Yılbaşı denince aklınıza ne geliyor? Lapa lapa yağan kar, soğuk bir kış akşamı, bacasından duman tüten Hansel ve Gretel evleri mi? Ya da ışıl ışıl caddeler, süslenmiş minik dükkanlar mı? Benim aklıma direk Brüksel geliyor. Aslına bakarsanız ben Brüksel’i sıcaktan cayır cayır yandığımız Temmuz günlerinde ziyaret ettim, çok da güzeldi ama ben şehri görür görmez buraya yılbaşı zamanında gelmeliyim dedim. O tatlı sokakları, masal kitabından fırlamış altın varaklı Belçika mimarisiyle kışın ve özellikle yılbaşının Brüksel’e çok yakışacağı her halinden belliydi.

Kasım ayındayız ve kış seyahatleri şimdiden planlanmaya başladı, küçük bir hafta sonu kaçamağı veya alternatif bir yılbaşı planı arayanlar için gelin biraz Brüksel’den bahsedelim. Unutmadan söyleyeyim yazının sonunda da sizi küçük bir bonus öneri bekliyor.

Brüksel’de Gezilecek Yerler

Brüksel, aslında yüzyıllar önce bataklığın kurutulmasıyla ortaya çıkmış bir şehir. Zaten şehrin adı da bataklığın içindeki yerleşim yeri anlamına geliyor. Şehrin kalbi, en güzel meydanı Grand Place ile başlayalım. Orijinal adıyla Grote Markt, tüm içtenliğimle söylüyorum ki Avrupa seyahatim boyunca en samimi bulduğum, en beğendiğim meydan oldu.

Meydanda görmeniz gereken tarihi yapılardan başlıcaları Hotel de Ville yani Belediye Binası, Maison du Roi yani Kralın Evi ve Kent Müzesi’ne ev sahipliği yapan Breadhouse. Meydanda bulunan diğer binaların da mimarisi muhteşem. Özellikle hava kararıp ışıklandırıldığında adeta insana görsel bir şölen yaşatıyor. Zaten bu meydanı özel kılan da Barok ve Gotik mimari tarzlarının uyum içinde birlikte bulunması.

Meydanın hemen yanında (kalabalıktan hemen fark edeceksiniz) Pirinç Kadın ve Köpek heykeli bulunuyor ve eğer bu heykele dokunursanız tekrar Brüksel’e geleceğinize dair tatlı bir batıl inanç var.

Yine Grand Place’a oldukça yakın, aslında bir arka sokağında da diyebiliriz, mutlaka görmeniz gereken St. Hubert Pasajı bulunuyor. Pasajın içerisinde tasarım ve dantel dükkanları, çikolatacılar ve cafeler var. Biz görünce Milano’daki Galleria Vittorio Emanuele’in minyatür haline benzetmiştik.

Popüler olduğu kadar da minik olan Manneken Pis Heykeli var sırada. Nasıl olmuş bilmiyoruz ama bu minik mi minik heykel şehrin simgesi haline gelmiş. Bu küçük heykelin kendine ait bir gardırobu ve 700’den fazla kıyafeti var; dönem dönem konsepte uygun giydiriliyor. Fakat heykel çok kez çalındığı için, şu an sergilenen heykel orijinal değil, altıncı replikası.

Aslına bakarsanız, Brüksel Avrupa Birliği ve Nato’nun başkenti ama muhtemelen siz daha çok çikolata, waffle, midye ve biranın başkenti olmasıyla ilgileneceksiniz. Tıpkı bizim yaptığımız gibi.

Brüksel’de Çikolata

Brüksel’de çikolataya dair hayal gücünün sınırı yok, gerçekten düşünebileceğiniz hatta düşünemeyeceğiniz birçok şeyin çikolatası mevcut. Vitrinine bayıldığınız birçok çikolatacıya girin, gezin, fotoğraflayın; kaldı ki birçok dükkanda ikram da ediyorlar. Böylece tatlarına bakabiliyorsunuz, emin olun hepsi çok lezzetli. Biz oralara kadar gitmişken çikolatanın tarihini de öğrenmek istediğimiz için Museum of Cocoa and Chocolate‘a gitmiştik. Öyle çok büyük değil ama gezmesi çok keyifli ve giriş fiyatı da oldukça uygun müze. Bir saatinizi ayırmanızı öneririm.

choco-story-brussels.be/

Brüksel’de Bira ve Midye

Brüksel denince akıllara gelen ikinci konu tabiki Bira. Normalde birayı sevin ya da sevmeyin Brüksel’de illa ki kendi damak tadınıza uygun bir bira bulacaksınız. Bunun garantisini size bizzat ben veriyorum. Birçok mekanda bira tadım menüleri var. 12’li ya da 6’lı şeklinde alıp çeşit çeşit tadabiliyorsunuz. Ama Brüksel’de gidebileceğiniz en çok çeşide sahip olan yer kuşkusuz Delirium. 2400+ bira çeşidiyle Guiness Rekorlar Kitabı’na girmiş. Kaktüslü birası bile var. Yemyeşil ve garip ama içerken kaktüsün tadını gerçekten alıyorsunuz. Korkmadan çeşit çeşit söyleyip deneyin.

deliriumcafe.be/

Midye ise bizim alışkın olduğumuz midye kültüründen çok farklı. Öncelikle onlarda midye bizdeki gibi pilavlı yapılmıyor. Kaşarlı, pestolu, kerevizli, domatesli şeklinde uzayıp giden bir midye menüsüyle karşılaşacaksınız. Biz seçimimizi risk almayıp, Paris’e gidenlerin de konuya hakim olacağı Chez Leon‘dan yana yaptık. Klasiği yerinde görmek istedik ve pişman olmadığımızı rahatlıkla söyleyebilirim. Chez Leon’un spesiyali olan siyah tencere içinde gelen kereviz ve soğan soslu midyesini denedik, oldukça farklıydı. Midyeyle doyulur mu demeyin çünkü doyuyorsunuz; porsiyonlar gayet büyük ve yanında patates kızartmasıyla geliyorlar.

chezleon.be/en/

İşte şimdi işin asıl güzel kısmı olan yazının başında bahsettiğim bonusa geliyoruz.

Brugge

Evet kabul edelim, Brugge hatta genel olarak Belçika çok atraksiyonlu bir ülke değil ama seyahate çıkarkenki amacınız hayatın yoğunluğundan biraz uzaklaşmak ve iç huzurunuzu tekrar yakalamak ise seyahatinizi oldukça memnun sonlandıracağınıza eminim.

Brüksel’e kadar gelip Brugge’ü görmemek muhtemelen kendinize yapacağınız büyük bir kötülük olurdu diyerek sözlerime başlıyorum ve devam ediyorum. Günübirlik Brugge ziyaretimiz sırasında hayatım gözlerimin önünden akıp geçmedi desem yalan olur çünkü attığımız her adımda gördüğüm huzurun ve doğallığın gerçekliğini sorguladım. Her şey; tüm evler, faytonlar, evlerin önündeki bisikletler, hepsi masal kitabından fırlamış gibiydi.

Brugge, 2. Dünya Savaşı’ndan yara almadan çıkmış Avrupa’daki nadir şehirlerden biri, bu yüzden ki hala o gerçek Ortaçağ şehri özelliklerini taşıyor. Bizce Brugge’ün sihri şehrin daracık, tatlı sokaklarında gezerken bir anda kendinizi etrafı yeşilliklerle sarılı Minnewater Nehri’nin yanında bulmanızda saklı.

Bu arada bir rivayete göre dünyada ilk kez tektaşla evlilik teklifi Brugge’de yapılmış. Belki de bu yüzden Avrupa’nın en romantik şehirlerindendir neden olmasın değil mi?

İlginizi çekebilir: Eda Geven’den “Belçika’ya Gitmek Bahane, Midye, Bira ve Çikolata Şahane!”

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN