Bu aralar herkes onu okuyor, herkes ondan bahsediyor. Kitapsever dost meclislerinde sıkça aynı soru dolaşıyor: ‘Melisa Kesmez’in son kitabını okudun mu?’ Kitapçı raflarında adı her zaman en çok satanlarda karşımıza çıkıyor. Hatta çoğu yazarın sosyal medya paylaşımlarında, kitap önerisi listelerinde bile onun adı öne çıkıyor. Son dönemin en çok konuşulan isimlerinden biri olan Melisa Kesmez’in peşine düştüm ve kendi merak ettiklerimi sordum. Ortaya yazıya, hayata, insanın iç dünyasına ve son kitabı Çiçeklenmeler üzerine samimi bir sohbet çıktı. Tıpkı öykülerindeki karakterler gibi, hayatı derin yaşadığınız günlerde keyifli okumalar dilerim.

Melisa Kesmez | Fotoğraf: Söylenti Dergi

Fikrimce onun öykülerini özel kılan; sessiz ve sakin görünen ama iç dünyaları derin karakterleri, hayata dair kalbe ok gibi saplanan gözlemleri, yalın ve samimi anlatımı. Öykülerindeki karakterler hayatın ta içinden, çok tanıdık; sokağımızdan, ailemizden, gündelik sohbetlerimizden çıkıp gelmiş sade insanlar. Ama o sadeliğin içinde bile güçlü bir iddia saklı. İddiasızlıklarının ardında taşıdıkları derinlik ise muazzam. Ben öykülerinde yarattığı karakterlerle kolayca duygudaşlık kuruyor, sanki uzun zamandır tanıyormuşum gibi hissediyorum; öykülerindeki karakterler bu yüzden gerçek, dili ise içten. Melisa Kesmez’i çok yakından tanımasam da bence kendisi de öyle biri: Sessiz, sakin ama derin ve duyarlı. Yazdığı karakterlerde bu halin izlerini görmek mümkün. Kitaplarını okuduktan sonra bende merak uyandıran bu yazarı yakından tanımak istedim.

Melisa Hanım, ben yazıya gönül veren herkesin içinde bir meram, bir dert olduğunu düşünüyorum. Sizi yazmaya iten duygu neydi? Hangi his ya da ihtiyaç kalemi elinize aldırdı?

Anlamak. Yazınca dünyaya, dünyama karşıdan bakma ihtimalim olduğunu keşfettim. Not alınca zinhimizdekilere mesafeleniriz ya, onun gibi bir ihtiyaca karşılık geldi yazmak. Kesinlikle çok dağınık bir evi toplamaya benzeyen bir tarafı var yazmanın.

Yazmaya ilk başladığınız zamanı hatırlıyor musunuz? O anla bugünü karşılaştırdığınızda ne değişti?

Yazmayı ve okumayı öğrenmemle başladı her şey. İlkokul birinci sınıf deneyimim bir alfabeyi çözmek yani aslında teknik bir beceri kazanmanın ötesinde bir şeydi benim için; önümde beliren kocaman dünyaya dair heyecanımı hatırlıyorum. Okunacak milyonlarca şey var! Bu çok büyük bir keşifti benim için. Gördüğüm herhangi bir şeyi okuyabiliyor olmak, etrafımda ne olup bittiğini anlamakla birleşti aklımda. Önce kitaplar, arkasından defterler geldi. Ama yazmak ve okumak okulla sınırlı kalmadı bende hiç. Eve taşan, oyuna, zamanla bir uğraşıya dönüşen bir şey oldu. Kitaplar ve defterlerle kurduğum “çalışma alanları” ta o ilk zamanlardan beri en sevdiğim yerler oldu. Bazen yemek masasının altına yayıldım, bazen balkon masasına, bazen bir halının ortasına. “Bir masada oturup kendi kendine çalışma duygusu” büyük bir ihtiyaçtı benim için, hatırlıyorum, çok taze, hâlâ öyle. Bugün taşıdığım, şu “evdeki başka işlerimi bitirsem de masaya otursam” hevesim o günlerdekine çok benziyor. Beni yazmaya yönlendiren şeyin ne olduğunu düşündüğümde bu bahsettiğim kendine ait bir mekan yaratma ihtiyacı aklıma ilk gelen şey. Ama bir defter tutmanın ve bazı şeyleri kayda geçirmenin heyecanı, gerçeği kendi anladığın şekilde kağıda dökmenin yarattığı tatminin de etkisi büyük. Hayat benim için hep çok bilinmez ve karmaşık bir yerdi, insanları anlamak en büyük dertlerimden biriydi. Hâlâ öyle. Yazarak anlıyorum bir sürü şeyi. Anladığım şeyleri nasıl daha sahici, daha güçlü anlatırım çabası içindeyim. Sanırım yazıyla ilgili en net ilişkim bu. Kurmaca diyoruz ama benim aklımda hep anlatmak istediğim bir şey oluyor bir kitaba başlarken. Onu anlatmak için olaylar ve insanlar uydurmam gerekiyor.

ciceklenmeler
Çiçeklenmeler | Fotoğraf: İletişim Yayınları

Bir öykünüzün doğuşunu merak ediyorum açıkçası. Yazarken bir planınız olur mu? Önce ne beliriyor sizde; bir his mi, bir karakter mi, yoksa bir olay mı? Sonra o parçaları nasıl bir araya getiriyorsunuz? Nasıl bir yol izlersiniz öykü kurarken?

Çok dağınık çalışan biriyim. Masalarım çok karışık. Bilgisayarımın masaüstünü görmek istemezsiniz. Ama o çılgın pazar yerinin içinde benim takip ettiğim bir şey oluyor hep. Sadece bana görünen bir izlek. Bir derdim var, onu anlatmam lazım, ama bir yerden başlamadan önce uzun süre etrafında dolanıyorum. Önce biriktirip biriktirip sonra ipe dizmek gibi bir yol. Bazen aylarca sadece okuyor ve not alıyorum. Bazen aylarca film izliyorum. Ya da hiçbir şey yapmıyorum, sadece sokakta yürüyüp insanlara bakıyorum. Her gün devam eden bir rutimin yok. En vazgeçemediğim şey not almak. Minik minik notlarım meşhurdur. Şarkı sözü olur, birinin ettiği bir laf olur, yeni bir kelime olur. Bu kuluçka dönemi bitince, hayat da çalışmama izin verince, bilgisayarı açıyorum ve yazmaya başlıyorum. Genelde bir yıl kadar sürüyor yazma süreci. O süreçte metin elimde büyüyor, genişliyor, bazen taklalar atıyor, bazen öykülere bölünüyor, bazen birleşip tek bir hikâye oluyor. Oralar benim için sahiden kimseye anlatmayı beceremediğim yerler, o kocaman yığının içinden geçerken bir yazar aklı çalışıyor ama ben bile bazen yazdığımı okuyunca kendime yabancılaşıyorum.

melisa-kesmez
Melisa Kesmez

Öykülerinizdeki karakterler genellikle çok sakin, sessiz ama iç dünyaları oldukça yoğun. Bu karakterleri yaratırken neleri gözetiyorsunuz? Bu seçimlerinizin arkasında nasıl bir duygu ya da düşünce var?

Onları anlamak istiyorum. Sıradan insanları. Bir kralı hiç merak etmiyorum mesela, bir katili de. Umurumda değil hiçbiri. Ama bir anneyi anlamak istiyorum. Hiç aşık olmamış birini anlamak istiyorum. Kocasını aldatan bir kadını anlamak istiyorum. Sıradan olan bana daha cazip geliyor. Normal ve sıradan olanın içinde çok büyük bir anlatı var, oraya girince insan sahiden hazine bulmuş gibi oluyor. İnce işleri seviyorum, detayları, gündeliğin içinde yanıp sönen bazı anları, bunların peşindeyim yazarken. Dolayısıyla o sakin insanların dünyasında bir yazar olarak dolaşırken aradığım şeyleri buluyorum. Gürültü patırtının içinde bir ipin ucunu kovalamak bana göre değil hiç.

“Çiçeklenmeler” diğer kitaplarınızdan yapısal olarak ayrılıyor; bu kez birden fazla öykü yerine, tek bir karakterin içsel dönüşümünü kaleme aldınız. Bu biçimsel değişiklik bilinçli bir tercih mi yoksa yazarken doğal olarak mı şekillendi?

Kesinlikle doğal yollarla gelişti. Ben pek bilinçli biri değilim. Sahiden. Planlar yapabilen, hedefler koyabilen, listelere uyabilen, durumlara isimler takabilen biri hiç değilim. Kendiliğinden olan her şeye acayip bir inancım ve güvenim var. Çiçeklenmeler de aynen bu yolla gelişti. Ben önce Türkan’ı buldum. Türkan diye birisi düştü aklıma. Bir sene gezdim Türkan’la. Nasıl birisi? Sonra yazmaya başladım ve yazdıkça hikâye genişledi. Bir öykünün sınırlarını aştı. Tam neye dönüştü bilmiyorum ama benim ilerledikçe önümde açılan bir kitap oldu Çiçeklenmeler.

Eserlerinizin adlarını seçerken hep doğadan yana oluyorsunuz gibi. Bu bilinçli bir yönelim mi yoksa sizin doğayla olan bağınız kendiliğinden mi sızıyor metinlerinize?

Doğa hayatta inandığım tek şey. Böyle beylik laflar etmekten pek hoşlanmıyorum ama özellikle bu coğrafyada ölüm kalım savaşı bir insancık olarak doğaya olan ihtiyacım, sevgim, bağlılığım bana çok da şaşırtıcı gelmiyor. Elimizden yitene duyduğum müthiş bir yas içindeyim. Bir şeye ağlıyorsam en çok ağaçlara, hayvanlara, derelere ağlıyorum. Bir ormanda bulduğum hali, başka hiçbir şeyde, hiçbir yerde bulmam mümkün değil. Doğa benim kutsalım. Sahiden kalbimde her yere gezdirdiğim bir şey. Dolayısıyla yazarken mutlaka bir ormanın içinde geçiriyorum metni, bir su kenarına indiriyorum, bir pencereden bir ağaca bakıyorum, bunları yapmadan duramıyorum.

Edebiyat dünyasının hâlâ erkek egemen bir yapıya sahip olduğunu söylemek mümkün bence. Bu yapı içinde kadın yazarlar hem görünürlük hem de kendi anlatılarını kurma konusunda ayrı bir mücadele veriyor gibi. Sizin öykülerinizde ise genellikle kadın karakterlerin iç dünyasına, gündelik hayatın sessiz çatlaklarına odaklanıyorsunuz. Bu tercihiniz bilinçli bir duruş mu? Kadınları yazmak, kadın bir yazar olarak bu yapı içinde kendinizi konumlandırma biçiminizin bir parçası mı sizce?

Yazarlığı kadınlık-erkeklik penceresinden görmek hiç hoşuma gitmiyor ama bir kadın olarak sadece edebiyatta değil hayatın daha başka milyon tane yerinde kadın olduğumun sıklıkla hatırlatıldığı bir dünyada yaşıyorum. En kadın dostu, en eşitlikçi, en feminist ortamlarda bile bu var ve ne yazık ki; sen ne dersen de bir tane tavrın, bir tane cümlen gerçek görüşünü gün gibi ortaya çıkarıyor. Edebiyat da diğer pek çok alan gibi “erkek egemen”. Üstelik kadınlara böyle bir yerden bakmak için erkek olmana da gerek yok; benim erkek egemenliğini sorgulamayan, hatta destekleyen bir sürü kadın çağdaşım da var. Müthiş bir cinsiyetçilik söz konusu. Satır aralarında parıl parıl parlıyor herkesin ataerkil duyguları. Benimse “ben kadın bir yazarım ve o zaman kadın konuları yazayım, böylesi daha feminist olur” gibi bir motivasyonum hiç olmadı. Merak ettiğim yeri yazıyorum, kurcalamak istediğim şeyi kurcalıyorum. Erkekliği o kadar da merak etmiyorum ama kadınlık halleri benim için kocaman bir evren ve orada dolanmak bana iyi geliyor. Yine de yazarken cinsiyet konusu özellikle üzerine düşündüğüm bir şey değil bence. Daha cinsiyet ötesi bir insanı anlama çabam var.

Yazmak sizin için çok şey ifade ediyordur, peki ben yazamamayı sorsam?

Ben az yazan biriyim. Çok yazsam, mesela benden çok fazla kitap üretmem istense, hadi bir dizi yaz, üzerine de tiyatro oyunu yaz gibi şeyler dense, belki o zaman bir yazamama sorunum olurdu. Şu anki halimle zaten yazıyla ilişkim çok serin. Uzun süre okuyup, seyredip, düşünüp, arada bir bir kitap dosyası üretiyorum. Bu benim için çok kıymetli bir yer bu sakinlik. Yazıyla hep bu serin yerde kalmak istiyorum. Çabasız, hırssız, hedefsiz bir yer. O masaya oturma ihtiyacı kendiliğinden geliyor.

Kendinizi kolaylıkla takdir eder misiniz peki? Kimileri kendinde eksikleri görmeye meyilli olur ya, siz kendinize öyküleriniz bu kadar sevilince hakkınızı kolayca verir misiniz? Yoksa hep bir “daha iyi olabilirdi”yi mi düşünürsünüz?

Yok, hiç takdir etmem kendimi. Kolay kolay alkışlamam. Ama yazdığım şeylerle de dövüşen biri değilim. Daha iyisi olabilirdi diye düşünmem pek. Her kitabın yayımlandığı bir dönem var, benim hayatımda denk geldiği bir yer, o kitabı yazan Melisa’nın içinden geçtiği bir hayat var. O duygular ve koşullar içinde okurla buluşan kitaplardan sahiden razıyım. Daha iyisi ne demek tam onu da bilmiyorum. Bunu neye göre ölçüyoruz, tam emin değilim. Yazarlıkla ilgili bir mücadele içinde değilim. Başarılı olmak için yazmaya başlamadım, başarısız olunca da bırakacağım bir şey değil yazmak. Bu bir kariyer değil benim için. Hayatta şimdilik en sevdiğim şey bu. Kendimle gurur duyacağım bir şey varsa o da belki çok küçük yaşta keşfettiğim bir çabayı sürdürmek konusundaki inadım olabilir. Okumayı ve yazmayı hep çok sevdim, hiç bırakmadım. Ne güzel ki bu çabam hayatta bir şeye denk geldi.

“Çiçeklenmeler” şu an en çok satanlar listesinde. Bunu görünce içinizden şöyle bir “Helal olsun Melisa, ne güzel yazdın, iyi ki yazdın!” dediniz mi? Ya da ne hissettiniz?

Sahiden çok güzel bir yere geldi Çiçeklenmeler. Aferin bana :)) İyi ki yazdım diyorum tabii, demez miyim hiç. Bu benim için büyük bir başarı. Kucağında büyüdüğüm eski komşularımız falan annemi arayıp tebrik ediyorlarmış. Çok mutlu oluyorum bunları duyunca. Bu temas alanının genişliği beni çok heyecanlandırıyor. Bazen okurlarımla buluşuyorum, o kadar güzel geçiyor ki o saatler. Yazar-okur gibi olmuyoruz pek. Sahiden bir şey konuşuyoruz. Gerçek şeyler. Bunlara seviniyorum en çok. Ben başarıya tutunup yaşayamam hayatta. Çok satmak beni yazar yapmaz, beni sadece yazar değil hiçbir şey yapmaz, beni yeni kitaplar yazmaya yönlendirmez mesela bu bilgi, ya da şöyle demeliyim, bu başarı duygusu değil beni yazmaya götüren şey. Başarıya inanmam ben pek, ona mesai harcamam, orası benim alanım değil. Hele de bu ülkede bir sabah uyanırsınız ve kimse isminizi bile hatırlamaz. O yüzden kendi işimize bakalım derim hep. Sevdiğin şeyi bul, çalış. Olmuyor mu, başka bir yol bul. Hayatı böyle yaşıyorum.

Siz peki kimleri okumayı seversiniz? En son okuduğunuz kitap hangisi?

Bu soru beni hep korkutuyor. Çünkü çok geniş bir cevap sunmam gerekir. Ursula Le Guin mesela ömürlük başucumdur. Paul Auster da geldi aklıma şimdi. Onu da çok özel bulurum okuru olarak. En son Rachel Cusk okudum. Aşırı yetenekli bir kadın. Keşke onun gibi yazabilsem.

nohut-2
Çiçeklenmeler | Fotoğraf: Morolojik Instagram Hesabı

Şimdi  biraz da sizi daha yakından tanımak için kısa sorularla devam edelim.

Bahar mı, kış mı? Bahar galiba. Ama bunu derken kışta da aklım kaldı.
Kent yaşamı mı, köy hayatı mı? Kentte yaşayıp arada köye saklanmaya gidebilsem.
Şiir mi, öykü mü? Şiir.
Cihangir mi, Moda mı? İkisi de değil.
Yolda olmak mı, varmak mı? Yolda olmak.
Yazmak mı, yürümek mi? Yürümek.
Çay mı, kahve mi? Kahve.
Gece mi, gündüz mü? Gündüz.
Bodrum mu, Datça mı? İkisi de değil.
Tiyatro mu, sinema mı? Sinema. Bir ara tiyatro gibiydi ama biraz sıkıldım yeni projelerden.

Kapak Fotoğrafı: Melisa Kesmez

İlginizi çekebilir: Nuray İmre’den Gündüz Vassaf ile Sohbet