bahsediyoruz. Etseverseniz, gireceğiniz her restoranda domuz etinin her türüne, koyun inciğe, geyik pirzolasına, sığır yanağına on puan vereceğiniz kuvvetle muhtemel. Eti nasıl pişireceklerini çok iyi biliyorlar, oldukça büyük porsiyonlarda servis etmeyi de. Ancak bir süre sonra, bana etin tadı ağır gelmişti ve sanırım vejeteryanlığım bir süre daha devam edecek. Balıkları konusunda daha çok artı puanı hak ediyorlar. Ringa (Herring) balığı ve soğuk sudan dolayı somonları çok lezzetliydi, Norveç’ten daha çok sevmiştim.

Et dışında en çok başarılı oldukları, benim de kilo alarak gelmemi sağlayan lezzet ise ekmekleri. Beyaz ekmeği yakın zamana kadar pek bilmiyorlarmış. Çavdar ekmekleri ise sofraların baştacı. Çok ekmek seven biri olmadığım için ne kadar güzel olabilir ki dedim ve ilk yemekten son yemeğe kadar önüme gelen tüm ekmekleri resmen süpürdüm; yetmedi bir sepet daha söyledim. Domatesli, kuruyemişli, mısırlı çavdar ekmekleri kadar en geleneksel kimyon tohumlu ekmekleri şahane! Açık renk olduğu gibi, siyah renkte çavdar ekmeklerinden en az iki paketi dönüşte bavulunuza koymayı unutmayın.

Hayvancılık bu kadar geliştiği için peynir ve tereyağlarından ayrıca bahsetmeliyim. Farklı çeşitlerde peynirlerinden, krem peynirlerinden, tereyağlarından asla uzak durmayacak, ekmekle birlikte sürekli tüketmek isteyeceksiniz. Kimyonlu, dereotlu, biberli peynirleri de tam bavula atmalık ve hediye olarak götürmelik. Leton mutfağı için bir gerçeği daha paylaşmadan olmaz: o da sarımsakla yaşadıkları aşk. Her yemekte, çorbada, patatesin üstünde sarımsak olduğu gibi, ekmeklerinin hamurunda, krakerlerinde bile sarımsak var. Sadece tuzlularda değil, tatlılarda da sarımsak başrolde: mesela sarımsaklı dondurmaları olduğu gibi, sarımsaklı gofretleri de var ama asla tavsiye etmem!

Özellikle tatlılarda yeşil fıstık, sarımsaktan rol çalıyor. Peynir açısından zengin olunca cheesecake’lerde başarılılar. Kendilerine özgü bir tatlı yok ancak creme brule, apfel strudelde iyiler. Yeşil fıstıklı ne bulursanız deneyin, en çok da buz üstünde servis edilen dondurmalarını! (Bkz Rozengrals) J

İçecek konusuna gelince, bira resmen milli içkileri olmuş! Her restoran kendi birasını yapıyor. Açık sarıdan, siyah biraya kadar yelpazeyi geniş tutmuşlar. Lokal bir bira arıyorsanız da ballı biralarını kesinlikle denemelisiniz. Belçika’da içtiklerim gibi çok şekerli olmasa da favorim ilan ettim. Şarap konusunda çok deneyimli değiller. Diğer milli içkileri ise Black Balsam. Çeşitli bitki ve baharatlarla yaptıkları ve alkol oranı %45 civarında seyreden balsamı shot olarak içince tüm hücreleriniz öyle bir ısınacak ki, karlı havada T-shirtle gezmek isteyeceksiniz. Marketlerden ve ülkenin çikolata markası Laima dükkanlarından alacağınız balsam, ideal bir hediyelik. İçecek olarak, taze yaptıkları elma suyu fena değil. Kahve de sıcak içeceklerinin başında ancak pek özel değil. Yemeklerin üstüne bizler gibi çay, kahve içmeyi ihmal etmiyorlar.

