Geçenlerde kendimi son derece yeterli hissettiğim bir güne uyandım. Aynaya bakıp “Evet, spor yaptığım belli oluyor!” dedim. Bodybuilding (vücut geliştirme) ile uğraşanlar bilir; vücudun hiçbir zaman “tamam, yeterli” değildir. Buna ‘Body Dysmorphia’ yani beden algı bozukluğu deniyor. O günkü yeterlilik duygusuyla ofisten çıktım ve yürüyerek spor salonuna gittim. Salonda vücut geliştirme yarışmalarına hazırlanan bir kadın vardı. O an birden yetersizlik hissi yeniden üzerime çöktü. Modum düşmüş şekilde antrenmanımı yaparken yanıma başka bir kadın geldi ve “Gerçekten bu kiloyla mı çalışıyorsunuz?” diye sordu. “Evet” deyince, bana “Vov, gerçekten çok güçlüsünüz!” dedi. Çok manidardı. Çünkü ben başkasına bakıp kendimi güçsüz hissederken, bir başkası bana bakıp aynı şeyi hissedebiliyordu. İşte o an kafamda tek bir soru belirdi: Kendimi ne zaman tam olarak ‘yeterli’ hissedeceğim?

nw-family-business-entrepreneur-of-the-year-aimie-lawlor-skillen-and-kiera-lawlor-skillen
İyi Hissetme Kulübü | Fotoğraf Kaynağı: greatbritishentrepreneurawards.com

Yetersizlik duygusunun altında otoriter bir ailede büyümek, hayata mükemmeliyetçi yaklaşmak, özellikle ebeveynler tarafından takdir görmenin belirli koşullara bağlı olması veya travmatik olaylar gibi birçok kök neden yatabiliyor. Bu kök nedenleri elbette bir klinik psikolog ile çalışmak gerekiyor. Fakat aynı zamanda biz düşünen, hisseden, gözlemleyen insanlar olarak neler yapabiliriz? Kendimizle nasıl çalışabiliriz?

Bu noktada özsaygı ve özsevgi kavramları devreye giriyor. Neden kendimizi sevmek için hep bir koşul arıyoruz? Neden sürekli eksik yanlarımıza odaklanıyoruz? Ne yapsak, neyi başarsak gerçekten “tam yeterli” hissedeceğiz? Yoksa yeterlilik dediğimiz şey, baştan sona bir yanılgı mı?

İnsan kendiyle bütünleştiğinde aslında evrenle de bütünleşiyor. Kendini sevdiğinde (narsistik bir şekilde değil, şefkatle) başkalarını da sevmeye başlıyor. Kendine zarafetle yaklaştığında, hayat da zarafet içinde akmaya başlıyor ama ne zaman kendine sırtını dönse, hayatın da ters gitmeye başladığını fark ediyor.

Fotoğraf: unsplash.com/@giulia_bertelli

Bir düşünün; hayatınızı “akışta” yaşadığınız zamanlar olmadı mı? Günlük problemlere çok da takılmadığınız, sadece sevdiklerinle veya kendinle kaliteli zaman geçirmeye odaklandığınız o anlar… O anlarda hayat nasıl hissettiriyordu?

Bir de genel olarak yaşamlarımıza bakalım. İş yerinde sorunlarla uğraşıyoruz, yolda trafikte sıkışıyoruz, birçok saygısız insan özel alanımıza girmeye çalışıyor. Negatif yüklerimizi biriktiriyoruz ve onları sağaltmadan işimize, ilişkilerimize, sosyal hayatımıza devam ediyoruz.

Psikoloji bize şunu söylüyor: Zihnimiz hangi noktaya odaklanırsa, duygularımız da oraya akar. Negatif düşünceleri sürekli zihinde döndürmek, beyni bir tehdit moduna sokar; stres hormonları yükselir, beden kasılır. Spiritüel öğretiler de benzer şekilde der ki: “Enerjin neyse, karşına çıkan deneyimler de o frekansta olur.” Yani içeride hangi hisle titreşiyorsak, dışarıda da benzerini deneyimliyoruz.

Fotoğraf: unsplash.com/@dariusbashar

İşte bu noktada “yeterlilik” meselesi devreye giriyor. Kendimizi başkalarıyla hatta kendi eski başarılarımızla kıyasladığımızda, zihnimiz “yetersizlik” frekansına kilitleniyor. Bu da hem psikolojik olarak özgüvenini aşındırıyor hem de spiritüel anlamda sana benzer deneyimleri çekiyor. Yani dışarıda gördüğün “eksiklik”, içeride hissedilen “eksikliğin” bir yansıması oluyor.

Peki çözüm ne? Kendimize dönmek mi? Hayır, yalnızca kendimize dönmek değil. Kendimize şefkatle, sevgiyle dönmek. Çünkü çoğu zaman içimize döndüğümüzde karşımıza çıkan ilk şey; eleştiriler, pişmanlıklar ve eksiklikler oluyor. Bu nedenle yalnızca kendimize bakmak değil kendine iyi bakmak gerekiyor.

Bazen “yetersizlik” hissi aslında bize bir davet sunuyor: Daha çok başarmaya değil, daha çok hissetmeye; daha çok kıyaslamaya değil, daha çok kabul etmeye… Kendimizle barıştığımızda, zaten yeterli olduğumuzu fark ediyoruz ve belki de o zaman hayat, dışarıdan hiç değişmese bile bizim için bambaşka akmaya başlıyor.

Belki de “yeterlilik” dediğimiz şey, ulaşılacak bir nokta değil; hissettiğimiz anlık bir duygu. Başkasıyla hatta kendimizle bile kıyasladığımızda elimizden kayıp gidiyor, ama kendimizle sadece o an yargısızca, sevgiyle ve şefkatle var olduğumuzda sessizce geri geliyor. Belki de yeterli olmak, aslında olduğumuz hâli kabul etmekten ve sadece yolculuğun tadını çıkarmaktan geçiyor…

Kapak Fotoğrafı: unsplash.com/@dariusbashar

İlginizi çekebilir: Gizem Kalaç’tan ‘Eldest Daughter Syndrome’