Yonca Saraçoğlu ile: Anlatıl(a)mamış Hikâyelerin Yolculuğu
Yonca Saraçoğlu’nun yeni sergisi Untold Tales, Galeri Işık Teşvikiye’nin ardından bu kez Beyoğlu’nda, Istanbul Concept Gallery’de sanatseverlerle buluşuyor. Sanatçının yeni üretimlerinden oluşan yağlıboya resimlerini heykel çalışmalarından seçili eserlerle bir araya getiren serginin ikinci durağında, ziyaretçiler aynı seriden 8 eseri daha görme fırsatı bulacak. Ben de sanatçıyla sergiye dair bir söyleşi yaparak serginin detaylarına ulaştım. Keyifli okumalar!
Bu sergi için çalışmaya başladığınızda sizi ilk heyecanlandıran fikir veya görüntü neydi?
Belli bir sergi için başlamadım çalışmaya. Zaten içinde olduğum bir çalışma sürecinin son yılında (toplamda 8 yıl ediyor) belirginleşen temalar aktı; anlatılamayanların, adı konamayan durum ve duyguların, belirsizliklerin, dilsizliğin, tarifsizliğin, söze dize getiremediğim ne varsa içine yayılabileceği, tutunabileceği, derinleşeceği, katmanlaşacağı, görünürlük ve bilinirlik kazanabileceği yüzeyler ve kapsayıcı bir başlık buldu. Her türden kayıp, özlem, parçalanmışlık hissi; yollara düşme, kaçış ihtiyacı, ilişkiler (kadın-erkek, ebeveyn-çocuk), kimlik ve varoluş sorunları bu bağlamda sorunsallaştırıldı.
Sergideki mavi-yeşil renk tercihinin hikâyesi nedir?
Öteden beri monokroma bir düşkünlüğüm vardı, hatta bir süreliğine bile olsa monokrom bir dünyada yaşamayı hayal ederdim. Siyah-beyaz fotoğraf ve sinemayı da çok severim. 2018’de Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi’ndeki Tek Kubbe salonunda açtığım “Gaia’nın Güncesi” adlı heykel sergisinden devralınan temalar ve kullandığım mavi renk doğal bir biçimde eski arzumu canlandırmak üzere yeni resimlere sıçradı. Resimler monokrom olmasa da sarı ve morun eşlik ettiği mavi-yeşilin geniş bir tonlamasından oluşan bir paletten çıktı genel olarak. Renklerin sınırlanması, anlamın derinleşmesine ve yoğunlaşmasına hizmet etti.
Serginizde hem yağlıboya resimler hem de heykeller yer alıyor. İki medyumu aynı sergide bir arada sunmaya nasıl karar verdiniz?
Tutkuyla bağlı olduğum gezegenimizin, Gaia’nın baskın renkleri, yeşiller ve mavilerle beraber ruhu da kucaklayan, besleyici, çoğaltıcı, hayat veren ve sonunda geri dönüştüren cömert bir kaynak olarak resimlerin hissiyatına sızdı, onları kuşattı, taşıyıcılarında kişileşti, bilinçaltımıza mekân oldu. Plastik anlatımdaki ve temalardaki benzerlik ve süreklilik aslında benim gözümde farksız olan bu iki medyumu birlikte sergilememi sağladı.
Yeşilköy’de büyüdünüz, Paris’te yaşadınız, döndüğünüzde İstanbul sokaklarında saatlerce kaybolarak şehri yeniden keşfettiniz. O dönemin gezgin bakışı bugün resimlerinize nasıl yansıyor? “Yitik şehir” dediğinizde tam olarak neyi kastediyorsunuz?