Leton mutfağından bu kadar bahsettikten sonra sıra geldi, mekan önerilerine: Öncelik mutlaka, Ortaçağ havası yaşayacağınız, mahzenin restorana çevrildiği, geleneksel kıyafetli garsonların hizmet ettiği Rozengrals’ta olmalı. Kapıda bahşiş toplayan bir adam karşılıyor, restoranın her masasından tuvaletlerine kadar her şey o dönemlerden fırlamış bir ambiyans içinde. Lido, biraz yol üstü dinlenme tesisi gibi ancak açık büfeden tepsinizi dolduracağınız yerel ve geleneksel seçenekler var. Restoran 1221 ise et çeşitleriyle B12 seviyenizi yükseltecek. Etten sıkılınca kendimi Province’te buldum, bence siz de uğrayın. Balık köfteleri, patatesli pancakeleri, köy evi havasındaki dekorunu ve Black Heads manzarasını çok seveceksiniz. Uygun fiyatlı hamburgerleriyle Hesburger, daha çok biralarıyla tanınan yeraltı mağarası havasında Ala Folks Bar ve Beer House’un da kapısını çalmalısınız. Pasta, kek ve çörekleriyle iştahınızı kabartan Rigensis ve Martina Bekereja keşke burada da olsa ve gitsem dediğiniz pastaneler. Bir Starbucks yok ama Costa gibi zincir kahvecileri ve bizdeki gibi her köşebaşında biten üçüncü nesil kahve dükkanları da her daim kalabalık.

Neden #3: Yemeğe olduğu kadar alışverişe de doymak

Riga’da Alışveriş

Yukarıya, kuzeye çıktıkça, fiyatlar da yukarı çıkıyor tezimi çürüten Riga’da alışveriş ayrı bir keyif. Kasım ayının sonlarına doğru şehrin meydanında kurulan Noel pazarının ününü zaten tüm bloglardan biliyoruz. Cumartesi günleri kırmızı Ortodoks kilisesinin arka taraflarına yerleştirilen  halk pazarından her yerel ürünün yani turşu, acı soslar, çeşit çeşit ekmekler, reçeller ve kurutulmuş meyvelerin tadına bakarak, mevsimine göre eldiven, şal fular gibi her giyeceği üstünüze deneyerek mideniz dolu ancak cebiniz boşalmış olarak ayrılacaksınız. Merkezde yer alan hediyelik mağazalarda yerel eteklerden ve özellikle Leton motifli kırmızı-beyaz atkılarından, ellerinizi sımsıcak tutatacak mitten dedikleri kalın eldivenlerden almadan bu şehri terk etmeyin.

Yiyecek konusunda ise alışverişte son nokta ise Riga Merkez Pazarı (Rigas Centraltirgus). Bir zamanların zeplin hangarları, şimdinin sabit pazarı. Otobüs istasyonunun karşısındaki bu hangarları gezmeden önce dışarıdaki tezgahlardan elma, ayva, hurma, yaban mersini ve kızılcıkların tadına bakın. Sonra yavaş yavaş içeri girip, kuru etlerin, ömrü hayatınızda en fazla çeşidi göreceğiniz peynirlerin ve beyazdan siyaha her tondaki ekmeklerin olduğu bu hangarı uzun uzun gezin. Kendiniz ve sevdikleriniz için gözünüze kestirdiğinizi alın. Çıkarken bez çantam doluydu ve sayemde Leton ekonomisi de fazlasıyla canlanmıştı.

Her seyahatsever, yabancı bir şehirde market gezmezse olmaz. Dolayısıyla, Lats, Rimi ve Maxima marketlerine uğramak, Laima marka çikolatalar başta olmak üzere, çeşitli aburcuburları almak, her köşebaşına konuşlanmış Narvassen’lerde ise sandviç yaptırmak gerek.

Riga, AVM açısından da oldukça zengin. Otobüs istasyonunun karşısında ve merkezde küçükler, şehrin dışında ise üç tane en az Cevahir boyutundakiler var. Bu kadar az nüfus olmasına rağmen kesin St. Petersburg ve Helsinki’den ucuz alışveriş için geliyorlardır.

Neden #5: Konaklamadan yeme-içmeye kadar bütçeyi zorlamadan seyahat etmek

Riga: Fiyatlar ve Bütçe

Karşısında, İsveç, Danimarka, üstünde Finlandiya gibi dünyanın en pahalı ülkeleri olmasına rağmen Letonya, ucuz ve alım gücü normallerde seyreden bir ekonomiye sahip. Para birimi Euro. Rus egemenliğinden sonra kendine hızlıca çekidüzen veren ve Avrupa Birliği’ne girmeye hak kazanan bu ülkede seyahat etmek için servet harcamanıza gerek yok. Riga’da konaklamada, en az hosteller kadar oteller de gayet uygun. Şehir merkezi zaten küçük ve her yere yürüme mesafesinde gidebiliyorsunuz. Oldu ki, taksiye binmeniz gerekti, A noktasından B noktasına gidişte taksimetre, 10 Euro’dan fazla bir ücret yazmaz. Uzak yerlere tramvaylar ve otobüsler de var, 1-2 Euroyla ulaşmak mümkün. Havaalanı-şehir merkezine gidişte, grup olarak  Uber yerine Taxify uygulamasını indirin, gayet kazançlı çıkın.

Restoranlarda, içki de dahil 10-25  Euro arası değişen bir hesap geliyor. Yalnız değilseniz, porsiyonları paylaştığınızı düşünün az fiyata çok doymuş olarak masadan kalkarsınız. İçkiler en fazla 5 Euro, büyük paket peynirler de aynı şekilde. Ekmeklerin de ne kadar uygun olduğunu anlatmama gerek yok sanırım. TL’ye çevirmeden kendi içinde düşündüğünüzde her şey gayet makul ve satın alınabilir nitelikte. Çevirseniz bile, buradaki bazı mekanları ve yediğiniz küçük porsiyonları düşündüğünüzde, Riga’nın daha ucuz ve kaliteli geleceğine eminim.

Riga’yla İlgili Birkaç Not:

*Riga’yı gezmek için en uygun zaman ilkbaharın sonları ve yaz mevsimi. Hem günler uzun hem de güneş yüzünü bolca gösteriyor. Sonbaharda gitmeyi düşünüyorsanız puslu gri havaya ve güneşi bir saat bile olsa görememe ihtimaline hazırlıklı olun. Gittiğimin yedinci gününde ancak güneşi gördüm, biraz daha gri hava devam etseydi, tarihi köprülerinden intihar teşebbüsünde bulunanlardan biri ben olabilirdim.

*Soğuk olduklarından değil gülmeyi bilmediklerinden size suratsız gelebilir. İnsanlar böyle gri ve puslu bir ortamda gülme eylemini unutmuşlar. Aslında gayet sıcakkanlı, yardımcı olmaya çalışan bir millet, çok iyi İngilizce bilmemelerine rağmen. Bilinmesi gereken bir diğer gerçekse dünyanın en uzun boylu kadınlarının Leton oldukları (Erkeklerde Hollandalılar en uzunmuş). En kısa boy, 1.70 civarında, gözlerimle gördüm (ama komplekse girmedim :).

*Riga’da konaklama konusunda otel ve hostel seçenekleri oldukça fazla. Böyle tarihi bir yere gelmişken, Riga’yla uyanmalı ve yine Riga’yla günü sonlandırmalısınız. Radisson Blu Daugava’yı ve mutlaka nehir manzaralı odalarını seçin. Uyandığınızda gördükleriniz paha biçilmez. Sonrasında daha uygun seçenek olduğundan Hotel Albatros’ta kalmıştım ama lütfen siz kalmayı hiç düşünmeyin.

Gördüğünüz gibi Riga’yı anlatmaya doyamadım. Sizin de gezmekten sıkılmayacağınız, karnınızı tıka basa doyuracağınız, sanat-tarih-doğa üçlüsüyle dört dörtlük bir keyif yaşayacağınız bir şehir burası. Bahar planlarınıza Riga’yı eklemek için hiç tereddüt etmeyin hatta hemen gerekli hazırlıklıklara başlayın. Ne de olsa sayılı gün çabuk geçer, Riga her seyahatseveri heyecanla bekler!

İlginizi çekebilir: Eda Geven’den “Lviv: Üç Neden, Bir Şehir”

İlginizi çekebilir: Gezi Giz’i’den “Moskova’da Yılbaşı

Fotoğraflar: Eda Geven, gezimanya.com, tripadvisor.com, expedia.com, latvia.travel

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

FAVORİ YAZILAR