Bu yazıyı yazarken yine kulağımda bir Nilipek şarkısı vardı; “Bizimle oturan tüm ruhlar, bizimle beraber korkar.” Ben artırıyorum ve şöyle diyorum; “Bizi korkutan tüm ruhlar, bizimle beraber korkar.”

Hayatta bizi bulması gereken şeylerin, bir şekilde bulduğuna inanıyorum. Bazen bir şarkıyı bir yerde duyarım mesela, çok beğenirim, zihnimde melodisi günlerce çalar, ismini bulamam sonra bir anda radyoda çalar, biri dinletir. Sözlerini dinlerim ve hep çok şaşırırım çünkü o sözler içinde olduğum duruma uyar, hatta bir çözüm getirir. Demek ki, o şarkının beni bulması gerekiyordur ve bulmuştur.

Size bahsedeceğim kitap, “Seninle Başlamadı” da benim için böyle oldu. İlk önce aşırı severek gittiğim bir tiyatro okulunda iyi ki tanışmışım diye sıklıkla düşündüğüm bir arkadaşımdan duydum, sonra çok güvendiğim bir başkasından. Sonra o kitabı aldım ve anladım ki beni bulması gerekiyormuş. Size bir kitap okudum ve hayatım değişti diyecek değilim. Elbetteki değişmedi ama diyebilirim ki bazı düğümlerimizin nedenleri var ve bunların çözümleri gelip bizi buluyor. Önemli olan bunlar geldiğinde geç de olsa farkedebilmek ve açık fikirlilikle bu anları kucaklayabilmek.

Seninle Başlamadı

Seninle Başlamadı, temelde bir psikoloji kitabı. Şu ana o kadar okuduğum tüm psikoloji kitaplarından farkı ise, kendimizdeki travmalara değil, kalıtsal aile travmalarına odaklanması. Kitap, yazarının onu bu kitabı yazmaya sevkeden misyonu nasıl bulduğuna ilişkin kişisel serüvenini anlatarak başlıyor. Nedeni tespit edilemeyen ancak sonuçları çok ciddi bir görme problemi yaşayan yazar, bu süreçte olabilecek her türlü tıbbi ve ezoterik deneyimi yaşamış. Bu da sizi yazara bir anlamda yakınlaştırıyor. Çünkü bu kitap sayesinde öğrendiğim üzere yalnızca benim değil, pek çok insanın sebebini kelimelere dökemediği bazı korkuları ya da endişeleri var. Üstelik bunların mantıklı olmadığını da biliyoruz ama onları açıklayamıyor ya da onlardan kurtulamıyoruz. Terapinin ve “self-care”in bana bu hayatta öğrettiği ya da hala tam öğretemediği (kimse mükemmel değildir) bir şey varsa o da şu: “Hissettiğiniz şeyi hissetmemeye çalışmak veya dikkat dağıtmak anlık bir çözümden fazlasına ulaştıramıyor sizi, önemli olan neden böyle hissettiğinizi bulabilmek.” İşte kitap da tam olarak bu noktada bize yardımcı oluyor.

Aile Bedeni

Kitabın ilk kısmı benim için çok önemliydi çünkü temelde ailemdeki birtakım kişilerin yaşamış oldukları travmaların kalıtımsal olarak bana geçtiğine ilişkin bir iddiası olan bir kitabı okuyacaksam bilimsel dayanaklara ihtiyacım vardı. Bu bakımdan kitabın beni oldukça tatmin ettiğini söyleyebilirim, zira kitapta hücresel biyoloji, epigenetik ve epigenetik kalıtıma ilişkin olarak deneyler yapmış olan pek çok farklı ülkeden pek çok farklı uzmanın araştırmalarına resmi olarak atıf yapılıyor. Bu da size “Bir plesabo okumuyorum, okuduğum şeyin bir temeli var” güvenini aşılıyor ve hatta merak ettiğiniz bölümlerde çeşitli nöropsikologların yazdıklarını okumaya sevkediyor.

Özetle bu bölümde söylenen şu; DNA’larımız hem olumlu hem de olumsuz düşüncelerimiz, inançlarımız ve duygularımızdan etkilenebiliyor” ve “üç nesil (yani siz, anneniz ve anneanneniz) aynı biyolojik çevreyi paylaşıyor.” Zaten kitapta da belirtildiği gibi düşünürsek aslında psikoterapi genellikle hayaletlerimizi atalarımıza dönüştürmekle ilgili.

Çekirdek Dil ve Bellek Kurtarma

Bu bölüm, tekrar eden mücadelelerimizin yeniden ortaya çıkması ve tüm hayatımız boyunca bizi rahatsız eden anıları, duyguları ve hisleri anlamlandırmaya başlamakla ilgili. Burada herkesin bir çekirdek dili olduğundan bahsediliyor. Çekirdek dil ise özetle sürekli tekrarladığımız korkularımız veya endişelerimizi ifade eden, bazen tam olarak anlandıramadığımız cümleler. Bunları bulmak için ise kitap sorularla bize yardımcı oluyor. Kitapta onlarca örnekle ayrıntılı aktarılan bu kısmı, okuyanı sıkmamak için kendi deneyimim üzerinden anlatacağım.

Hayatta beni en çok endişelendiren şey yaşamımın boşa gitmesi, sevdiğim ve yapmak istediğim şeyleri yapamadan öylesine yaşamak; çoğunlukla kendimi kulağımın arkasında bir saat var ve ben tık tık’larını duyuyormuşum ama kurtulmak için bir şey yapamıyormuşum gibi hissediyorum. Bu özellikle işteyken yaşadığım bir histi. Kendimi hapsolmuş hissediyordum. Yakın arkadaşlarıma; 35 yaşında da avukat olursam saçı, makyajı yapıp küvete yatacağım, suya da saç kurutma makinesi atacağım, dramatik bir intihar planlıyorum tarzında zevzek şakalar yapmışlığım çoktur.

Bir diğeri ise yalnız kalmaktı. Nedenini bilmediğim bir şekilde sıklıkla yalnız öleceğim, evde donut yerken boğazıma kaçacak, sonra “öhö öhö kimsenin haberi olmayacak hahaha” gibi karanlık şakalarımın da önünü alamıyorum.

Benim endişem iki farklı noktada toplanıyordu, yani kitaptaki bütün soruları sorduğumda ortaya iki çekirdek dil çıktı “sevdiğim şeyi yapamaycağım” ve “yalnız öleceğim”. Kitap, sizi Sokrates misali bolca soru sorarak bu şekilde kısa cümleler bulmaya yönlendiriyor. Burada önemli olan nokta benim için şuydu: 25 yaşında genç biri neden yalnız öleceğim ya da asla sevdiğim işi yapamayacağım gibi saplantlı anksiyeteler taşır? Bunlar benim cümlelerim değil gibiydi. Kitap ilerlerken anlıyoruz ki, zaten değillermiş…

Hayatın Akışını Kesen Dört Bilinçaltı Tema

Kitapta söylenen en temel şey şu: Bilinçaltınızda bulunan dört tema becerinizi ve koyduğunuz hedeflere ulaşmanızı engelleyebilir. Bunlar;

_Ebeveynle birleşmek

_Ebeveyni reddetmek

_Anneyle kopan bağ

_Anne-babamız dışında aile sistemimizdeki bir aile bireyi ile özdeşleşmek

Benim için dördüncü madde söz konusuydu. Çekirdek dilimle birlikte düşünmek ve aile geçmişinde küçük bir arkeoloji kazısı sayesinde kendimle özdeşleştirdiğim iki farklı insanı da buldum. Biri bir tanecik babannem Artemis, diğeri ise hiç tanımadığım annemin dayısı Aykut’tu.

Korkular ve Travmaları Özdeşleştirmek

Kendi üzerimden anlatmaya devam edeyim.

Korku No 1. İstediğim şeyi asla yapamayacağım: Hayatta kendimi en hapsolmuş hissettiğim yer (üstelik de gayet makul bir çalışma ortamım olduğu halde) ofisimdi. Çünkü yaratıcı bir işle ilgilenmek istiyorum ama şu anda yaptığım iş bu değil. Yine de sağlıklı bir insan olarak bu beni sözleşme revize ederken nefesim tıkanacak kadar etkilememeli. Sonra düşündüm; acaba ailede istediği işi yapamamış biri var mıydı?

Sonra hayal meyal annemin müzisyen olmak isteyen kardeşinden bahsettiğini hatırladım. Aykut yani anneannemin kardeşi yıllarca müzisyen olmak istemiş, ailemizde görülmeyen bir hamle olarak da liseden sonra üniversiteye devam etmemiş. Ancak çok katı bir asker olan babası oğlunun bu durumunu asla kabullenmemiş, izin vermemiş ve sonuç olarak Aykut para kazanmak için öylesine işlerde çalışmış ve hayata karşı öylesine bir öfke biriktirmiş ki içinde kafasını kızdığı zaman duvarlara vururmuş. Bu vurmalar tek neden midir bilinmez ama yıllar içerisinde kendisine önce sara hastalığı sonra ise beyin tümörü teşhisi konulmuş ve Aykut, 39 gibi oldukça genç bir yaşta hayatını kaybetmiş. Size de de tanıdık gelen bir şey oldu mu?

Her nasılsa aile albümünde sürekli resmine denk geldiğim bu adamın yaşamı ile ilgili sorular sormak aklıma gelmemişti. Kitapta belirtilen bir nokta da aslında tam olarak bu travmaların genellikle üzücü olaylar olduğu ve aile arasında dahi hatırlanmak istenmediğinden üzerlerine çok nadir konuşulduğu.

Korku No 2. Yalnız Öleceğim: Kitabı okudukça ve soruları sordukça yeterince sık arayamadığım için hep vicdan azabı hissettiğim babannemi aramak geldi içimden, aradığımda ise babannemin yakın zamanda ciddi bir rahatsızlık geçirdiğini, depresyonda olduğunu öğrendim. Konuşurken cümlelerin arasında sitemle karışık bir “yalnız öleceğim” cümlesini de duyunca yaşadığım şaşkınlığı anlatmama gerek yok zannediyorum.

Güçlü ve bağımsız kadınlığın kitabını 1960’lı yıllarda ve Netflix yapımlarından çok önce yazan babannem, öncelikle istemediği biri ile evlendiriliyor, sonrasında ise ciddi problemleri olan bu adamdan dikiş dikmek dışında bir mesleği yokken ayrılıyor, babamı da alıp taşınıyor ve bir yandan dikiş dikerken, bir yandan banka sınavlarına hazırlanıyor. Sınavı kazandığı gibi işe başlıyor ve babamı fen lisesi ve tıp fakültesinde okutabilmek için ise 17 yıl boyunca, 08:00-17:00 bankada çalışırken bir yandan gece 02:00’ye kadar dikiş dikiyor. Bu sürede hem ciddi anlamda yoğun olması hem de kalbinin zaten kırık olması nedeni ile kendisi ile ilgilenen kimseyle yakınlaşmıyor ve de asla evlenmiyor. O nedenle tek varlığı bizler olan babannem onunla yeterince ilgilenmediğimiz dönemlerde bize hep çok kırılır ve haklı olarak yalnızlıktan şikayet eder.

Burada da kendimle özdeşleştirebileceğim çok fazla döngü olduğunu fark etmemin yanı sıra babanneme kendimi  duygusal olarak bu derece yakın hissetmenin bir nedenini daha keşfettim. Üstelik bu neden kitaptaki bir başka blokajla birebir uyuyordu. Beni doğurduğunda mecburi hizmet yapmakta olan annem ben henüz dört aylıkken beni babanneme bırakarak mecburi hizmetini tamamlamak durumunda kalıyor. Bu süreçte 6-7 ay boyunca yalnızca babannemle yaşamış ve onu bir anne figürü olarak kabullenmişim! Okursanız açıkça göreceksiniz ki kitapta da tam olarak bundan, yani bağ kurduğumuz insanların endişe ve üzüntülerini hafifletmek için nasıl bilinçsizce üstlendiğimizden bahsediyor.

Peki Nasıl Çözülecek Bu Düğümler?

Bu ise bence kitabın belki de en mühim kısmıydı. Tespit ettiğimiz bu düğümleri nasıl çözeceğiz? Hele ki endişelerini paylaştığım kişilerden birinin 70’li yıllarda vefat etmiş olduğunu düşünürsek! Burada kişi yaşıyor halde ise iletişim kurmak için çok çeşitli yöntemler öneriliyor. Hayat akışını bozan dört maddeden ilki olan reddettiğimiz kişilerle iletişime geçmek zaten en temel öneri.

Ama şunu biliyoruz ki, bu herkes için bu kişiler yaşıyor dahi olsa mümkün olamayabiliyor. Zira kendi ebeveynlerimle böyle bir sorun yaşamadığım için başka insanların aile ilişkileri hakkında ukalalık etmek en son isteyeceğim şey. Ancak kitap buna da çözüm getiriyor: Aktif imajinasyon.

Zihnimiz görüntüler aracılığı ile iyileşme konusunda muhteşem bir kapasiteye sahip. Affetmeye yada rahatlığa dair bir sahne hayal ettiğimizde görüntüler bedenimizden derine yerleşiyor ve zihnimize gömülüyor. Dolayısı ile hayat akışınızın bölünmesine yol açan travmanın sahibi kişi ile görüşmeniz bir şekilde mümkün değilse; mektup yazmak, fotoğraf koymak, destekleyici bir imge yaratmak ve sınır oluşturmak gibi yöntemlerle kendiniz için iyileştirici bir süreç yaratabilirsiniz.

Benim için bu yöntemler bu hafta sonu ilk otobüse atlayıp babannemi ziyaret etmek; onun hatıralarını, hislerini dinlemek, onu kocaman öpmek; ve Tom Jones hayranı büyük dayım için ise bizi birlikte It’s Not Unusual ile dans ederken mutlu hayal etmek, ofiste o bunalmış anları yaşadığımda elimi kalbimin üzerine koyup ona “Sakin ol, bizi buradan çıkaracağım” demek oldu. Fazlaca dramatik mi? Belki. Bana yardımcı oluyor mu? Kesinlikle.

Bence buradaki bir önemli nokta kabullenmekten geçiyor; yaşadığımız acının, endişenin ve üzüntünün kaynağını bulmak, o travmayı yaşayan kişi ile bir noktada empati kurabilmek. Yaşadığımız hislerin temelde bize ait olmadığını kabullenebilmek ve bunun yarattığı rahatlık ile kendimize yeni bir içsel düzen yaratabilmek. Dünya üzerindeki hiçbir iyileşme sürecinin kolay olmadığı gibi pek çok insan için bu sürecin de kolay olmayacağını anlıyorum ama ben şahsen nedeni bilinmeyen bir rahatsızlık hissi ile yaşamaktansa, zor da olsa bu söylenenleri denemenin uzun vadede çok daha akılcı olduğunu düşünüyorum. Yaşamımda bu deneyimi yaşamaya çok ihtiyacı olduğuna inandığım insanları düşünüyorum ve bir şekilde bu yazıyı okurlarsa onlara hatırlatmış olmak istiyorum:

“Sabah olsun bak, açarız perdeleri,

Bizi korkutan gölgeler, yavaş yavaş kaybolur gider… “

Kitabı satın almak için tıklayın.

İlginizi çekebilir: İrem Bali’den Aile Dizimi

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN