“Abre los ojos / Open Your Eyes” ve “Mar adentro / The Sea Inside” gibi filmleriyle İspanyol sinemasının önemli isimleri arasına adını yazdıran Şilili yönetmen Alejandro Amenábar’ın 2001 tarihli başyapıtı “The Others”, II. Dünya Savaşı’nın etkilerinin hâlâ devam ettiği yıllarda büyük bir evde çocuklarıyla yalnız yaşayan Grace isimli bir kadının yeni hizmetçilerin gelişiyle beraber evde karşılaşmaya başladığı doğaüstü olayları konu ediniyor. İlk bakışta klasik bir gotik hikâyeyi andırsa da, film aslında savaş mağduru bir kadının acılarıyla ve korkularıyla savaşması üzerine zekice yazılmış ve tasarlanmış bir anlatıya sahip. Bu anlatının gücüyle, gerilim dolu bir atmosfer içerisinde psikolojik travmaların yansımalarını aktarıyor, korku janrını türlerarası bir boyuta taşıyor.

Her daim sinemanın öznelliğini savunmuş ve ‘benim beğendiğimi nasıl beğenmezsin?’ diye bir dalaşa girmeyi reddetmiş biri olarak, bu öznelliğin bilhassa korku sinemasında ayırt edici bir unsur olduğu kanısındayım; zira korkularımız / korktuğumuz ya da yüzleşmek istemediğimiz şeyler belki de en kişisel dürtülerimizdir. Dolayısıyla korku sineması üzerine bir yazı dizisine başlarken biraz daha öznel yaklaşarak bu türe olan zaafımın kurucusu ve neticede benim için her şeyin başlangıcı olan The Others’ın doğru bir tercih olduğuna karar verdim. Çocukluğu 2000’lerin başlarına denk gelen herkesin hatırlayacağı üzere gece yarısı kuşağının popüler seçimlerinden biriydi The Others. Şimdilerde fark ediyorum ki o eski, tüplü televizyonda (üstelik Türkçe dublajla!) izlediğim şey beni korkutmaya değil korkularımdan kaçarken ortaya çıkan çaresizliğimle yüzleştirmeye çalışıyordu ve bu küçük bir çocuk için ekrana ‘boo!’ diyen yaratıklardan, yatağın altından çıkagelen canavarlardan çok daha korkutucu bir deneyimdi.

Yıllar sonra kaleme alırken bile etkisini hissedebildiğim 2001 tarihli The Others, Abre los ojos / Open Your Eyes ve Mar adentro / The Sea Inside gibi filmleriyle İspanyol sinemasının önemli isimlerinden Şilili yönetmen Alejandro Amenábar’ın başyapıtı ünvanını koruyor. Milenyum başlangıcında altın çağlarını yaşayan Nicole Kidman’ın başrolünde yer aldığı film, II. Dünya Savaşı’nın son demlerinde kocası savaştan dönemeyen Grace (aha, Hitchcock!) ve çocuklarının görkemli ve tekinsiz büyük evlerindeki yaşantılarını ele alıyor. Güneşe aşırı derece hassas olan (ya da Grace ile birlikte öyle olduğuna inandığımız) çocukların hastalığı sebebiyle evdeki hiçbir kapı, bir diğeri kilitlenmeden açılmıyor ve perdelerden en ufak bir güneş ışığı sızması yasak. Çocukların bu hastalığı da gotik unsurların yerli yerine oturmasında hikâyeye oldukça yardımcı oluyor. Çürümeye yüz tutmuş bir evde gaz lambasıyla aydınlanan odalar, kilitli kapılar ve beklenmedik misafirlerle klasik bir gotik hikâyenin içerisine sürükleniyoruz. Ya da öyle olduğunu zannediyoruz. 17 yılı devirmiş bir klasik olduğu için spoiler diye uyarı yapmaya gerek var mı bilmiyorum; fakat The Others’ın gerçekleri açığa çıkardığı dillere destan finali, sisli bir hayaletli ev filminden çok daha fazlasıyla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

Korku türünün temsillerinden biri olsa da The Others her şeyden önce bir savaş draması aslında. Dünya tarihinin en önemli olaylarından II. Dünya Savaşı’nın birçok millet üzerinde bıraktığı ağır etkilere ve bu etkilerin yansımalarına birçok sanat eserinde şahit olduk. Mrs. Dalloway’in Septimus’undan Atonement’ın Robbie’sine kadar sayısız hikâyeye tanıklık ettik. The Others’da ise savaşın geride bıraktığı insanlar ve korkuları üzerine bir hikâye izliyoruz aslında. Keza filmdeki büyük evi hiçliğin ortasında yalnızlığa mahkûm olmuş bir aile, çocukların güneşe karşı hassasiyetini de savaş sonrası dönemdeki karamsarlık ve dış dünyayla olan bağlantıların kesilmesi olarak yorumlayabiliriz. Grace’in bir türlü geçmeyen migreni yüzünden sessizliğe ve sakinliğe duyduğu ihtiyaç, zamanında bomba ve tüfek sesleri ile diken üstünde yaşamış tüm insanların ihtiyacı aslında. Savaş atmosferinin yarattığı etkilerlle obsesif ve katı bir anneye dönüşen Grace, yaşanan acıların ve verilen kayıpların travması altında dış dünyaya olan korkusunu ve savaş sonrası ayakta durmaya çalışan bir kadın olarak içerisinde kaldığı çaresizliğini evin içerisinde kurduğu otoriteyle kapatmaya çalışıyor.

Grace, din olgusunun da psikoterapik bir işlevi olduğunu varsayarsak, bu umutsuzluk ve hiçlik ortasında kendisini ve ailesini İncil’e ve dinin spiritüel dinginliğine bırakıyor. Din olgusunun nasıl oluştuğu, insanoğlunun nasıl yaşamını bir inanç üzerine kurduğu yıllardır tartışılagelen konular arasında olsa da tıpkı bu hikâyede olduğu gibi, kendi türümüzden daha güçlü bir varlığa olan inancın varoluşsal soruları cevaplamamızda yardımcı olması ve bu tür travma anlarında bir sığınak görevi görmesi, karakterin psikolojik durumunu ve motivasyonlarını açıklar nitelikte. Yine de edilen duaların, okunan dini metinlerin sonuçsuz kalması bireyleri başka arayışlara da sürükleyebiliyor. Çocukların güneşe hassasiyet hastalığı devam ediyor, dış dünya hâlâ canavar gibi dışarıda bekliyor. Savaştan dönen kimse yok, ancak melankolik yanılsamalarla huzur bulunuyor. Grace’in ev için verdiği yardımcı ilanı üzerine eve gelen üç hizmetçi ile bu dinginliğin dış bir etken tarafından bozulması ise tam da bu noktaya denk geliyor ve aslında film tam da bu noktada başlıyor. Önceki yardımcıların hiçbir şey söylemeden yok olması, bir nevi “terk etmesi” üzerine daha fazla bu psikolojiyle savaşamayan bir kadının yardım çağrısı aslında bu.

Film ilerledikçe yavaş yavaş farkına vardığımız tüm bu detaylar, senaryonun ne kadar ustaca şekillendirildiğini gösterirken metaforik ve alt metinsel anlatının arasında kurulan denge, filmi birçok türdaşından ayırıyor. Korkuların en öznel duygularımız olmasından bahsetmiştim ve tam da bu yüzden korku sinemasının psikolojik alt metinlere çok elverişli bir saha olduğu yadsınamaz; fakat The Others’da tüm bu öznel korkularımız evrensel bir kümede özerkleşerek farklı bir boyuta ulaşıyor. Çünkü filmde korkularımızla asla yüzleşemiyoruz, tıpkı Grace gibi etrafımızdaki tüm işaretlere ve belirtilere rağmen korkularımızdan ve travmalarımızdan kaçmaya çalışıyoruz. İçine sığındığımız bu kabuğa dışarıdan gelen müdahalelerle birlikte çatlaklar ses vermeye başlıyor ve filmin final perdesinde oldukça zeki ve soyut bir şekilde salıverdiği gerçeklere doğru ilerlemeye başlıyoruz. Sinema tarihinde çok defa korkuların ete kemiğe bürünerek hayalet, kitabın içerisindeki bir resim ve belki de insan dışı bir varlık olarak canlandığına şahit olduk; fakat The Others tüm bileşenleriyle klasik bir gotik hikâye gibi davransa da farklı bir yol çizerek korkularımızın üzerine kilitler vurup perdeler çekiyor. Ve bu yüzdendir ki şimdiye kadar izlediğimiz birçok korku filminden çok daha korkutucu, çok daha tedirgin edici bir deneyim sunuyor.

Amenábar’ın, filmin yönetmenliğinin yanı sıra senaristliğini de (aynı zamanda filmin besteleri de kendisine ait) üstleniyor oluşuyla film ne göstermek ve ne anlatmak istediğini çok iyi bilen bir tasarım harikasına dönüşüyor. Bu noktada filmin teknik meziyetlerine dizilmesi gereken birkaç cümlelik övgü var. Güneş ışığının adeta bir karaktere dönüştüğü filmde görüntü yönetmeni Javier Aguirresarobe, filmin tekinsiz atmosferini ve karakterlerin haletiruhiyesini gaz lambasının yansımalarında ve sisli mezarlık mizansenlerinde harikulade bir şekilde akıtarak görsel anlatının bir hikâyeye nasıl hizmet etmesi gerektiği konusunda ders veriyor. Keza sanat yönetmenlerinin ve ses tasarımcılarının detaylı çalışmaları da ayrı bir yazıyı hak ediyor. Çoğu zaman seyircilerin/eleştirmenlerin bir filmin teknik unsurlarının çok ön plana çıkmasından ya da o teknik başarıları çıkardığınızda geriye yavan bir tat kalmasından şikâyetçi olduklarını görürüz; fakat The Others’da bütün bileşenler bir mühendislik harikasıyla yerli yerine oturuyor ve her bir unsur küçük fakat filmin atmosfer bütünlüğü için elzem olan görevini yerine getirmek üzere klasik anlatının altına yerleşiyor. Finaldeki sürprizi bilerek filme yapılacak ikinci bir ziyaret ise, Oscar ödüllü Nicole Kidman’ın hâlihazırda kariyerinin en iyilerinden biri olarak görülen performansını daha da yüceltiyor. Tüm o korkularından kaçmaya çalışan, takıntılı kuralcılığı ve inkârcılığı ile güç kazanmaya çabalayan kadının içerisinde yatan çaresizliği öyle etkili nüanslarla katmanlaştırıyor ki bu takdiri verebilmek için ikinci bir izleyişin şart olduğunu düşünüyorum. Hiçbir zaman filmin atmosferinin önüne geçmeden ve tıpkı filmin anlatısı gibi göz bebeklerinin içerisinde, müthiş nizami giyilmiş elbiselerin altındaki vücudunda aktarıyor tüm duygularını.

Nihayetinde Amenábar’ın şarap gibi yaşlanan başyapıtı The Others; filmin ortalarına denk gelen meşhur “Kızım nerede?” sahnesinin kült seviyesine ulaşmasının yanı sıra dışavurumcu anlatıların ve slasher furyasının ötesine geçip bilinmeyen korkunun gelecek tedirginliğini ve kaçınılmaz travmatik krizlerin vuruculuğunu birleştirerek korku janrını bambaşka bir boyuta taşıyor. Dahası, yerini kaotik bir anlatıya kaptırabilecekken psikanalitik alt metinlerini filmin gotik atmosferine yedirerek tıpkı savaş sonrası meydanda kalakalan insancıkların sessizliği gibi tekinsiz bir sükunet yaratıyor. Böylelikle The Others, sadece bu milenyumun en özel işlerinden biri olmakla kalmayıp korku sinemasının da mihenk taşlarından birine dönüşüyor.

The Others (2001) – ABD, İspanya, Fransa & İtalya
Yönetmen: Alejandro Amenábar
Senarist: Alejandro Amenábar
Oyuncular: Nicole Kidman, Fionnula Flanagan, Christopher Eccleston, Alakina Mann, James Bentley, Eric Sykes, Elaine Cassidy, Renée Asherson

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

MAGGERLARDAN GÜNCEL YORUMLAR
x

Newsletter'a üye olmadınız mı?