Kolay kolay kurabilmenin pek mümkün olmadığı, bir kez söylendi mi ise yakalanması ve peşinin bırakılmaması gereken bir cümledir: “Çok etkileyici bir filmdi.” Bugün, yakın zamanda bu cümleyi kurmamı sağlayan, her yaştan, her tarzdan insanın hayatına bir noktada dokunacağına inandığım bir filmden bahsetmek istiyorum sizlere: Yedinci Koğuştaki Mucize. Aras Bulut İynemli, Nisa Sofiya Aksongur ve Celile Toyon’un başrollerini paylaştığı, yönetmen koltuğunda ise Mehmet Ada Öztekin’in oturduğu ve hala vizyonda olan film; oyunculukların başarısından şaşırtıcı senaryosuna beni baştan sona kendine hayran bıraktı diyebilirim.

Fotoğraf: cnnturk.com/

Filmleri rakamlarla değerlendirenlerden olmadım hiç. Aa, şu kadar izlendiyse iyidir; rekor mu kırmış, kesin izlemeliyim düşünceleri bana hep çok uzak geldi. Çünkü bilirsiniz, bu rakamlar her zaman filmin kalitesiyle, oyunculukların başarısı veya senaryoların iyi düşünülmüş olup olmadığı ile bağlantılı olmayabiliyor. Ama birazdan söz edeceğim film için aynısını söylemek zor: Yedinci Koğuştaki Mucize’yi yakın zaman önce izlemiş ve etkisini hala üzerinde hisseden biri olarak rahatlıkla söyleyebilirim, filmin başarısı ortaya çıkan rakamlar ile fazlasıyla doğru orantılı.

Film, daha ilk tanıtımından itibaren büyük yankı uyandırdı, çokça merak edildi. O kadar ki, fragmanı yaklaşık 4 milyon görüntülenme alarak son dönemlerin en çok izlenen tanıtımları arasına girdi. Bu sonucun en belirleyici etkenlerinden biri şüphesiz, filmin başrolünde son zamanların sevilen dizisi Çukur’un Koçovalı Yamaç’ının olması. Normal şartlarda eleştireceğim bu detay, söz konusu iyi bir film olduğunda, filmin daha fazla kişiye ulaşması yönünde yararlı bir araca dönüşüyor benim için. Filmin vizyona girdiğinden bu yana, 17 günde 2 milyon 785 bin 58 kişi tarafından izlenmiş olması da, bunu destekler nitelikte.

Fotoğraf: gercekgundem.com/

Yedinci Koğuştaki Mucize, bizleri 1983 yılının Ege kasabalarından birine doğru yolculuğa çıkarıyor. 7 yaşındaki bir kız ve kendisi ile aynı zeka yaşına sahip bir babanın hikayesine tanık oluyoruz. Bu, bir baba-kız öyküsü olduğu kadar, çetin bir adalet arayışı aynı zamanda. Her şey zihinsel engelli bir baba olan Memo‘nun (Aras Bulut İynemli) haksız yere suçlanmasıyla başlıyor. Sıkıyönetim yılları… 80 darbesi sonrası askeri yönetimin artan gücü, anlayışsız ve sert duruşunu daha ilk sahnelerden hissediyoruz.

– Yazının buradan sonraki kısımları spoiler içeriyor. – 

Memo’ya yapılan suçlamanın nedeni şu: bir gün, sıkıyönetim komutanının küçük kızı kayalıkların yakınında oyun oyun oynarken birden ayağı takılıyor ve oldukça yüksek bir noktadan denize düşerek hayatını kaybediyor. Bu sırada ise yanında tesadüfen sadece Memo var. Tam o sırada küçük kızı tutmaya çalışsa da başaramayan Memo, yine de küçük kızın peşinden denize atlıyor. Bir sonraki sahne; gözyaşları içindeki Memo ve kucağında minik kızın cansız bedeni. Bu manzarayı görenler ne yapıyor dersiniz, tabii ki suçluya hemen oracıkta karar veriyorlar.

