Sessizlik Kültürü: Suskunluk ve Çatışmadan Kaçmak
Hepimizin tanık olduğu bir durum vardır: Adaletsizlikleri görürüz, yanlışları fark ederiz, haksızlıkların şahidi oluruz; ama çoğu zaman susmayı seçeriz. İşte bu hal, “sessizlik kültürü” olarak adlandırılır. Sessizlik kültürü, bireylerin ya da toplulukların çeşitli sebeplerle fikirlerini dile getirmekten, itirazlarını sunmaktan ya da gördüklerini paylaşmaktan vazgeçip susmayı tercih etmesi demektir.

Peki neden susarız? Çatışmadan kaçınmak, dışlanma veya cezalandırılma korkusu ve “zaten benim sözüm bir şey değiştirmez” düşüncesi… En çok da bu üç neden sessizliği besler. Ama bu sessizlik, ilk bakışta zararsız gibi görünse de, toplum için en tehlikeli alışkanlıklardan biridir. Çünkü sorunları görünmez kılar, zamanla da onları “normal” hale getirir.
Bir toplumda sessizlik kültürü kökleştiğinde, yalnızca bireyler değil, kitleler de bu suskunluğa alışır. İnsanlar çevresindekilerin konuşmadığını gördükçe, kendi sessizliklerini daha haklı bulur ve bunu bir tür “akıllıca davranış” olarak içselleştirir. Bu noktada iletişim bilimci Elisabeth Noelle-Neumann’ın geliştirdiği “Suskunluk Sarmalı” teorisi önemli bir açıklama sunar: İnsanlar, çoğunluğun fikrine ters düşmenin bedelinden korkar. Reddedilmek, dışlanmak ya da yalnız kalmak istemezler. Bu nedenle fikirlerini saklar, düşüncelerini geri çeker. Sessizlik büyüdükçe hâkim görüş daha da baskın hale gelir; karşıt seslerse iyice görünmezleşir. Böylece suskunluk, farkında olmadan, bir tür onay işlevi görmeye başlar.

Bu kültürün kadınlar açısından daha yaygın ve daha derin bir arka planı vardır. Çünkü kadınların “sesini yükseltmesi” hâlâ birçok toplumda hoş karşılanmaz. Küçüklükten itibaren “uslu kız” olmanın övülmesi, kız çocuklarının öfkesini ya da itirazını bastırmaya zorlanması, yetişkinlikte de bu sessizliği besler. Bir kadın yaşadığı şiddeti ya da uğradığı eşitsizliği dile getirdiğinde çoğu kez “abartıyorsun”, “yalan söylüyorsun” ya da “aileyi dağıtıyorsun” suçlamalarıyla karşılaşır. Böylece mağdur değil, anlatan sorgulanır. Bu durum da kadınların sessizliği bir “koruma kalkanı” gibi görmesine yol açar.
Dahası, yalnızca kadın değil, çevresindekiler de çoğu zaman aynı sessizliği sürdürür. İş arkadaşları mobbingi görmezden gelir, komşular evden yükselen çığlıkları “duymamayı” tercih eder, yakın çevre yaşanan adaletsizlik karşısında “bize ne” diyerek sırtını döner. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışı, yalnızca bireysel bir kayıtsızlık değil, toplumsal bir körlüğe dönüşür. İnsanlar, karşı tarafın gücünden çekindikleri için de sessiz kalır. Güçlü olanı karşısına almak, bedel ödemeyi göze almak demektir. Bu korku da suskunluğu büyütür.

Sonuçta yaşananlar yalnızca gizlenmekle kalmaz, zamanla olağanlaşır. Şiddet “aile içi mesele” diye geçiştirilir, eşitsizlik “hayatın gerçeği” olarak kabul edilir, haksızlık ya da ihmal “kader” gibi görülür. Sessizlik, böylece yalnızca bireyleri değil, bütün bir toplumu, adaletsizlikleri kabullenmeye alıştırır. Oysa bir şiddete, bir ayrımcılığa ya da bir adaletsizliğe tanık olmak başlı başına bir sorumluluk yükler. Görmek önemlidir ama tek başına yeterli değildir.
Burada “ses olmak”; bağırmak, meydanlarda slogan atmak anlamına gelmez. Bazen bir arkadaşının yanında durmak, bazen sosyal medyada bir dayanışma mesajı paylaşmak, bazen de yalnızca “seni duyuyorum” demek bile sessizlik zincirini kırmaya yönelik güçlü bir adımdır. Ses olmak, mağdura yalnız olmadığını hissettirir, yaşananları görünür kılar ve toplumsal hafızanın diri kalmasını sağlar.

Tarihe baktığımızda kadın hareketlerinin büyük kazanımlarının tam da bu sessizlik zincirinin kırıldığı anlarda doğduğunu görürüz. Seçme ve seçilme hakkından iş yaşamındaki eşitlik mücadelesine, şiddet karşıtı kampanyalardan kamusal alandaki varoluş hakkına kadar birçok dönüm noktası, birkaç kişinin sessizliği bozmasıyla başlamıştır.
Sessizlik kültürü, cesareti zayıflatır ve adaleti yaralar. Ama unutmamak gerekir ki: Görmek tek başına yetmez; gördüğüne ses olmak gerekir. Çünkü her ses, yankısını bulur ve yankılar birleştiğinde sessizlik duvarları yıkılmaya başlar.
Kapak Fotoğrafı: Vlad Bagacian – pexels.com
İlginizi çekebilir: Zehra Kalaycı Erdiren’den Duyarsızlık Kültürü: Toplumsal Tepkisizliğin Ruh Hâli

Zehra Kalayci Erdiren







Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!