Aziz Murat Aslan ile: Bir Tema, Üç Sanat Deneyimi
Bu yazının üç teması var. İlki, Amerikalı küratör Walter L. Meyer’in İstanbul’da yarattığı sanatçı bağlantısının vardığı son nokta, ikincisi onun son sanatçı konuğu Aziz Aslan’ın kolektif oluşumu “Çekmecelerin” son üretimi Yedi Ölümcül Günah oyunu ve üçüncüsü bizi bir rüyaya davet eden son sergisi Nakş-ı Sun / Veils of The Crafted Light hakkında. Çünkü bu üç temayı bir araya getiren önemli bir meselemiz var. Evet, o meşhur Karagöz.
Sabah henüz olmuştu. Saat 6.00 gibi değerli küratör arkadaşım Walter L. Meyer’in mesajı ile gözümü açtım. Bana, evinin salonunda bir Karagöz Hacivat perde oyunu organize edeceğinden bahsetti. Eserin sahibi sanatçı ve tasvirci Aziz Murat Aslan hakkında heyecanla bir bülten ve tablolardan oluşan bir katalog iletti. Daha önceden de Walter’ın Türkiye’deki sanat ortamına sunmak istediği katkıları bildiğim için ayrı bir farkındalıkla hazırladım listeyi ve yazışmalarım sonrasında Türkiye’de sanata kıymet veren önemli isimlerden güzel geri dönüşler aldım. Dergi editörlüğü yapmış bir haberci olarak sanatçı ile tanışacağım için ayrıca heyecanlıydım. Çünkü arkadaşımın, evini bir etkinlik alanına çevirmesi ve bunu gönülden minik katkı payları ile yapması beni uzunca zamandır zaten etkiliyordu.
Walter ilginç biri. Yetmişlerinde, Anglosakson kültürün ve aile yapısının ağlarını henüz onun başına örmeyi başaramadığı, 80’lerde New York’un dehlizlerinde reklam şirketi yönetmiş bir sanat koleksiyoneri. Türkiye gezisi sırasında buraya âşık olup Türkiye’de yaşamayı tercih eden bir profesyonelden bahsediyorum. Geleneksel Türk eserlerine ve tarihine büyük bir hayranlık besleyen Walter, dilimizi de bu vesile ile öğrenmeye koyulmuş ve oldukça da hızlı yol alabilmiş diyebilirim. Anadolu Yakası’nın münzevi semti Küçükyalı’daki iki katlı evini tamamen Türk eserleri ile süsleyerek, bir galeri mantığında sanatçılara açmaya karar verdi ve son sanatçı konuğu da Aziz Murat Aslan oldu. Aslan’ın son oyunu YEDİ ÖLÜMCÜL GÜNAH, Karagöz Hacivat “gölge oyununun” ilk gösterim heyecanı beni de sardı çünkü bu oyun, pek öyle küçükken izlediğimiz perde oyunlarına benzemiyordu. Dil olarak klasik, ancak çağdaş konuların izinde, acayip bir rüyanın içine davet etti herkesi. Üstelik kollektif bir ekip olan “Çekmeceler” adındaki sanatçı topluluğu ile karşılaşmak ve her birini yüz yüze küçücük bir salonda tanımak inanılmazdı.
7 ÖLÜMCÜL GÜNAH
13 sahneden oluşan “7 ÖLÜMCÜL GÜNAH” perde oyununun hem yaratıcısı hem oyun yazarı hem de tasvir yapımcısı Aziz Murat Aslan; yedi erdemli ve yedi günahkâr karakteri bir araya getirerek, klasik iyi ile kötünün savaşına metafiziksel bir yaklaşım getirmiş. Birbirinden dişi 35 farklı figürü yaratırken, geleneksel süreçlere tamamen bağlı kalarak, 7 ölümcül günahta daha önce hiç şahit olunmayan, sürüsüne bereket hikâye taşlarını bu çılgın figürlere kanıksatmış bir nevi. Örneğin figürler, dümdüz bir perdede sergilenmiyor. Aziz’in eş zamanlı sergilenen bazı resimlerinin tam ekrana yansıtılmasıyla salon muazzam bir renk cümbüşüyle boyanıyor.