Bu noktadan sonra film, sizleri çok farklı açılardan sayısız tespit ile başbaşa bırakıyor. Önemli bir ünvan sahibi kimselerin tek bir sözünün bile kesin hüküm niteliği taşıdığı gerçeği, engelli bireylerin kendilerini ifade etmede yaşadığı zorluklar ve bunların günlük hayat problemlerinden çıkıp da hayat memat meselesi halini aldığında nasıl büyük çaresizliklere yol açtığı, yargısız infaz, hor görmenin olağanlaştığı o yılların günümüze yansımaları… Film boyunca onlarca soru dönüp dolanıyor zihninizde.

Fotoğraf: yenisafak.com/

Bu noktadan sonra Memo’nun hüzün ve umutsuzluk dolu hikayesini izliyoruz. Ve tabii, onun babaannesi (Celile Toyon) ile yaşayan, 7 yaşındaki kızı Ova (Nisa Sofiya Aksongur) ile kavuşma ümidini. Öyle saf, öyle gerçek bir sevgi var ki baba kız arasında… Derken, Memo kendini hapishanede buluyor. Hapishane ortamını izlediğimiz bölümler, çok ayrı bir etkileyiciğe sahip. Buradaki her karakterin kendine has, çok başka bir hikayesi var. Ve dışarıdaki dünyanın aksine, her biri aynı gerçekliğe sahip ama birbirinden farklı duyguların birer yansıması sanki. Mahkumlardan biri öfke dolu, diğeri pişmanlık; biri her gün başını sokacak bir yeri olsun diye küçük suçlar işleyip bile isteye tekrar giriyor hapishaneye, diğerinin tüm dünyası müzik, bütün gün sazını çalıp türküsünü söylüyor ve bana sorarsanız, halinden memnun gözüküyor.

Hapisteki tüm karakterler, Memo’nun içinde bir kötülük kırıntısı dahi olmadığını ancak buna karşılık, içindeki masumiyeti ifade edecek yetişkinlik düzeyine de sahip olmadığını zamanla anlıyorlar ve Memo’ya olan inançları onları içlerinde bir araya gelerek adaleti yaratmak için savaş vermeye itiyor. İzleyici olarak, hapishane ortamında büyük bir dayanışma görmek bana çok iyi geldi diyebilirim.

Fotoğraf: medyatava.com/

Filmin oyuncu kadrosunda yer alan; İlker Aksum, Mesut Akusta, Sarp Akkaya, Deniz Baysal, Yıldıray Şahinler, Deniz Celiloğlu, Yurdaer Okur gibi isimlerin sergilediği üstün performansa bu noktada bir kez daha şapka çıkarmak istiyorum. Senaryonun ise Kubilay Tat tarafından, Güney Kore yapımı “Miracle in Cell No. 7” adlı yapımdan uyarlanarak kaleme alınmış olduğunu belirmek istiyorum. Filmden sonra keşke bu senaryo özgün bir senaryo olsaydı demedim mi, dedim ama yine de yapılan değişiklikleri çok yerinde bulduğumu ve senaryonun bir uyarlama olmasının film boyunca yaşadığım ters köşelerin etkisinin önüne geçemediğini söylemeliyim.

Yazının başlarında spoiler var uyarısı yaptım ancak tüm detaylardan söz edip filmin izleyicisine sunduğu mucizeye toz kondurmak ve onun ışıltısını bozmak istemiyorum. Kendisine yapılan suçlama sebebiyle idam cezasına çarptırılan Memo’nun tek istediği kızı Ova ile kavuşabilmekken, bunun mümkün olup olmayacağı sorusu sizleri bekliyor. Bana sorarsanız bir an önce koltuklarda yerinizi a vlıne bu yer yer hüzünlü ama her ne olursa olsun içinizi umutla dolduracak hikayenin bir parçası olun.

İlginizi çekebilir: İstanbul’daki Film Gösterimleri ve Programları

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN