Ağustos-Eylül aylarında Masai Mara’dan Serengeti’ye doğru hareketlenen sığır/antilop sürüleri bütün yırtıcıları da peşlerine takıyor, biz Ademoğullarına da bu Büyük Göç esnasında Afrika’nın Büyük Beşlisi’ni gözlemlemek için harika bir fırsat yaratıyorlar.

Her yıl seyahatlerimin arasına özel deneyimler yerleştirmeye gayret ediyorum. 2019 için de safari deneyimini kafaya koymuştum. Nereye ne zaman gitmeli araştırmalarım esnasında Afşo da ekibe katıldı. Daha önceleri Dar-es Selam üzerinden ulaşılan Zanzibar’a THY direkt uçuş başlatmıştı. Böylece safari deneyimini güzel bir deniz tatili ile birleştirmeye karar verdik. Planın ana hatları belli olmuştu. Kurban bayramı tatili ile birleştirilen izinler bize yeterli zamanı verecekti.

Safariye Gitmeden Önce

Safariye gitmeden önce, (hangi bölgeye gideceğinize bağlı olarak) Hudut ve Sahiller Sağlık Müdürlükleri’nde aşılarınızı olmanız ve kullanmanız gereken diğer profilaktik ilaçları edinmeniz gerekiyor. Biz Masai Mara’ya gideceğimiz için sarı humma aşılarımızı olduk, sarı aşı karnelerimizi ve seyahat öncesi başlayıp döndükten sonra da devam edeceğimiz sıtma haplarımızı aldık.

Masai Mara alışverişinin en önemli kısmı 100 ml’lik kabin valizlerine de yerleştirebileceğimiz sinek ilaçlarıydı, sürekli yüzlerimiz dahil cildimizin havayla temas eden her noktasına sinek ilacı sürüyorduk. Uzun kollu, uzun paçalı kıyafetler, yüze kapatılan bandanalar ve yelpazelerle, aslanları bile çileden çıkartan sineklere karşı etkili bir savunma ortaya koyduk ve sıfır ısırıkla dönmeyi başardık!

Zanzibar kısmı için de deniz kestaneleri ve kayalara karşı deniz ayakkabılarımızın yanına yüzün tamamını kaplayan şnorkeller ve sörf tişörtlerimizi de alınca valizler de neredeyse hazır olmuştu. Safari tarihleri Güney Yarımküre’nin bahar aylarına denk gelse de gündüzleri çok sıcak, geceleri de çok soğuk, kara ikliminin sözlük tanımı. Geceler ve sabah safarileri için sweatshirt, gün içi safariler için de güneş gözlüğü ve güneş kremi şart. Çadırlarda banyo olmasına rağmen duş almak istemeyebilirsiniz diye yanınızda bol miktarda ıslak mendil ve dezenfektan da bulundurmayı unutmayın.

Zanzibar’a Ulaşım

Gelelim yolculuğa… 7.5 saatlik bir uçuşla sabahın 04.00’ünde Zanzibar’a indik, “Biraz Duty Free’de oyalanırız, otele de daha mantıklı bir saatte gideriz” diye düşündüğümüzden transfer aracımızı 05.30’a ayarlamıştık. Uluslararası bir havalimanının ne kadar kötü olabileceği gerçeğiyle o an karşılaştık. Bırakın içinde vakit geçirebileceğimiz bir mağazayı, kahve içebileceğimiz bir kafe bile yoktu. Kapıda vize uygulaması işlemlerini tamamlayıp, valizlerimizi X-ray cihazından geçirip Bağcılar dolmuş durağına çıktık. Gerçi Afşo Bağcılar bile değil bildiğin Kerbela diyor ama! :)