Oyuna canlı müziği ile Berkeley Üniversitesi’nde eğitim almış Alihan Yılmaz katkıda bulunmuş ki kendisi tarafından bestelenen ve önceden kaydedilmiş batı tarzı orkestra müziği sayesinde, zamanda yaptığımız yolculuk, sayesinde ayrıca keyifli oldu. Bu yolculukta gerçek ile rüya öylesine birbirine girdi ki perdede sanki bir animasyon filmi izliyormuşuz da finalde de bir tiyatro temsili gibi hayali figürleri tek tek alkışlarken bulduk kendimizi. Bu yüzden ben bu geceyi gönül rahatlığı ile canlı kanlı bir animasyonun perdeye yansıtılmış hali olarak yorumlayabilirim. Belki biraz beylik bir Instagram öğretisi gibi gelebilir ama beyin gerçek ile hayali birbirinden ayıramaz. İzleyici de renkli bir rüyaya gözlerini işte tam olarak mütevazi bir oturma odasında açıyor. Üstelik telefona bakmadan hatırı sayılır bir iki saatin de nasıl geçtiğini anlayamıyorsunuz. Sanat, sanırım bu nitelikli kayboluşun en büyük destekçisi.
Perde arkasında yoğun bir emekle çalışan Murat Akgül ve Başak İlhan, Aziz Aslan’a bu sıra dışı gösteride canla başla destek verdiler. Çekmeceler Kollektifinin, bir evin salonunda sunduğu bu gece performansına şahitlik etmek, bana da yeni bir alan açtı. Yani perdeye bu kadar yakın olmanız, bir şeyleri öğrenmenize de vesile olurken bir de bakmışsınız kendinizi bu kollektifin bir parçası olarak bulmuşsunuz bile.
Amentü Gemisi
Bir gemi düşünün ismi “Amentü Gemisi” fakat muhtemelen bunu en azından bu hayatınızda hiç görmediniz. Yedi Ölümcül Günah isimli oyun, Aziz Murat Aslan’ın yorumu ile bir Vicdan Alegorisi aslında. Kendi yazıp yönettiği ve görsel resim dekorlarını tasarladığı, Murat Akgül’ün sahnelediği, ışık uygulamasını Başak İlhan’ın, müzikal skorlarını Alihan Yılmaz’ın gerçekleştirdiği “Yedi Ölümcül Günah”, geleneksel Türk gölge tiyatrosunun evrensel bir vicdan alegorisine dönüştüğü çağdaş bir sahne deneyimi aslında.
Klasik Karagöz formunu koruyan yapısı, sakın sizi Ramazan temsillerindeki gibi kısa ve uçucu gösterilere götürmesin. Mizah, felsefe, müzik ve mitolojiyi iç içe geçirerek insanın içsel karanlığına dair poetik bir sorgulamaya kapı aralıyor bu gösteri.
Oyun, Hacivat’ın Karagöz’ü kandırarak “Amentü Gemisi”ne bindirmesiyle başlıyor. Fakat bu bir dünya gemisi değil, günahların denizinde süzülen metafizik bir yolculuk. Tayfalar ise, insanlığın zaaflarını temsil eden figürlerden oluşuyor. Her biri bir günahın beden bulmuş hâli: kibirli şeytani güçler, obur efendiler, kıskanç cadılar, öfkeye kapılmış deliler, tembelliğe batmış dalkavuklar… Karagöz, her biriyle çatışarak hem toplumsal hem içsel bir hesaplaşmaya girişiyor. Hacivat ise akıl, bilgi ve ölçünün sesi olarak dengede kalmaya çalışıyor. Deniz üstünde karakterler ayın şavkında süzülüyor, zaafına yenilen mi dersiniz, günahın bini bin para bu gemide. Karagöz ise her biriyle çatışarak hem toplumsal hem de içsel bir hesaplaşmaya sürüklüyor herkesi. Hacivat olanca efendiliği ile bilgi ve ölçünün sesi olarak denge yaratıyor oyunda.
Aslan’ın metni, hem kadim bir anlatı geleneğini koruyor hem de insanın çağdaş çıkmazlarına ışık tutuyor. Dante’nin Purgatorio’suna, Mevlânâ’nın “perde” kavramına ve Türk halk inanışlarının derin katmanlarına göndermelerle, Doğu ile Batı, eskiyle yeni arasında bir diyalog kuruyor. Bu diyalog, sadece bir tiyatro metni değil, bir ahlak ve estetik düşünme biçimine dönüşüyor.
Her perde, bir günahın anatomisini işlerken, seyirciyi kahkahadan tefekküre de taşıyor. Oyun sonunda Karagözü, “gölge”nin hakikatle buluştuğu yerde bir dervişe dönüşmüş; olarak ve insanın en derin sorusuna, yani “ben kimim?” sorusuna, yanıt ararken buluyorsunuz.
Karanlıkta ışığı, gölgede hakikati aramak
Bu eserin her günahı, kendi karşıtı bir erdemli yaratmakla kalmayıp gurura karşı tevazu, açgözlülüğe karşı kanaat, öfkeye karşı sükûnet, kıskançlığa karşı şükür, şehvete karşı iffet, oburluğa karşı ölçülülük, tembelliğe karşı da gayreti sergiliyor. Yapısı gereği klasik gölge tiyatrosunun dört bölümü olan “mukaddime, muhavere, fasıl ve bitişi çağdaş anlatım teknikleriyle yeniden yorumluyor diyebiliriz.
Osmanlıca tekerlemeleri tek kelime bilmeden anlayabilmemize ne demeli? Tekerlemelerde kullanılan Osmanlıca dil oyunları ile bir yükselen bir alçalan yer yer fısıldayan seslerin odada yarattığı şaşkınlık sayesinde projeksiyon ve ışıkla desteklenen bir atmosferde orta dünya üstüne kuruluveriyorsunuz. Sanki kodlarımıza işlenmiş içgüdüsel bir kabulü kolaylıkla satın alıyorsunuz bu oyunda. İşte inanın bu kısmı tam olarak yorumlayamıyorum. Tek kelime eski dil bilmeden bir oyunda gülmelere doyamamak haliyle çok ilginçti. Galler dilinden bir stand-up izlerken İngilizce bilen biri nasıl eğlenebiliyorsa, eski lügata rağmen oyunu da iç güdüsel olarak hızlıca kavrayıveriyorsunuz.
Aziz Murat Aslan’ı daha yakından tanımak için Nakş-ı Sun adını verdiği sergisinin son gününe yetiştim ve kendisi ile theMagger.com için mini bir söyleşi de yaptım.
Aziz Bey, “Nakş-ı Sun / Veils of the Crafted Lifgt” ismi ile sergiye hazırlanmanızın temel amacı neydi? Seyirciye vaadinizden ve küratöryel yaklaşımınızdan söz eder misiniz?
Bu sergi ve genel olarak perdedeki aks, görünür olanla görünmeyenin birbirine değdiği, izleyiciyi ışığın ördüğü ince perdeyi okumaya çağıran bir yaklaşımla hazırlandı. Serginin küratöryel yaklaşımı, “perde”yi yalnızca estetik bir araç değil, insanla hakikat arasındaki mesafe olarak kavrıyor: Işık bir şeyi görünür kılarken aynı anda onu örter; desen ise yön değiştiren ışıkla birlikte anlamını sürekli yeniler. Bu bağlamda “yaratıcı”dan çok bir müşahedeci, bir şerh edici olarak konumluyorum kendimi. Çizgi, renk ve boşlukla katman katman açılan bir idrak deneyimi kurmak istedim. Seyir, sahip olmaktan ziyade şahit olmaya; biçim icat etmekten çok, yaratılmış olana dikkat kesilmeye davet ediyor.
Nasıl bir evde büyüdünüz?
