"Sıkılmalısın. İşte Sebebi": Beynin En Az Değerlendirilen Süper Gücü
İlk başlığı ben atmadım. Harvard profesörü Arthur C. Brooks söylüyor: “Sıkılmalısın. İşte sebebi”. Sıkılırken kimler neler yazmış, çizmiş sıkıldığı yerde bakıcaz. Neden sıkılmamız gerektiğini anlayacağız ve bu yazıdan sonra profesörün verdiği ödeve sadık kalarak günde 15 dakika sıkılacağız!

Banyo ya da tuvaletten çıkan herkesin mutlaka diyecek bir şeyi vardır. Düşünmüştür. Düşünmeye 24 saatlik gün içinde belki ilk defa 15 dakika fırsatı olmuştur ve keşfetmiştir. Bu 15 dakikada kendimizle kaldık, Twitter bildirimi gelmedi, mail kontrol etmedik, telefon çalmadı. 15 dakikada belki sıkılmadık ama aslında bilimsel araştırmalar gösteriyor ki insanın sıkılması için bu süre oldukça fazla. Yapılan bir deneyden bahsedeceğim: İnsanların boş bir odaya kapatılarak önlerine sadece bir buton koyulduğu bir deney. Bu butona basmaları durumunda acı verici bir elektro şok alacaklar. Yani ya sıkılacaksınız ya da bizzat kendinize şok vererek acı çekeceksiniz. İnsanların çoğu bu butona basıyor. Sıkılmaktan canımızın yanacağını bildiğimiz halde, canımızı kendi elimizle yakmaktan çekinmeyecek kadar çok nasıl korkuyor olabiliriz? Bu deney beni ilk okuduğumda müthiş etkiledi. Sıkılmamak uğruna yapabileceklerimizin sınırını fazlaca aşmış durumdayız. Telefon da elimize tam oturur haliyle ve her yerde artık resmen mütemmimcüzümüz olmuş haliyle sıkılmanın en kolay ve ulaşılabilir panzehiri olarak hayatlarımızda büyük bir yere konumlanmış durumda. İstanbul trafiği gibi büyük bir zaman aralığında sıkılmamızın önünde duran en kolay ve keyifli iş telefonla mesgul olmak fakat Dünya Sağlık Örgütü ve Dünya Bankası verilerine göre trafik kazalarının %90ı insan kaynaklı olurken bu oranın büyük çoğunluğunu da araç kullanırken akıllı telefon kullanımı oluşturuyor.
Televizyon ya da telefonda oynayan görüntülerle zihni sabit odak tutmak zihne uyuşturucu madde vermek olarak kabul ediliyor. Zihin başka hiçbir şeye ihtiyaç duymaz. Sıkılmıyordur ve çok güvenli bir alandadır çünkü yorulmuyordur. Kendini çalıştırmasına gerek olmayan bir korumaya almıştır ancak bir fili uçurmak sıkılmak ister.
Ben bir anneyim. Bebeğim 2 yaşına yaklaşıyor. Evde gördüğü bir örümcekle ce-e oynayabileceğini düşünerek onunla oynuyor ve örümceğin bu oyuna karşılık vererek ondan kaçtığını sanıyor. Belki de gerçekten oynuyorlardır ve bir örümcekle oynanamayacağını sanan belki benimdir. Benim aklımdan sadece onu alıp dışarı atmak geçtiği için beni utandıran biri. Bu küçük zihinlerin elinden süper gücünü oyuncaklarla almadan sihir yapabilmesine yer açmak ve buna katılmak, kendimizi aşabildiğimiz kadar da bu sihre inanmak gerek. Şimdi, küçük kızımla birlikte filleri uçurup örümceklerle ce-e oynuyoruz. 30 yaşındayım. Oturup fil domuz uçurup duyusal etkinlikler yapmak istemem heralde! Ben de bunları yaparken sıkılıyorum ve bilin ne oluyor, aşırı sıkıldığım için onu oyalamak üzere üretmediğim oyun kalmıyor. “Sıkıntıdan ne yapacağımı şaşırdım!” deyimini duymuşsunuzdur. İşte tam orada, insan ne yapacağını şaşırıyor ve bir üretim başlatıyor. Kızımın sihirli güçlerinin keşfine ben de kendimce cahil cesaretiyle yaptığım, kısaca adı sıkılmak olan deneylerle vardım. 14 saatlik bir otobüs yolculuğumuz olacaktı, Fransa’dan Almanya’ya geçiyorduk. Ben bir cesaret ve inatla “Yanıma oyuncak almayacağım hayal kuralım.” dedim. Kızımla yoldan geçen arabaları uçurduk, gördüğümüz evler ıspanaklardandı ve ıspanak harika bir besindi -aralara kamu spotları tabii ki ekledim- yanımızdan bir domuz ailesi geçti, bunlar birazdan uçağa binecek ve kemerlerini mutlaka takacaklardı. 14 saat, dile kolay. Çok sıkıldık. Hayal kurduk. Bildiği tüm şeyleri birleştirmesine sadece hayır ya da olmaz demeden dahil oldum. Uçak, kemer, domuz, ıspanak, ev, uçmak, yürümek, anne, baba, her şeyi ama her şeyi birbirine katarak birleştirdi ve ortaya domuzları uçurduğu gibi bir sürü bambaşka sihirli dünyalar çıktı.

Çocukların beyni nöroplastisite açısından yetişkin beyninden çok daha esnektir. Nöroplastisite, beyin plastisitesi veya nöral plastisite olarak da bilinen, beynin yapısal veya fizyolojik değişikliklere uğrama yeteneği olarak tanımlanıyor. Şekillendirme yeteneği. Beynin sabit bir organ olmadığını deneyimle şekillendiği ifade ediyor. Yine Harvardlı nörobilimcilerden Alvaro Leone “Beyin, deneyimin heykeltıraşıdır.” diyor. Deneyimi değiştirir, geliştirir, ölçer, tartar, rayına oturtur, oturtmaz. Deneyim: Bir bebeğin uçağa binişi, uçağın kanatlarını büyütüp yerden havalandığı andaki tanıklığıyla deneyimlediği uçma bilinci. Heykeltıraşlık: Uçağa domuzları bindirip onları uçurmak. Bu sanatçılığı destekleyen en büyük destekçilerden biri sıkılma anı. Sıkılmak, nöroplastisiteyi tetikleyen bir durumdur. Beyin, sabit bir organ değildir dedik. Dolayısıyla durmaya karşı sürekli bir atak halindedir. Üretim aracıdır. Sıkılma halinde beyin kendini yeniden düzenler. En başta adını geçirdiğim Harvard profesörü Arthur C. Brooks bir konuşmasında beynin bir varsayılan mod ağının olduğundan bahsediyor ve bunun özellikle sıkıldığımız anlarda aktif hale geldiğini, ağın bize hayal kurdurduğunu, geçmişi hatırlattığını, gelecekle ilgili planlar yaptırdığını, yaratıcı bağlantılar kurdurduğunu söylüyor. Beyin sıkılmadığı yerlerde aynı görevleri tekrarlar. Yeni yollar oluşturmaz. Çalışması gerekmeyen yerde pasifleşir. Dışarıdan gelen uyarıcı komutlarla ona ihtiyaç yoktur çünkü. Sıkıldığında ise içsel üretkenlik başlar ve bu hal beyne kendini kullanması sinyalini verir. Dolayısıyla nöroplastisite aktif hale gelir ve üretim, değişim, keşif başlar.
Harvardlı profesörün söylediği gibi, sıkılmak aslında beynimizin yaratıcılığa açılan kapısı. Hiçbir şey yapmamak aslında her şeyi başlatabilir. Kendimizi sürekli meşgul ederek, farkında olmadan o kapıyı kapatıyoruz. Aklınıza gelebilecek her dahi sıkıntının içinde bir fırsat buldu. Belki de yaratıcılığın sırrı, her şeyi yapmakta değil, bazen hiçbir şey yapmamaktadır. Kızımdan öğrendiğim bir şey varsa, sıkılmanın, tembellik değil; zihinsel yenilenmenin sihre açılan kapısı olduğudur. Fakat tabi sıkılmak cesaret ister. Kimse istemez kulaklıksız spora gitmeyi. Yine profesörden alıntı yapacağım: “Sıkılmak konfor alanından çıkmaktır. Çünkü sıkıntı, dopamin eksikliğiyle yüzleşmektir.” Biraz sıkılmaya cesaret edelim mi artık. Profesör, öğrencilerine her gün “10 dakikalık sıkıntı molası” veriyormuş. Telefon yok, müzik yok, dikkat dağıtan hiçbir şey yok. Sadece sessizlik. O 10 dakikanın sonunda öğrenciler, farkında olmadan yeni fikirler, çözüm yolları veya hedefler bulduklarını söylüyorlar. Belki de en üretken anlarımız, elimiz telefona gitmeden önceki o birkaç saniyede gizlidir.
Türk ve dünya edebiyatında adını tarihe altın harflerle yazdırmış yazarların, şairlerin eserlerini cezaevlerinde ya da sürgünde oldukları dönemlerde vermiş olmaları tesadüf olabilir mi? Tesadüf değil. Hepsi çok sıkıldı. Nazım Hikmet Ceviz Ağacı’nı, Piraye’ye Mektuplar’ı, Kuvayi Milliye Destanı’nı; Ahmed Arif Hasretinden Prangalar Eskittim’i; Kemal Tahir Esir Şehrin İnsanları’nı; Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Can Yücel ve daha niceleri nice eserleri sıkıldıkları zamanlarında yazdı. Türk bir şarkıcımızın bir röportajını dinlemiştim, şöyle diyordu: “Bir sanatçı çok ciddi bir aşk acısı çektiği zaman menajerler ellerini ovuşturur, harika eserler çıkacak diye.” İç sıkıntısı. Sezen Aksu’ya, Yıldız Tilbe’ye deriz ya, bu sözleri nasıl yazmış bu diye. En içerden canı sıkılmış, yüreği sıkışmış, yazmış söylemiş bu insanlar. İnanır mısınız Cervantes, Don Kişot’un bölümlerini cezaevinde yazmış. Dostoyevski, Sibirya sürgününde Ölüler Evinden Anılar’ı yazmış.

Laf bir insanın en sıkılabileceği yer olan cezaevine gelmişken, işim gereği girip çıktığım cezaevi ziyaretlerinden birinde müvekkilimden bir mektup almıştım. Mektubu okuduğumda nezakete, yaklaşımına, yaşanan bir olaya baktığı yere inanamamıştım. Bu kadar hayat meşguliyetinde bir insandan beklenmeyecek kadar ince detaylarla sarmalanmış bir mektuptu. Cevap olarak bu detaylara ve nezakete inanamadığımı, takdir ve teşekkürlerimle bildirdim. Yine cevap olarak şunu aldım; “O kadar sıkılıyorum ki düşünmeye çok fırsatım oluyor, daha önce anlayamadığım her şeyi çok iyi anladım.” Sıkıldığınız zamanlarda ortaya çıkan şeylere inanamayacaksınız diyor bahsettiğim Harvardlı psikoloğumuz ve bir ödev veriyor: Günde 15 dakika sıkılmaya 1 gün cesaret edin! Çok yakın zamanda pandemi görüp iki sene evlere hapsolmuş insanlar olarak buna cesaret edebiliriz diye düşünüyorum. Hiç yapamayacak olanların bile yaptığı ekmeklerin tadını hatırlayın. Ben oldukça yaratıcı yemekler yaptığımı hatırlıyorum. Sıkıntıdan!
Sıkılmaktan kendimize elektroşok verecek kadar korkuyor olma gerçeğiyle yüzleşmek benim için oldukça çarpıcıydı. Belki de artık sıkılmanın bize gösterebileceği yeni dünyalara açık olmalı, spora airpodssuz gitmeli, trafikteki yolu radyosuz, podcastsiz geçirmeliyiz. Belki sadece sıkılarak trafik kaza oranlarını bile düşürürüz! Sıkıldığımız anlarda karşımıza çıkan sessizlik, aslında kendimizi yeniden duymamız için açılan bir alan. O sessizlikte, unuttuğumuz fikirlerin, çocukken uçurduğumuz fillerin, domuzların, bir zamanlar inandığımız ihtimallerin yankısı var. Bazen üretmenin, yaratmanın, keşfetmenin yolu illa 4 duvar olmasa da 1 duvara bakmaktan geçiyor. Belki de hayat, en çok sıkıldığımız anlarda bizimle konuşuyor.
Kapak Fotoğrafı: Mushaboom Studio – unsplash.com
İlginizi çekebilir: Sinem Kayur’dan Pür-Dikkat Odaklanamamak

Helin Yüksel






Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!