Viyana’daki ilk karşılaşmalarından yaklaşık 20 yıl geçmiş. İlk iki filmi, nefesimizi tutup izlemişiz ve bizi hep derinden etkilemiş. Hep bir kısıtlı zaman olgusu etrafında dönen ilk iki filmden sonra, bu sefer Celine ve Jesse’yi etrafta bir zaman baskısı olmadan izlemek çok değişik bir his. 32. İstanbul Film Festivali kapsamında izlediğim Before Midnight’ı sizlere yazmak istedim ve inanın bu çok zor oldu.

Richard Linklater, Julie Delpy ve Ethan Hawke üçlüsü, yıllar sonra yine derinden sarsıp, kendimi, ilişkileri sorgulatmayı başardı bana. Sinema dilinin çok farklı ve güçlü olmasının yanı sıra, bu üçleme ile ilgili beni en çok etkileyen şey, birçok insanın aksine karakterlerin birbirleri ile olan konuşmalarının içeriği değil, karakterlerin birbiri ile konuşabilip, birbirlerine açılabilmesi olmuştur. Gerçekten konuşmak, hep zordur çünkü. Konuştukça aralarındaki duvarlar kalkan, birbirlerine daha çok bağlanan, iyileşip, iyileştirebilen bir ikiliyi beyazperdede görebilmek, bu kadar insan için bu filmi kült yapan olgular bence.

Hepimiz birbirimize ve kendimize karşı dürüst olalım. Biz genelde, aşk filmlerinin mutlu sonla bitmesini bekleyip, onları “Happily Ever After” sevinç nidaları ile sonlandırmayı severiz. Before Sunset ve Before Sunrise‘ın hepimizi bu kadar etkilemesinin sebebi, özgün sinema dilinin yanı sıra, iki kahramanın akıbetini ölesiye merak etmemizdi. İlk iki film de öyle güçlü sonlara sahipti ki, hayal gücümüzü daha da tetikledi hep. Celine ve Jesse’ye neler olduğunu defalarca kurguladık kafamızda. Hepimiz günlük hayatımızdaki bazı diyaloglarda, onları hatırladık yıllar boyu. Celine ve Jesse ikilisi, bizim için ilişkilerin ütopyası oldu adeta…

Filmin en başında, Jesse’nin o meşhur uçağı kaçırıp, Celine’e kavuştuğunu görüyoruz. İçimdeki romantik, hemen bir rahatlama yaşıyor tabi. Bizimkiler, kavuşmakla kalmayıp, iki adet de muhteşem kız çocuğuna sahipler bu arada. İkilinin hikayesine fon oluşturan yer ise bu sefer muhteşem güzellikte bir Yunan adası.

Film, ilk beş dakikasından sonra, bizi hayal aleminden çıkarıyor. Jesse’nin Amerika’daki oğlunu uçağa bindirmesinin ardından yaşadığı karışık hisler, Celine ile ufak çapta bir tartışma yaşamalarına sebep oluyor. Celine ve Jesse’nin de tartışabildiğini görmek, beni biraz sarssa da, filmi ilk iki filmden daha çok kucaklamama, felsefik yönden daha doğru soruları sorduğunu inanmama sebep oluyor.

Kendi deyimleri ile, uzun zaman sonra yine uzun uzun konuşmaya başlıyor kahramanlarımız. Celine, bu durumu uzun zaman sonra günlük şeyleri planlama dışındaki konularda ilk defa konuştuklarını söyleyerek özetliyor. Çocuklar, günlük hayatın gereklilikleri derken, Celine ve Jesse’nin aslında formlarından bir şeyler kaybettiğini öğreniyoruz böylelikle. Bence, filmi en gerçekçi kılan sahnesi de tam olarak bu konuşma sahnesi. Yine aynı sahnenin devamında, Celine Viyana’daki o trende beni bu halimle görsen, yine benimle konuşur muydun yine soruyor Jesse’ye. Herkes kendi kendine ve karşısındaki bu tarz sorular sormuştur hep, Celine’de yine kendimden bir parça buluyorum, gülümsüyorum.

Uzun ve derin sohbetler dizisi ile devam ediyor film. Bu sefer, konuşmalara adada birlikte zaman geçirdikleri kişiler de dahil oluyor. Aşk ve hayat ile ilgili birçok farklı bakış açısı, birçok farklı hikaye buluyoruz bu konuşmalarda ve zenginleşiyoruz. Film, bu sefer seyirciyi oldukça tebessüm de ettiriyor sohbetlerin içeriği ile.

Film, Before Midnight olunca, çok fazla içerik vermek istemiyorum. İzlemeyenler varsa, onlar için bu filmin büyüsünün kaçmasını istemem, o yüzden olayların detayına girmeyeceğim ancak filmin bütünü hakkında düşündüklerimi ve hissettiklerimi paylaşacağım yazının devamında.

Aşk ve sevgi konusunda hali hazırda kafası çok karışık bir insanım. Biri nerede başlıyor, nerede bitiyor, bu dönüşümü ne tetikliyor, hatta  böyle bir dönüşüm var mı soruları hep beni kemirir içten içe. Before Midnight, bana şunu gösterdi ki, şu an yaşadığımız dünya bazen bize ne düşündüğümüzü, ne hissettiğimizi hatta kendimizi dahi unutturabilen bir dünya. Bu yüzden, geçmişiniz ne olursa olsun, hatta Before Sunset ve Before Sunrise gibi hikayeniz de olsa, bir nevi o günlük karmaşasına yeniliyorsunuz.

İş hayatı, eve alınacaklar, hafta sonu planları vs. gibi küçük şeyler birike birike, iki insanın enerjisinden çok şey götürüyor. Bu, saf bir gerçek. İlişkilerde asıl önemli olan, bunu kabullendikten sonrası ne yaptığınız, nasıl davrandığınız. Before Midnight’ta da bu gidip-gelmeleri görsek de, yaşadıkları şeyin, aralarındaki hissin ne kadar özel olduğunu unutmayan iki insan aslında Celine ve Jesse.

Yine umut dolu çıkıyorum sinemadan. Muhteşem bir film izlemenin yanı sıra, çok yoğun çalışan biri olarak, hayatın koşturmasına yenilmeyen insanların var olduğunu görmek mutlu ediyor beni. Yaklaşık 20 yıl önce, Viyana’da bir trenle hayatımıza girip, bize ikili ilişkiler konusunda yol gösteren ikili, bu sefer daha da gerçekçi bir şekilde, bize sadece ilişkiler değil, hayatla ilgili güzel ipuçları veriyor.

Birbirlerine 20 yıl sonra bile, hala anlatabilecek hikayeleri olması, hala birbirleri ile ilgili bazı detaylara şaşırabilmeleri ve karşılarındaki insanı onu deli edebilecek onlarca özelliğe sahip olsa dahi sevebilmeleri, insana mutluluğa giden yolun aslında çok da karmaşık olmayabileceğini gösteriyor. Film, üçlemedeki en favori filmim oldu. Onların birbirlerine her zamanki gibi bağlı olmaları, sallansalar da düşmemelerini görmek, benim için bu üçleme ile ilgili en güzel şey oluyor. Benim ve birçok insan için bir dönemin kapandığını bilerek, içim buruklaşıyor ancak yine de.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?