Öğretmenler Odası filmiyle adını geniş kitlelere duyuran ve çektiği kısa filmlerle sinemasını ilmek ilmek işleyen İlker Çatak, Sarı Zarflar ile hem sevdiği gerilimli sularda yeniden dolaşıyor hem de sinemasının en olgun halini izletiyor. Berlin Film Festivali’nin en büyük ödülü olan Altın Ayı’yı kazanmasının ardından yeniden dikkatleri üzerine çeken Çatak, Türk asıllı bir Alman yönetmen olarak Fatih Akın’dan sonra bu ödülü kazanan ilk isim oldu. İlk bakışta; yönetmeni, oyuncuları ve hikâyesi nedeniyle bir Türk filmi sanılsa da filmin Almanya tarafından fonlanması ve Çatak’ın Alman vatandaşı olması, Sarı Zarflar’ı Alman sineması içinde konumlandırmayı gerektiriyor. Öte yandan, Özgü Namal ile Tansu Biçer’in uyumu ve performansları takdire şayan. Özellikle Özgü Namal, duygular arasındaki sert ve çarpıcı geçişler barındıran performansıyla izleyiciyi kendine hayran bırakıyor.

sari-zarflar_gelbe-briefe_03credits_ellaknorz_ifproductions_alamode-film
Sarı Zarflar | Fotoğraf: Sarı Zarflar

Başrollerinde Özgü Namal ve Tansu Biçer’in yer aldığı Sarı Zarflar, muhalif kimlikleri nedeniyle işlerinden edilen; biri oyuncu, diğeri oyun yazarı ve akademisyen olan bir çiftin hayatlarını yeniden kurma çabasını anlatıyor. Konusu itibarıyla bize hiç de yabancı olmayan film, ideallerinden ödün vermeyen insanların zamanla bu ideallerinin nasıl örselendiğini ve çeşitli ikilemlerle nasıl karşı karşıya kaldıklarını etkileyici bir biçimde işliyor.

Hayatta etik, erdem ve dürüstlük gibi kavramların insanı A noktasından B noktasına taşıyıp taşımadığını tartışmaya açan İlker Çatak, filmin ilk yarısında taraf tutar gibi görünse de ikinci yarıda bundan sıyrılarak karakterlere mesafe koyuyor ve onların kararlarının doğruluğunu ya da yanlışlığını seyirciye bırakıyor. Ancak karakterler neyi seçerse seçsin, yönetmen onları bu noktaya sürükleyen güçlerin tartışılmasını istiyor.

sari-zarflar_gelbe-briefe_12credits_ellaknorz_ifproductions_alamode-film
Sarı Zarflar | Fotoğraf: Sarı Zarflar

Yanlış olduğunu bildiğimiz bir eylemi yapmak bizi mi kötü yapar, yoksa bizi bunu yapmaya mecbur bırakanları mı? Derya ve Aziz, hayatları boyunca doğru bildikleri değerlerin peşinden gitmiş karakterler. Ancak haksızlıklara karşı verdikleri tepkiler; bir tiyatro oyunu sahnelemekten, yazı yazmaktan ya da sosyal medya paylaşımlarından öteye geçememişler.

Bir anlamda, konfor alanlarından çıkmadan muhalif olmayı yeğlemişler ve aktif olarak sahada yer almamışlar. Nitekim Aziz’in ilk kez bir eyleme katılırken yaşadığı tedirginlik, bu ruh halinin açık bir göstergesi. Üstelik karşı olduklarını söyledikleri sistemle yıllarca eklemlenmiş bir şekilde çalışmışlar. Ne zaman çember daralıp kendilerine değdi, o zaman baskının gerçek yüzüyle tanıştılar.

Tüm bu anlatı üzerinden İlker Çatak, “Dünyada yükselen sağ ideolojiler ve totaliter rejimlere karşı ses çıkarmazsan, ‘bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ dersen, bu baskı eninde sonunda seni de bulur” fikrini öne sürüyor. Bu bağlamda film, her kesimden insanın baskıya karşı zamanında ve etkili bir tepki göstermesi gerektiğini ima ediyor. Derya ve Aziz ise bu durumun somut bir örneği olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü sistem, karşı koyulmadığında insanı kendi istediği yöne sürükleyebiliyor; kişiyi istemediği hayatlara, istemediği rollere mahkum edebiliyor.

Editör Notu: Yazının devamı spoiler içerebilir.

sari-zarflar_gelbe-briefe_17credits_ellaknorz_ifproductions_alamode-film
Sarı Zarflar | Fotoğraf: Sarı Zarflar

Filmin en tartışmalı noktalarından biri, çiftin ergenlik çağındaki kızları Gizem’in sorduğu şu soru: “Sen sanatla dünyayı mı kurtaracağını düşünüyorsun?” Bu, dünyayı daha iyi bir yer hâline getirmek için mücadele eden pek çok kişinin mutlaka karşılaştığı bir soru. Derya ve Aziz belki dünyayı doğrudan kurtarmıyorlar ancak sanat aracılığıyla, dünyayı daha iyi hale getirmesi gereken insanların yanlışlarını görünür kılıyorlar.

Bu anlamda yaptıkları şey, daha çok teorik ve sembolik bir “dünya kurtarma” çabası. Ne var ki totaliter rejimlerin sertliği arttıkça, bu sembolik alanın etkisi giderek zayıflıyor. Öyle ki önce ses kısılıyor, ardından o sesi duyuracak mecra ortadan kalkıyor. Bu durum da izleyiciyi, teorik sınırların ötesine geçmenin gerekliliğini sorgulamaya itiyor.

sari-zarflar_gelbe-briefe_13credits_ellaknorz_ifproductions_alamode-film
Sarı Zarflar | Fotoğraf: Sarı Zarflar

Sonuç olarak Sarı Zarflar, totaliterliğe karşı zamanında ve etkili bir direnç gösterilmediğinde, Derya ve Aziz gibi oradan oraya savrulan; istemedikleri hayatlara sürüklenen ve sistemin çarkları arasında sıkışan karakterlerin hikâyesini anlatan bir “arada kalmışlık” filmi. İlker Çatak’ın Berlin’i Ankara’ya, Hamburg’u ise İstanbul’a benzeterek hikayeye yedirmesi de bu evrensel baskı hissini güçlendiriyor.

Bir yazar arkadaşım, bu tercih için “Bu sayede Almanya da bu suça ortak ediliyor ve orası da bu baskı ikliminin dışında değil.” demişti. Nitekim filmin basın toplantısında Özgü Namal’a yöneltilen, oryantalistim soslu “Türkiye’yi anlatan bu hikâyeyi orada anlatamadığınız için mi Almanya’da çektiniz?” sorusu da bu bakış açısının bir yansıması.

sari-zarflar_gelbe-briefe_06credits_ellaknorz_ifproductions_alamode-film
Sarı Zarflar | Fotoğraf: Sarı Zarflar

Oysa film, Türkiye’de çekilemeyecek kadar sert bir politik dil barındırmıyor. Burada asıl dikkat çekici olan, Almanya’nın düşünce özgürlüğünün beşiğiymiş gibi konumlandırılması. Oysa özellikle Filistin eylemleri söz konusu olduğunda Almanya’nın da oldukça baskıcı bir tutum sergilediğini Berlin jürisine ve Alman seyircisine hatırlamak gerekiyor.

Kapak Fotoğrafı: Sarı Zarflar

İlginizi çekebilir: Sine Magger’dan Güncel İzleme Listemiz