Zanzibar’da Konaklama

Yaklaşık bir saatlik muhteşem bekleyiş sonrası Zanzibar’ın altyapısız yollarından (aslında hendeklerinden demeliyim) bir saatte otelimize ulaştık. Araç Jambiani’deki Zanzistar Lodge’un önünde bir duvarın yanında durduğunda hepimizin gözlerinden “ya otel de berbatsa?” paniği okunabiliyordu. Bizi yerel kıyafetleriyle bellboy karşıladı ve minik havuzun kenarındaki kahvaltı masalarına aldı; kahvaltıya 1.5 saat, odamızın hazırlanmasına 3.5 saat vardı. Avrupalı turistler de İstanbul aktarmalı geldiğinden herkes bu abuk uçuş saatlerinden nasibini almıştı, çocuklu aileler havaalanına yakın eski şehirde oda kiralayıp gelmişlerdi, çocuksuz çiftler bizim taktiği uygulayıp aynı minik perişanlıkları yaşamışlardı. Sonuçta Afrika’daydık ve buraya üçüncü dünya denmesinin sebepleri vardı, zevk almaya bakmalıydık.

Kahvaltı sonrası odamıza yerleşip öğlene doğru denize indik, otelimizin sahilde bir barı vardı. Zanzibar’da da Phuket ve Bali’de de olduğu gibi plajlar halkın, otellerin plajın arka kısmında özel yerleri olabiliyor. Barımızda şezlonglarımıza yerleşip ilk kokteyllerimizi söyleyince en önemli kuralı ihlal ettiğimizi farkettik: asla açıktan su içme! Sadece şişe su içmemiz konusunda birbirimizi çok kez uyarmıştık, ama işte gelir gelmez buzlu kokteyller ısmarlamıştık, garson her ne kadar buzları şişe sudan yaptıklarını iddia etse de Afşo ve ben keskin dönüşlerle biraya geçtik ama umursamaz Fufu Yaradan’a sığınıp tüm kokteylleri tüketti. Öğle yemeğinde Afşo da afiyetle balığını yiyip ortama uyum sağlarken benim Micheal Jackson’lığım tutmaya başladı ve (maske takacak kadar abartmasam da) çantamdaki steril çerezleri tüketmeye koyuldum. Bu sırada suya girme kısmını da öğleden önce tamamlamız iyi olmuş zira öğleden sonra deniz gittiği için fotoğraf çekimi ve diğer turistlerle sohbet dışında aktivite kalmadı.

Odamıza dönüp duş sonrası akşam yemeğine indik, yemeklerle aramı düzeltmeye gayret ediyordum, adadaki üçüncü öğünde şarabın da etkisiyle az da olsa bir şeyler yiyebildim. Otel müdiremiz Virginia son derece tatlı bir Fransız’dı, 4 sene önce sürekli adaya gelmeye başlamış, sonunda da Zanzibar’lı biriyle evlenip aday yerleşmişti. Dört aylık melez bebeğiyle son derece enerjik şekilde her isteğimizle ilgileniyordu.

Ertesi gün için Blue Lagoon’da şnorkel turu ve meşhur Rock Restaurant’ta öğle yemeği sonrası, Upendo’da chill ve Michamvi’de gün batımı turu ayarladık. Şnorkel esnasında resiflerde oradan oraya balık kovalarken yorulup tekneyi arayıp bulamadığımız ve yaşadığımız kısa süreli panik, sonrasında teknemizin iki yabancıyla yanımıza gelmesi de değişik anlardı. Tekne deyince aklınızda ne canlanıyor bilmiyorum ama kesin yanlış anlıyorsunuz; aslında ince uzun bir kayık ve iki tarafına tutturulmuş ayaklarla yelkenli direğinden oluşan, içinde düz ayakta duramayacağınız darlıkta bir tahta topluluğundan bahsediyorum. Bu tekneye kaptan, miço ve biz üçümüz dışında iki kişinin daha gelmesi ortamı hareketlendirmişti, sonradan anladık ki gelgiti hesaba katmayan saftirik çift sahili su basınca mahsur kalıp yardım istemişlerdi. Adanın Hint Okyanusu’na bakan sağ kısmında inanılmaz gelgitler yaşanıyor ama asıl turistik kısmı da bu taraf.

Hepimizi Rock Restaurant’a bırakan kaptan ve miço, turkuaz denizi seyrederek gelgitin git’i öncesi geri döndüler, biz ise Rock’ta yemeğimizi yiyip Upendo’da Prosecco’larımızı içerek gün batımı için bizi Upendo’dan alacak şoförümüzü bekledik. Şoför gün batımı için bizi Michamvi’deki Kae Beach Bar’a götürdü. Buradaki kumun yumuşaklığını hiç unutmayacağım, insan unda yürüdüğünü sanıyor…

Ertesi gün için yine Virginia sağolsun, Baharat ve Unesco Mirası Stone Town turu ayarlandı. Zanzibar baharatlarıyla ünlü bir ada, gittiğimiz çiftlikte karanfilden kakuleye, lişeden jackfruit’e çeşit çeşit baharat ve meyve ağacı gördük.

Sonrasında bizi Stone Town’a götüren rehberimiz Abdala yani Abdullah, Unesco Mirası Kapalı Çarşı’yı ve ara sokakları gezdirdi, adanın ilk asansörünü ve elektriğini barındırdığı için adı House of Wander konmuş binayı, eski kaleyi ve Freddie Mercury’nin doğduğu evi anlattı. Zanzibar’ın Umman yönetimindeyken köle ticaretinin merkezi olduğu yıllarda, kölelerin bekletildiği, köleliği bitiren Rahip Steer’ın yanına kilise yaptırdığı, şu an müzeye dönüştürülmüş hücreleri gezdirdi.

Geri kalanı Hristiyan olan Tanzanya’da Zanzibar halkının Müslüman olmasını sanırım bu Ummanlı köle tüccarlarına bağlayabiliriz. Bu arada yabancı dillere çok yatkın olan Fufu’nun Abdala’dan öğrendiği Swahilice kelime ve deyimler sürekli reaksiyona girmelerine sebep oluyordu, çünkü Swahili dilinde selamlaşma şöyleydi:

_Jambo (Merhaba)

_Jambo (Merhaba)

_Mambo vipi? (İşler nasıl)

_Mambo poa (Harika)

Yanınızda sürekli mambo, jambo diye birbirlerine bağıran tipler düşünün, tüm Zanzibar ara sokaklarını böyle gezdik diyebilirim! :)

Kenya’ya Ulaşım

Akşamüstü yine Zanzibar’ın mükemmel uluslararası havalimanındaydık, bu kez istikamet Afrika’nın iç kısımlarına doğruydu. Havalimanını çok kötüledim ama internetin en iyi olduğu yer de burasıydı, söylemeden geçmeyeyim.

Kenya şehirleri çok güvenli olmadığından safariden önceki geceyi havalimanı otellerinden Sheraton’da geçirmeye karar vermiştik. İnternetten aldığımız tek girişlik e-vizelerimizle hızlıca pasaport işlemlerimizi de tamamlayabildik. Bizi shuttle servisiyle karşılayan otel, konforu ve sabah kahvaltısıyla göz doldurdu. Ertesi sabah büyük valizlerimizi otelde bırakıp safaride kullanacağımız turun aracına atladık, tur ofisinden ekibin geri kalanını (bir İsviçreli, bir Fransız, bir Çinli ve bir Japon) da alıp yola çıktık.

Genç bir şoför-rehber (Peter) ve aşçımız tek dişli John da aracın ön koltuklarındaydı. Üç kişi olduğumuz için arka sıraya oturduk ve tur boyunca buna pişman olduk, safaride aracın üstü açıldığında diğerleri direkt ayağa kalkabiliyorken bizim öne doğru eğilmemiz gerekiyordu, araç hareket ederken de ayakta o şekilde durmak oldukça zordu. Üstüne bir de bol kasisli otoyollar ve bol engebeli Milli Park’ı tekerlek üstünde bolca zıplayarak geçirdiğimizi düşününce küçük bir tavsiye vermeden geçmeyeyim: grup safarilerinde arkaya oturmayın.