Ressam babam Memiş Aslan’ın özenle kurduğu bir “oyun ve deney” evreninde büyüdüm. Küçük kâğıtlara düşen çizgiler, cam üstünde boyanan tasvirler, pastel etütler ve erken yaşta Karagöz figürleriyle karşılaşmalar, sanatın doğal bir soluk alışına dönüştü benim için. Babamın atölyesi, öğretiyi değil merakı; kalıpları değil özgüveni besleyen bir alan oldu: “Naif kimliğine sahip çık, içindeki sesi dinle.” Bu çocukluk nefesi, bugün de işlerimin gövdesinde hissediliyor.
Nasıl bir eğitim aldınız ve Karagöz külliyatına nasıl merak saldınız?
1980 Tekirdağ doğumluyum. YTÜ’de mühendislik lisans-yüksek lisansını tamamladıktan sonra, İstanbul Kültür Üniversitesi’nde uzun yıllar öğretim görevlisi olarak çalıştım. 2008’de Karlsruhe–Bonn’da doktora çalışmalarım sürerken, EnBW’de Proje Mühendisi olarak görev almaya başladım. Bu dönemde Almanya ve Avrupa müzelerinde Karagöz koleksiyonlarını yerinde araştırmaya başladım ve tasniflerine yerinde katkı sundum. Türkiye’ye dönüşte Hayali Safderi Metin Özlen’den nazari eğitimler aldım. İstanbul Uluslararası Kukla Festivali koordinasyonunda görev yaparken, Atina, Cluj, Palermo, Rotterdam, Tunis, Tiran vb. şehirlerde Karagöz sanatıyla Türkiye’yi temsil ettim. 2020’de Somut Olmayan Kültürel Miras Taşıyıcısı listesine dahil oldum. 2022’de KOSGEB destek programıyla dört Karagöz sanatçısı yetiştirdim. “Karagöz as Art” sergisi-misafir küratör ve sanatçı olarak katılım sağlarken; “Meddah: The Storyteller”, “Karagözüm İki Gözüm” ve Abdülmecit Efendi Köşkü’ndeki “İsmi Lazım Değil” sergilerine eserlerim ile katkı verdim. İstanbul, Hong Kong, New York, Semerkant’ta karma sergilerde yer aldım. 2024’te Semerkant’ta rektör danışmanlığı görevi süresince 1. Uluslararası Semerkant Sanat ve Medeni Miras Festivali sanat yönetmenliğini gerçekleştirdim. İpek Yolu Tuzim ve Medeni Miras Üniversitesi’nde Karagöz odaklı “Açık Dersler” verdim. “Hayal – Min Evvelinden Min Sonrasına Karagöz” kitabını çıkardım; ve Ange yayınlarından çıkan bir Karagöz külliyatı hazırlığındayım. Üç kitabım yayınlandı son kitabımın ismi de Toramanlı Karagöz. 19 Eylül ve 8 Ekim tarihleri arasında da Guga Contemporary Galeri’de ilk kişisel sergimi açtım.
Walter nasıl hayatınıza girdi?
İstanbul’da Walter L. Meyer’le yolumuz kesişti ve birlikte Karagöz odaklı bir ortaklığın ilk adımını attık. Önce çevrimiçi küratörlüklerle bana yardımcı oldu ardından ev içi performanslar ve çağdaş yorumlarla, Meyer’in tanıklığında pratiğim belirmeye başladı. Bu pratikte iki temel hat parlıyor: Geleneğe saygı ve otantiklik fakat aynı anda, gelenek kalıplaşmasın diye onu yeni malzemeler, yeni düzenler, yeni bağlamlarla da çoğaltmak istedim.
Ne tür malzemeler kullandınız sadece boya olmadığını görüyorum?
Deri, bakır, tuval ve kâğıt arasında mekik dokuyan figürler; kâr-ı kadim oyunların gölgeleriyle mitolojik ve çağdaş göndermelerin aynı yüzeyde buluşmasına olanak tanıdı… Bu çoğul dil, sahneyle resmin, gelenekle güncelin karşılıklı aydınlatmasını da mümkün kıldı. Hatta eleştirel çerçevede Ayhan Hülagü, dilimi Godard’ın biçimle oynamaları ve Borges’in yeniden yazım fikriyle akraba parçalı, çok açılı bir anlatım olarak değerlendirdi.
Yol arkadaşlarınızdan Murat Akgül yazdığı kısa öykülerle de size ve projeye nefes üfleyen hatta yer yer sizi motive eden biri. O bu süreci nasıl tanımladı?
Murat Akgül, sergi için yazdığı kısa öyküde “cevher derinde” diyerek yeraltına kazı vuran hayalîyi anlattı; gölgenin renklerle büyüdüğü bir eşiği tasvirledi. Bu imge aslında, Nakş-ı Sun’ın özünü özetler: Derine indikçe ışık artar.
Tabii birçok isimle bu yolculukta aile olduk. Örneğin Vildan Aslan’ın “kalemin ve boyaların güçlü parmaklarında şekillensin” diyen duası; sahneden perdeye uzanan Hakan Altıner’in selamı ve Başak İlhan’ın “artsın eksilmesin, taşsın dökülmesin” niyazı… Hepsi, Karagöz’le resmi aynı perdede buluşturduğum bu serüvende, ışığın ördüğü ince desenlere eklenen seslerdir.
Sanatçı, perdeyi yalnızca estetik bir araç değil de insanla hakikat arasındaki mesafe olarak adlandırıyor. Sanatçı dostlarından alınan yorumlar ise şöyle satırlara yansıyor. Serkan Öztürk, “ortak bir görme biçimi”nden söz eder: Karagöz’ün çok-disiplinli doğası (resim, ritim, senaryo, icra) içinde yeniyi arama cesareti. Güvenli limanları yakıp, dilini tazeleyen üretim tavrı, sergideki işlerin bir “ön izleme” değil, süreklilik vaat eden bir yolun ara durağı olduğunu hissettiriyor.
Bu yolun etik ve varoluşsal çerçevesini Doğu Erte’nin vurgusu tamamlıyor: “Büyük ve güzel yaşama sanatı.” Sanatlar arası hiyerarşiyi reddeden, dayanışmayı ve müşterek iyiliği önceleyen bir bakış. Karagöz de resim de bu yüzden vazgeçilmez; biri diğerinin yerine geçmez fakat birbirini besler. Aziz’in pratiği, tam da bu çapraz beslenmede, izleyiciyi çocukluk hafızasıyla buluşturup seçimlerini yeniden düşünmeye çağırıyor.
Uluslararası tanıklık cephesinde Giorgio Cossu, kuklacının “kadim bir sıfıra” defalarca dönmesi gerektiğini hatırlatır: Başlangıca, köke, paylaşılan belleğe… Aziz’in mühendislikten tasvire, yazıdan malzeme bilgisine uzanan çok yönlü pratiği bu köke yürüyen organik bir sistem gibi işler; yönü bellidir: Karagöz ve Hacivat.
Orfeas Kallintzis, İstanbul’dan Atina’ya, oradan Semerkant’a uzanan karşılaşmalarda, geleneğe sadakat ile yaratıcı yenilik arasındaki dengeyi işaret eder: Beklenen temalar korunur, ama hayal perdesine düşen her jestte çağdaş bir titreşim duyulur.
Ez cümle ben de istemsizce hayatımdaki figürlerle yüzleştim bu oyunda. Çünkü bunu düşünmeden edemiyorsunuz. Mizahla yüzleşme yaşamak sanırım uzunca zamandır teslim olduğum bir konu değildi. Geleneğe saygı ve otantikliği kalıplaştırmadan yeni malzemelerle çoğaltma cesaretini gösteren biri ile tanışmak, hep Walter’ın başının altından çıktı. Teşekkür ederim Walter!
Kapak Fotoğrafı: Aziz Murat Aslan
İlginizi çekebilir: Burcu Dimili’den Pakize Horozoğlu ile HorozArt Üzerine
Duygu Yılmaz















Aile Tadında
Ne kadar etkileyici bir hikaye Karagöz'ün hem muzipliği hem bilgeliği yansımış sanki satırlara