Keşfettiğim İstanbul artık yok, uzunca bir süredir girdiği yok oluş sürecinin sonlarında çoğalarak, devleşerek, kanserleşerek, kendisiyle beraber birçok anlamı, yaşantıyı, anıları, hafızayı sürükleyerek, toplumsal bunamanın, gerilemenin bir sonucu olarak kayboldu, tıraşlandı, süpürüldü, bazılarınca yepyeni oldu! Fiziksel olarak İstanbul’u kaybederken “Yitik Şehir” hiç kaybolmadı! Orası “Yokülke”dir, düşlerin kumaşındandır, arzuların kılavuzluğunda ve hayal gücü taşıtınızla ulaşabilirsiniz oraya, yitirilen her şey o olasılıklar diyarında titreşmektedir. Bir yalnızgezer olarak o “varolmayanyer”i yaratmaktan hiç vazgeçmem umarım!
Meaculpa eserinizden yola çıkarak; kadın figürünü bir kaynak olarak konumlandırmanızı nasıl okumalıyız?
Latince’de “benim hatam” anlamına gelen Mea culpa, sorumluluğu üstlenmeyi ifade eder. Ana tanrıça, Toprak Ana, Demeter gibi efsanevi tarihteki figürlerin son halkası olarak Havva da kendisinden bütün yaratıkları türeten dişi öğe olarak hem kutsanmış ve muazzam bir rol üstlenmiş hem de ataerkinin karşı hamlesiyle varoluşun tüm günahları ilk günahtan başlayarak üstüne yıkılmıştır. Bu durum modern zamanlara dek kadın cinsini kovalayan en büyük lanet olarak varlığını sürdürmüştür, hâlâ da capcanlı yaşanmaktadır dünyanın birçok yerinde. En modern sanılan zihinlerde bile en kolay hortlayan fikir budur: Buna bir kadın sebep olmuştur mutlaka! Ne diyeyim, Mea culpa ağırlığında taş düşsün bu modern (!) zihinlere!
Arkasına tanrısal, dünyevi ne kadar güç varsa alan binlerce yıllık bu zorbalık zihinsel yapılandırmayla kadınlara bu tanımı, aşağılanmayı, ikinci sınıflığı dayatmıştır. Kadınlar kendi doğalarına yabancılaşarak, kendine düşmanlaşarak bu rolü kabullenmiş, içselleştirmiş, uyumlanmış, o düşman göz aracılığıyla kendini yargılamış, gücünü inkâr etmiştir ta ki her kadın neslinde bazı öznelerde var olan feminizm ruhu canlanıp kadınları bu hipnozdan çıkarana kadar.
Belirsizliği, buğulu atmosferi bilinçli olarak koruyorsunuz izleyiciyi net bir okumadan uzaklaştırıyorsunuz. Ama aynı zamanda çok yoğun duygusal yükler taşıyan eserler bunlar. Bu gerilimi nasıl yönetiyorsunuz?
Çok acılı, yıpratıcı, ruh delen, aşındırıcı, façayı bozan ama bir o kadar özgürleştirici, sağaltıcı, esenliğe götüren bir süreç olduğunu söyleyebilirim. Çokça ağlayarak, uykusuzluklar çekerek, depresyonla flört ederek, şüpheler içinde yaşayarak, yıllarca kapanıp çalışarak, kısacası kahrolarak başarıyla yönettim gibime geliyor.
Sergiye gelecek izleyicilere kendilerini nasıl bir deneyim beklediğini söyleyebilirsiniz?
Belki bilinçaltı okyanusuna dalmış gibi hissedebilirler. Tam tanımlayamadıkları hem çok tanıdık gelen hem anlamdan kaçan bir sergi deneyimi olabilir. Anlamaya değil duyumsamaya odaklanarak renklerin ve biçimlerin tadını çıkarsınlar. Sergi videosunu da izlemelerini öneririm.
11 Nisan’a kadar devam edecek olan sergi, salıdan cumartesiye 12.00 – 19.00 saatleri arasında İstanbul Concept Gallery’de ücretsiz görülebilir.
Kapak Fotoğrafı: Nihal Gündüz
İlginizi çekebilir: Artsy Magger’dan İstanbul Sergi Takvimi

İlke Tulunay Solakoğlu 















Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!