Masai Mara’da Safari

Safari için Masai Mara Milli Parkı’na doğru 4 saatlik bir kara yolculuğuna çıktık. Nairobi’den yarım saat sonra Etiyopya’dan Mozambik’e kadar uzanan Büyük Rift Vadisi’ni görmek için durduk, 4 ülkeden geçen bu 6.000 km’lik vadi pek çok volkan, gayzer ve fay hattına ev sahipliği yapıyordu. Buraya varana kadar yolda asker kontrol noktalarının çokluğu ve arabalara hücum eden seyyar satıcılar geceyi havalimanında geçirmemizin ne kadar doğru bir haraket olduğunu gösterdi. Bundan yaklaşık bir saat sonra yemek molası vermek için durduğumuz restoranda Peter tarafından bir saatten fazla bekletildik, lastiklerimizi tamir ettirdiğini söyledi ve tabi lastik konusu önümüzdeki günler boyunca hep sorun oldu.

İlk gün öğleden sonra kampa varıp akşamüstü Milli Park’a gidip ilk turumuzu yapacaktık ve fakat park girişinde yine lastiğimiz indiği için Peter ilk stepneyi taktı, parka girişimiz de hayli geç oldu. Fakat Peter manyak olduğundan ilk turdan bize zebra, antilop, wildebeest denen Afrika sığırı, fil, zürafa, çita ve dişi aslan göstermeyi başardı, resmen büyülenmiştik ve Milli Park’ta gün batımı da bonusumuz oldu.

Kampa döndüğümüzde Fufu ve diğerleri John’un lezzetli yemeklerine, Afşo ile ben de çerez ve protein barlarımıza gömüldük, bira içip iskambil oynarken gençlik yıllarımıza da selam çaktık.

Ertesi sabah 6.00’da kahvaltıya çağırıldık ve erkenden Milli Park’a gittik. Sabah 8.00’de ilk erkek aslanımızı görmüştük. Muhtemelen bir bufalonun boynuz darbeleriyle delinmiş patisiyle ağır aksak önümüzden geçti ve kuytulara saklandı.

Sonra Peter’a anlamadığımız bir anons geldi ve yaldır yaldır gitmeye başladık, yol boyunca bize eşlik eden diğer araçlarla bir şeyi kaçırmamak için acelesi olan bir grup izlenimi veriyorduk; vardığımız ağaçta yatan leopar ve ağacın etrafındaki diğer araçlar durumu açıklıyordu. Dört aydır leopar göremeyen tur rehberleri bu şansı kaçırmak istemiyorlardı. Çok şanslıydık!

Bu arada karşılaştığımız diğer şoförlerin hepsinin kafalarını uzatıp arka lastiğimize bakmaları ve kafa sallayarak uzaklaşmaları Peter’ın her gördüğünden lastik dilendiğini anlamamıza yetti. Gün ortasında savananın bir yerlerinde lastik tamamen indi, bir süre bizim turun diğer şöförlerinden birinin kriko getirmesini bekledik, çünkü tahmin edebileceğiniz gibi Peter’ın krikosu göstermelikti. Beklemekten sıkılıp Peter lastiği değiştirirken hep birlikte araçtan inip fotoğraf çekmeye, poz vermeye başladık. Peter’ın diğer taraftan gelip bizi görüp ilerideki araçları göstererek “izledikleri aslanlar bu tarafa doğru geliyor” demesiyle araca koşturmamızı görmeliydiniz, asıl o anlar fotoğraflanmalıydı.

Zebralar savanada ikili gruplar halinde tersli düzlü duruyorlardı, böylece savananın belaları sineklerden kendi popoları ile birlikte kankalarının da yüzünü kolluyorlardı. Zebra, antilop ve Afrika sığırları birlikte takılıyor ve birbirlerinin sağlam duyularından faydalanıyorlardı, tabiri caizse birbirlerinin gözü kulağı oluyorlardı.

Bir diğer birlikte takılan ve birbirine zarar vermeyen ikili de timsah ve hipopotamdı. Timsahlar etçil olmalarına karşın hipopotamlara pek bulaşamıyorlardı çünkü hipolar ailece saldırıya geçiyorlardı. Isırmasalar bile 3 tonluk bir hiponun 30 km/s hız ile çarptığı herhangi bir canlının yaşama ihtimali oldukça düşük. Zaten dünya üstünde en çok insana saldıran hayvanlar kendileriydi. Gündüzleri suda veya kayalarda yatarken gördüğünüz barışçıl görünümlü hipolar geceleri otlamaya gidip dönüyorlardı. Suyun içinde de yüzerek değil yürüyerek hareket eden hipolar karada yedikleri otları suda dışkılayarak su canlılarının besin zincirine büyük katkıda bulunuyorlardı. Fotoğraf çekmek için yavrularına yaklaşan turistleri tehdit olarak algılayan ve ailece saldıran hipo öyküleri Masai Mara-Serengeti sınırında tur rehberliği yapan Kenyalı askerlerin anlatmayı en sevdikleri hikayelerden. Yarım saatlik tur boyunca dinlediğimiz ve acaba bahşiş versek ayıp olur mu diye kendi aramızda tartıştığımız askerin “Now you tip me” diyerek turu sonlandırması da epey komikti, sıkıysa bahşiş vermeyin.

Böylece ikinci günü de bufalo, leopar, timsah, hipo görerek kapatıyoruz derken, iki erkek aslan anonsuyla tüm araçlar aynı patikalardan aslanlara yöneldi ve sanırım kralları biraz rahatsız ettik, aslan yürürken önüne safari aracı çekilmesi pek hoş değildi.

Mutlu mesut etrafı izlerken bu kez gelen anonsla patikalardan ayrıldık, tam gaz off-road yapıyoruz derken o an herkes stepneyi konuşmaya başladı. Ne görmeye gidiyorduk acaba ve buna değecek miydi? Derken bir ağacın önünde yatan dişi bir aslanın yanına geldik, hayvan bizi görünce huzursuzlaştı ve daha sonra yemek için ayırdığı avını biz musallat olmadan yemeye koyuldu, gözümüzün önünde Afrika sığırının bağırsaklarından akan kanları yalıyordu, etlerini çekiştirip koparıyordu.

Nefeslerimizi tutmuş aslanı izliyorduk. Etrafta başka araç yoktu, çünkü kimse bu kadar off-road yapıp araçları yıpratmayı göze almamıştı. Peter’ın manyaklığı sonunda bir işe yaramıştı.

Masai Köyü

Ertesi gün hiç istemediğimiz halde bir Masai Köyü’ne götürüldük. Köyün erkekleri ve kadınları bize danslarını yaptı, sonra bizleri ikili gruplar halinde evlerine soktular. Bir salon üç çıkıntı şeklindeki yapıda sinek girmesin diye duvarda sadece küçük yuvarlak bir delik vardı, tüm aydınlanma buradan oluyordu, gündüz içeride telefonun feneriyle oturduk. Yerlerde yiyip atılmış hayvan kemikleri vardı, köylü sütü kanla karıştırıp susuzluklarını giderdiklerini anlattı. 8-10 yılda bir köylerini bırakıp başka araziye göçüyorlarmış, çünkü köyleri bu sürede pislikten termit basıyormuş. Üzücü olacağını tahmin edip köye gitmek istememiştik ama maalesef kaçamadık.

Bu ziyaret sonrası Nairobi’ye dönüş yoluna koyulduk ve neredeyse kılpayı uçağımıza yetiştik, tekrar Zanzibar’a dönüp Nungwi’de Hilton’un herşey dahil konseptinde iki gün otelden çıkmayıp temizlenip rahatlama vaktiydi!

İlginizi çekebilir: Melis Büyükerk’ten Serengeti Safari Turu

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN