Dışarıda bunaltıcı bir haziran sıcağı, bizde ise yeni bir oyunun bilinmezliğine doğru yürümenin heyecanı vardı. Habitat Sahne’deki yerimize doğru ilerlerken, bankta ayaklarını bir çocuk gibi sallayan Defne’yi gördüm. Seyirciler daha yeni yerleşiyor, fısıldaşmalar sürüyordu. Teknik olarak oyun henüz başlamamış gibi görünse de Toni çoktan sahnedeydi. Işıklar söndü ve o ilk cümleyle birlikte dışarıdaki çöl sıcağı salona sızdı: “O gün… Of! Çok sıcak bir gündü. Çöl sıcağı gibi.”

defne-kar-dev
Defne Kar | Fotoğraf: @tarantula.oyun

Philip Ridley ve Rahatsız Etme Sanatı

İngiliz tiyatrosunun o kasvetli, insanı koltuğuna çivileyen ve nefesini kesen damarından besleniyor Philip Ridley. Seyirciyi rahatsız etmeyi, onu konfor alanından çıkarıp yüzleşmeye zorlamayı seven bir yazar. Ama bunu yaparken gözünüzü bir an olsun sahneden ayırmanıza da izin vermiyor.

2021 yılında Southwark Playhouse için yazılan bu tek kişilik metin, Zeynep Anacan’ın çevirisiyle dilimize kazandırılmış. Creaction ve Bonobo Tiyatro iş birliğiyle de İstanbul sahnesinde yeniden hayat bulmuş. Hikâye ilk bakışta tanıdık bir gençlik anlatısı gibi görünse de katmanları açıldıkça karanlık ve rahatsız edici bir hal alıyor. Kahramanımız Toni, okulun yardım etkinliğinde Michael ile tanışıyor. Numaralar alınıyor, o gece tam iki saat on üç dakika telefonda konuşuyorlar ve ertesi gün için sözleşiyorlar. Sonra bir şey oluyor. Çok fena bir şey… Ancak oyun bunu bize doğrudan anlatmıyor. Çünkü insan hafızasının tam da böyle çalıştığını biliyor: Kırık dökük, puslu, eksik ve bolca inkarla kaplı. Oyun boyunca Toni’nin zihninin içindeyiz.

Tek Kişilik Bir Dev: Defne Kar Enerjisi

Tek kişilik oyunlar her zaman risklidir. Sahnedeki tüm yük oyuncunun omuzlarındadır ve anlatının ritmi tek bir kişinin nefesine bağlıdır. Defne Kar bu yükü son derece güçlü taşıyor. Daha önce kendisini sahnede izlememiştim. Karakterler arasında geçiş yapma becerisi, ritim duygusu ve enerjisi etkileyici. Hikâye ne kadar karanlıklaşırsa karanlıklaşsın, Toni’nin anlatımındaki mizahı ve canlılığı kaybetmeden seyirciyi yanında tutmayı başarıyor.

Bir an ellerini kulaklarına bastırıp dünyayı dışarıda bırakmak isteyen savunmasız bir genç kız görüyoruz, bir an sonra ise bizi hikayenin içine çeken güçlü bir anlatıcıyla karşılaşıyoruz. Kar, bedenini kimi zaman akışkan kimi zaman donuk bir enstrüman gibi kullanarak Toni’nin iç dünyasındaki kırılmaları görünür kılıyor. Bu sayede ağır ve yorucu olabilecek bir anlatı, canlılığını son ana kadar koruyor.

Klostrofobinin İçinde

klostrofobil-sahne
Tarantula Neslişah Canbaz | Fotoğraf: @tarantula.oyun

Neslişah Canbaz’ın rejisi, Ridley’nin metnini budamadan ve yumuşatmadan sahneye taşımayı tercih etmiş. Bu yaklaşım, oyunun klostrofobik atmosferini sonuna kadar destekliyor. Zaman zaman seyirci olarak biz de Toni kadar yoruluyor, onun sıkışmışlığını fiziksel olarak hissediyoruz. Bu yoğunluğun içinde küçük bir nefes alanı yaratılması oyunun ritmine katkı sağlayabilirdi. Ancak Canbaz’ın tercihi belli: Seyirciyi Toni’nin zihnindeki çıkışsız döngüye ortak etmek. Ve bunu büyük ölçüde başarıyor.

Sahne Arkasındaki Görsel ve İşitsel Dünya

sahne-4
Tarantula | Fotoğraf: @tarantula.oyun

Cansu Demirci’nin dekor tasarımı minimal ama etkili. Arkadaki örümcek ağı dokusu ve paslı yüzeyler yalnızlık hissini somutlaştırıyor. Aisha Hajiyeva’nın video tasarımında beliren kuşlar, sanki kanatlanmak isteyen ama hafızasına çivilenmiş düşünceleri temsil ediyor.

Abrek Bayseç’in ışık tasarımı ise özellikle dikkat çekici. Toni’yi adeta bir laboratuvar deneği gibi sahnenin ortasında görünür kılıyor. Kaçacak hiçbir gölge bırakmıyor. Yeni nesil anlatının en güçlü araçlarından biri olan ses tasarımı da burada önemli bir rol üstleniyor. Aytuğ Erdil’in ses tasarımı ve Çağlar Haznedaroğlu’nun müzikleri, oyunun duygusal yükünü başarıyla taşıyor. Yanıp sönen ışıklar ve ani ses efektleri, travmanın bedensel izini yalnızca Toni’ye değil, salondaki herkese hissettiriyor.

Tarantula Nerede?

tarantula-35125
Tarantula | Fotoğraf: @tarantula.oyun

Oyun boyunca zihnimizi kurcalayan bir detay vardı. Oyunun adı Tarantula olmasına rağmen oyun boyunca bu kelime hiç duyulmuyor. Örümcekler var. Ağlar var. Ama tarantulanın kendisi yok. Bence tam olarak bu yüzden varlığını en güçlü şekilde hissediyoruz. Başlığın yarattığı o tekinsiz imge ile sahnede anlatılanlar arasında bilinçli bir boşluk bırakılmış gibi. O boşluk, oyun bittikten sonra da zihinde yaşamaya devam ediyor. Işıklar yandığında elimizde net cevaplar yoktu. Ridley’nin büyük sorusu hala havada asılı duruyordu: İyileştiren şey nedir? Hatırlamak mı, yoksa inkar ederek unutmak mı? Oyun bu soruyu sormakta son derece güçlü bana kalırsa. Cevap vermekte ise bilinçli biçimde sessiz. Felsefi olarak dürüst bir tercih olsa da salondan çıkarken bu darmadağın hikayeyi tam olarak nereye yerleştireceğinizi bilemiyorsunuz.

Kapanış Notu

Dışarı çıktığımızda İstanbul havası biraz serinlemişti. O çöl sıcağı dağılmıştı ama zihnimdeki örümcek ağları hâlâ oradaydı. Tarantula kolay seyredilen bir oyun değil. Rahatsız ediyor, yoruyor, zihninize yerleşiyor ve uzun süre çıkmıyor. Tam da bu yüzden sezonun dikkat çekici işlerinden biri. Henüz izleyemediyseniz sezonun bu güçlü performansını yakalamak için son şans: 19 Haziran Cuma günü Moda Sahnesi’nde saat 18.30’da.

Seyirci Notu

Oyun boyunca yoğun ışık geçişleri ve ani ses efektleri kullanılıyor. Fotosensitif epilepsi tanısı bulunan seyirciler ile göz hassasiyeti, göz kuruluğu veya kontakt lens kullanan izleyiciler bu geçişlerden etkilenebilir.Bu tür bilgilerin bilet sayfalarında veya salon girişlerinde açık şekilde belirtilmesinin seyirciye karşı etik bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum.

Şimdiden izleyecek herkese iyi seyirler!

Kapak Fotoğrafı: @tarantula.oyun

İlginizi çekebilir: Eda Geven’den Tiyatro Önerileri