Yavaş yavaş gezginlerin listesinde yer almaya başlayan Ukrayna, geç fark edilen güzellğinin acısını çıkarmaya kararlı. Gecikmeyi nasıl telafi edelim derseniz, ilk adımı Lviv’le atmak yeterli olacaktır. Mekanları, tarihi, mimarisi, sanata bağlılığı ve lezzetli mutfağıyla, her seyahatseverin gönlünde yatacak bir aslan çünkü.

Lviv (ya da kendi dillerinde Lvov), Ukrayna’nın incisi. Her ne kadar geçmişinde Rusya varsa, yüzünü Batı’ya dönen, yakında girecekleri söylenen Avrupa Birliği ile, bu kıtanın gözde şehri olmaya  aday. Henüz vize şartı yokken, az zamanda çok şey görmeyi vaad eden Lviv, mutlaka seyahat listenizde yer almalı.

Rotanızı Lviv’e çevirmenizi ve seyahat planlarınızı hızlandırmanız için acele etmenizi sağlayacak üç neden:

1. Bozdur bozdur harcayacağınız bir tatil yapmak için Lviv’de Gezilecek Yerler

İlk defa bir seyahatimde kendi paramızın gittiğimiz ülkenin parasından değerli olduğunu gördüm ve bu beni fazlasıyla mutlu etti.  Lviv’in para birimi Grvina ve 1 Grivna=0,15 TL; yani 100 Grvina, 15 TL. Gezerken, sipariş verirken ve alışveriş yaparken telefonunuzun hesap makinesiyle sürekli çevirecek ve ne kadar ucuz olduğuna hayret edeceksiniz. İyi bir restoranda yemek yemek ki, bu yemek büyük porsiyon et olacak, yanında içkisiyle 50 TL’yi geçmeyecek. Bir kahve ve tatlı da 15 TL civarında. İçkiler, bira ve şaraplar da da durum aynı, yani ucuz. Hal böyle olunca, yediğiniz, içtiğiniz satın aldığınız her şey çok daha keyifli oluyor. Euro ve dolardaki artışmış, TL’nin değer kaybetmesiymiş gibi herhangi bir derdiniz olmuyor. Doya doya, zevkle, işin maddi boyutu canınızı sıkmadan tatilinize bakıyorsunuz.

2. Bir Avrupa şehrindeymişiz gibi gezmek, estetik anlayışına ve sanatına şapka çıkarmak için

Lviv’in Ukrayna’da olduğunu ve geçmişinde Rusya’nın himayesinde kaldığını bilmeme rağmen, kendimi üç gün boyunca bir Avrupa şehrinde hissettim. Şehrin adını söylemeden beni buraya getirselerdi, Orta Avrupa’da bir yerdeyiz derdim. Mimarisi, güzel binaları, kilise ve meydanıyla, ne güzel şehirmiş diye yorum yapacağınız kesin. Peki nedir bu şehri bu kadar beğenmemizi sağlayan derseniz önce sizi şehrin kalbinin attığı Rynok Meydanı’na alalım.

Rynok Meydanı, şehre Avrupai havasını veren ve simgesi olmuş birçok mekanı, dükkanı ve binaları içinde barındıran geniş bir meydan. Buraya adımınızı attığınızda yapmanız gereken ilk şey, sarı trenlere binerek tüm Lviv’i baştan aşağıya gezmek. Şehir hakkında genel bilginizin olması gerek ki, sonra ‘nereyi gezeriz, önce hangi keşiflere başlarız’ gibi planlarınızı çok daha sağlıklı yapabilesiniz. Trende, simge binalar, yapılar ve sokaklar anlatılırken kültürüyle de ilgili bilgiler alıp “ne garip ya da gerçekten zamanında böyle mi olmuş” gibi sorular aklınızdan geçecek. Misal, şehir zamanında yangınlardan çok çekmiş o nedenle en çok önem verdikleri iş, itfayecilik ve en prestijli insanlar da, itfayecilermiş. Kendi kulaklığınızı götürebilirsiniz. Yayını Türkçe olarak da dinlemeniz mümkün.

Trenden indikten sonra, ilk durağınız kiliseler, şapeller olabilir. UNESCO koruması altındaki Boim Şapeli, Ermeni Katedrali, Bernardine Kilisesi ve Dominikan Kilisesi hem içeriden hem dışarıdan incelemek isteyeceklerinizden.   Denk gelirseniz mutlaka bir Pazar ayinine katılın. Biz gittiğimizde, sanırız Paskalya’dan dolayı, herkes sokaklarda satılan kuru çiçek demetlerini kiliseye götürüyordu. İnsanların ibadetini yapmak için özenli hallerine ve kiliseden taşan müziğe hayran olacaksınız.

Kiliselerin yanı sıra zamanında Yahudi soykırımının şiddetle yaşandığı Lviv’de yıkık sinagogu ve ölenler için yapılan anıtı da mutlaka ziyaret edin. Anıtta yazılanları okurken gözleriniz dolacak ve ‘nasıl, nasıl oldu böyle bir şey?’ diye benim gibi yine isyan edeceksiniz. (Yıkık sinagog, Dim Legend Café’nin karşısında)

Şimdi ise rotamızda Belediye Binası var, eğer meydanı tepeden göreyim derseniz, kulesine çıkabilirsiniz. Beyaz kurşun taşlardan yapılan ama dışı zamanla siyahlaşan binası Black House, önünde yer alan Lviv’in adını aldığı iki aslanı, meydanın dört köşesini süsleyen Neptün, Diana, Adonis ve Amphitria heykellerini görüp şehrin sanat havasını içinize çekin.

Her sanatseverin hayran olacağı ve benim de mümkünse içinde konaklamayı bile isteyeceğim Opera Binası’nı görmeye, önündeki meydanda oturup sanat sevgilerini kıskançlıkla karışık bir duyguyla izlemeye, ağaçlıklı Svobody Caddesi’nde yürümeye ve sonundaki Meryem Ana heykelinin fotoğrafını çekmeye zaman ayırın. Sonra da doğru gişeye gidip takvime göre bale, opera veya tiyatro için bilet alın. Pazar günü öğlen Kuğu Gölü Balesi’ni seyredip prodüksiyonun Ukrayna gibi bir yerde  bu kadar başarıyla gerçekleşeceğini hiç düşünemezdim. Bu bina, onların sanat sevgisinin de en büyük göstergesi. Devasa binayı üç yıl içinde inşa etmişler ve savaş zamanında gösteriler son sürat devam etmiş. Halkın sanata ve morale ihtiyacı varmış. (Sinirden ve kıskançlıktan öldünüz, değil mi? Ben de!)

Merkezden uzaklaşıp şehri tepeden görmek isterseniz High Castle’a doğru ilerleyebilirsiniz. Gördüğünüz manzara, tepeye o kadar tırmanmaya çok da değmiyor açıkçası. Aşağıya inip bizim hava şartlarından dolayı gidemediğimiz “Kayıp Oyuncak Avlusu”na da gidebilirsiniz. Nasıl bulabilirsiniz bilemiyorum ama o bölgedeki yerel halk böyle bir avlunun ve oyuncakların varlığından habersiz. Buranın hikayesi bir çocuğun oyuncağını unutması ve avlu sahibinin de bir gün geri gelip alır düşüncesiyle orada bırakmasıyla başlamış. Sonra da başka unutulan oyuncakları buraya getirmiş. Uğrayan herkese, bebeklerle, ayıcıklarla biraz zaman geçirmek, çocukluğuna kısa bir yolculuk yapmak iyi gelecek, eminim.

Sanat sevgisi kadar doğa sevgilerini de alkışlamak isterseniz Ivan Franko Parkı’nda kendinizi kaybedebilirsiniz. Alabildiğine büyük ve ağaçlarla park değil orman havasını soluyacağınız bir alan burası. 400 yıllık bir geçmişi varmış; herkes ziyaret etmeden önce bir geleneği yerine getiriyor. Siz de, Urban Coffee veya benzeri bir kafeden kahvenizi almayı unutmayın. Parkı gezerken yudumlamak istersiniz.

Görmeden dönmeyin dedikleri ama zamanımızın yetmediği bir köy hayatının minyatürü niteliğindeki Folk Architecture Müzesi, sanat abidesi Lychakiv Mezarlığı, ünlü kahvecinin yanındaki İtalyan Avlusu ve Potocki Sarayı da listenizde olsun. Çok sevdiğim ve mutlaka yine geleceğim dediğim Lviv’e bir sonraki ziyaretimde ilk durağım kesinlikle bu yerler olacak.

3. Konsept mekanlarla, kafelerle, barlarla, ete, çikolataya, kahveye ve enfes lezzetlere doymak

Benim gibi mekanları keşfetmeyi seviyorsanız Lviv’de kendinizi cennete düşmüş gibi hissedebilirsiniz. Neredeyse her mekanın bir konsepti ve konseptle doğru orantılı lezzetleri var. Lviv’de yemeyi sevenden, sevmeyenine ve gurmesine kadar herkesin herkesin hemfikir olduğu bir gerçek var: Lviv’deyseniz aç kalmazsınız; etsever iseniz, bu şehirden ayrılamazsınız! 

Et Lviv mutfağının baştacı ve gerçekten inanılmaz lezzetli. Bir Adanalıya bile kendini sevdirdi! Bunun için önerilerde okumadığım ama bizden önce deneyen arkadaşımın tavsiyesiyle kendimizi birden Arsenal Ribs and Spirits’te bulduk. Siz de okuduklarınızı unutun ve etin tadına bakmaya buradan başlayın. Mahzen gibi bu mekana girdiğinizde önünüzde iki ayrı dönen mangalda etleri görecek bir an kendinizden geçeceksiniz; sonra da size gösterilen masaya. Esprili kağıt önlükleri geçirip beef steak (biftek) veya rib (domuz pirzolasından) damağınıza göre sipariş verin. Bir süre sonra tahta tabaklarla garson gelecek ve size etinizi yanında da ızgara börülcenizi (ben etten daha çok sevdim) getirecek. Elindeki baltayla etinizi kesecek ve bir hatırlatması olacak: burada çatal-bıçak kullanmak yok. Masada kalın rulo kağıt peçete var, merak etmeyin. O zaman etinizi soğutmayın ve afiyetle yiyin. Yanında yerel şarap veya biralarından da söyleyin. Ortaçağ havasını andıran bu yemek deneyimi çok keyifliydi. (Arsenal, yıkık sinagogun karşı köşesinde, zaten etin kokusundan mekanı bulmanız zor olmayacak.)

Diğer önerimse dışarıda petekli duvarından tanıyacağınız Medivnia. Mekanın içi petekler ve arı resimleriyle donatılmış, ferah ve tüm gününüzü geçirmek isteyecek kadar davetkar. Burada da domates soslu beef steak, 100 puanla şampiyon. Ayrıca, ev yapımı patatesten de mutlaka söyleyin, biz şahsen doymadık ortaya üç kez istedik. Etin yine tadını çok sevecek, üstüne sosunu ekmeğinizle sıyıracaksınız. Burada en önemli sipariş et ve patatesten sonra şarap olmalı. Isabella üzümlerinden yapılan, kokulu, yarı tatlı ve tadını asla unutmayacağım bir şaraptı. Kendi bağlarında yetiştirip evlerinde yapıyorlarmış. Ayrıca almak istedik ama maalesef şişeyle satış yapmıyorlarmış. Şarap da, 12:00-14:00 saatleri arasında et siparişinizin yanında kendi özel ikramları. Arıcılık ve petek konseptinin nedenini sorduğumuzda ballı içkilerinin merkezi olduğunu söylediler. 15 yıl dinlendirip yapıyorlarmış, tadına baktık keskin ama içilmeye değerdi. Gittiğinizde hizmetini çok beğendiğimiz Vitali’ye bizden selam söyleyin. (Pravda Beer Theatre’ın 250 metre ilerisinde yer alıyor.)

Ermeni Mahallesi’nde konuşlanan meşhur iki et restoranı Champagneria X&X’in mantarlı, peynirli ve kıymalı mantılarını da (midenizde hala yer kalırsa) deneyin. Mon Pius’un adını duyduk ama diğer mekanlar önceliğimiz olunca burayı deneme şansımız pek olmadı. Bir dahaki sefere dedik. Şampanyaları ve  Odessa şarapları da yine aynı şekilde bir sonraki ziyaretimizde keşif listemizde. Bu arada, et yemekten sıkılırsanız, lezzetiyle pizzalarına tapacağınız Domenico Pizza ve Celentano Pizza, imdadınıza yetişecek. (İlki Belediye Binası’nın karşısındaki pasajda, ikincisi de Rynok Meydanı’nda yer alıyor.)

Etimizi yediğimize göre sıra geldi üstüne içeceğimiz kahveye. Kahveseverler için de Lviv biçilmiş kaftan. Rynok Meydanı’ndaki Coffee Mining Manufacture, her türlü kahve çeşidini deneyip üstüne paket paket alacağınız bir kahve diyarı. Gidince mutlaka arka bahçesine geçin ve severseniz “Lviv on a Rainy Day” isimli viskili kahvelerinden için.

Biraz dolandıktan veya ertesi gün sabah kahvesi için uğrayacağınız ve sonra tekrar tekrar yine geleceğiniz bir yer arıyorsanız tek adres var: Dim Legend Café. Küçük insanların işlettiği dört katlı, her katında ayrı bir konsepti ve hikayesi olan, en tepeye tırmanıp arabaya bineceğiniz, dilek dileyip şapkanın içine para atacağınız, meydanın dört bir yanındaki binalara tepeden bakacağınız şirin ötesi bir mekan burası. İki defa geldik, fırsatını bulsaydık en az iki defa daha gelirdik. 4. katı, en sevdiğim bölümü oldu çünkü kitapları her duvara dizdikleri, yetmeyip abajur bile yaptıkları bir oda olmuş. Menüyü incelediğinizde, her katın hikayesini de öğrenmiş oluyorsunuz. Siparişe gelince, portakal likörlü ve üstü kremalı Lviv Style Coffee’den ve yanına da irmikli meyve tatlısından mutlaka söyleyin. Tadı damağınızda kalacak, Lviv’den ayrılırken bile. Kahve için Belediye Binası’nın karşısındaki pasajda şirinliğiyle sizi çekecek Bambetal’i başka bir alternatif olarak düşünün derim. Tatlıları da ayrıca çok nefis. Şehri gezerken fark edeceksiniz ki, her köşebaşında, halkını kafein komasına girdirecek kadar çok yeni nesil kahveci var. Hepsi de tıklım tıklım; ortamı ve kahve kokusundan size en çok hitap edeni seçin, oturun ve keyfini sürün.

Lviv mekanları gündüz olduğu kadar gece hayatıyla da hareketli ve bol konseptli. Bu konuda en çok aklımızda şehrin alamet-i farikası Pravda Beer Theater kaldı. Dört katlı, bira üzerine kurulu ve iyi bir tiyatro salonu kadar da başarılı. Giriş katında, en az on çeşidi bulunan ve ödüllüleri topladıkları biralarının olduğu bir marketi bulunuyor. Bira konseptli çoraplarından T-shirtlerine kadar başka hediyelikler de bulabilmeniz mümkün.  Üst katlarda masalardan birine yerleşip meydanı seyredebilir sonra da bira menüsünden seçim yapmakta zorlanabilirsiniz. American White biralarını favorimiz ilan ettik. Yemek için de mumbar görünümlü ev yapımı köftemsi dana sosislerini denedik ve biranın yanına da yakıştırdık. Burası gündüz hareketli ama asıl ününü biradan ziyade akşamları canlı konserlerine borçlu. Pazartesi hariç her akşam 19:00-21:00 saatleri arasında canlı konseri var. Orkestra müthiş, çalınan parçalar da keza aynı şekilde. Beş gece burada kalsam her akşam bıkmadan buraya gelip dinlerim.

Diğer bir canlı müzikli mekan önerisi de Libraria Speakeasy Jazz Bar. Ermeni Mahallesi’nde yer alıyor, bulmanız pek kolay olmayabilir. İçeride kaldığından bir bilene sorun. Adından da anlaşılacağı üzere kütüphane konseptli bu mekan, nezihliği ve canlı müziğiyle övgüleri hak ediyormuş. Lviv’de gece hayatı denilince birçok kimsenin aklına striptiz barları geliyor. Okuduğumuz ve duyduğumuza göre ikinci sınıf pavyon niteliğinde olduğu için haliyle bu barlara yanaşmadık.

Biraları kadar, vişne likörleri de burada meşhur. Rynok Meydanı’ndaki likörcüden hem tadına bakıp hem de birkaç şişe kendinize ve dostlarınıza hediye olarak bavulunuza koyun. Çikolata da hediye için bir diğer alternatif. Rusya’da çikolatadan soğumuştum, burası da farklı olmaz diyordum ta ki, Lviv Handmade Chocolate’a girene kadar.  Dört katın her katında, kendinizden biraz daha geçeceğinize;  tarçınlısından vişnelisine, tuzlusundan biberlisine her çeşit çikolatadan en az bir paket almak isteyeceğinize eminim. Son katında da isterseniz sıcak çikolatada içip bu fabrikadaki yolculuğunuzun finalini yapabilirsiniz. Diğer bir çikolatacı önerim de Roshen. Burada da portakallı, tekilalı, irish cream’li gibi zengin seçenekler var. Fiyatlar diğerine göre daha uygun. Şahsen benim gibi bir uçtan diğer uca bütün çikolatalarından tek tek alacağınızı şimdiden görür gibiyim.

Son olarak birkaç küçük notu da hemen paylaşalım:

*Şehir içinde ulaşım için pek bir araca gerek duymuyorsunuz. Her yer yürüme mesafesinde. Havaalanı-şehir merkezini, pazarlık yaparsanız taksiyle veya UBER’le yapabilirsiniz. Merak etmeyin, UBER yasal, şöförlerini kimse dövmüyor.

*Konaklama için otel seçenekleri çok ve ucuz ama önerim George Hotel. Şehrin bir asırlık oteli, zamanında Balzac’la, Zola’yı bile ağırlamış. Tarihi atmosferini, odaların gelin odasını andıran dekorunu ayrıca belirtmek isterim. Başka bir otele bakmayın bence.

*Lviv’de iletişim konusunda pek zorluk çekmiyorsunuz. İngilizceyi çok iyi bilmiyorlar ama derdinizi çok iyi anlıyorlar. Sadece basit kelimelerle konuşun, uzun sorularla kafaları karışıyor.

*Lviv’de sadece binalarına bakarak değil, insanlarına bakarak da bir Avrupa şehrinde olduğunuzu hissedeceksiniz. Kızları çok güzel tamam ama bir o kadar da mütevazı. Herkes şık, özenli. Sakil, rüküş ve avam görünümlü kimseyle karşılaşamazsınız. Kibar, saygılı ve yardımseverler. Ekonomik durumları kötü olup bunu dışarı vurmayan, gülümsemesini eksik etmeyen başka bir millet henüz görmedim şahsen.

Gördüğünüz gibi Lviv, gezdikçe seveceğiniz, sevdikçe daha çok gezeceğiniz, bir haftasonu bile az zamanda büyük keşifler yapacağınız bir şehir. Kışın soğukta gezmek hiç keyifli olmayacaktır; bahar da geldiğine göre Lviv’e gitmemek için için bahane kalmadı demektir. O zaman şimdiden harekete geçin, şehrin hızına yetişin. İyi gezmeler!

Fotoğraflar: Eda Geven, tripadvisor.com, dijitalseyahatname.com, gezimanya.com, oitheblog.com

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN