Kızıldeniz’in masalsı derinliklerinde bir deniz kızı gibi süzülme hayaliyle suya dalıp, kendimi “buradan nasıl çıkıyoruz?” paniğiyle bir Matrix sahnesinde bulacağımı tahmin etmemiştim. Sharm El Sheikh seyahatim rengarenk mercanları keşfetmekle “Monkey Mind” ile verdiğim trajikomik bir savaş ve “aslında kaşık yok” uyanışı arasında bir deneyime dönüştü. Mindfulness pratiklerinin zihnin duvarına çarptığı o anları ve her şeye rağmen devam etme kararlılığımı merak ediyorsanız, buyurun beraber dalalım.

Fotoğraf: unsplash.com/@gettyimages

Geçtiğimiz Şubat ayında, kışın gri tonlarından kaçıp kendimi Mısır’ın güneşine, Sharm El Sheikh’in altın sarısı kumlarına bıraktım. Burası yalnızca bir tatil beldesi değil, çölün ortasında dünyanın en zengin su altı ekosistemlerinden birine açılan büyülü bir kapı. Kızıldeniz, kıyıdan sadece bir adım attığınızda bile sizi şnorkele ihtiyaç duymadan rengarenk cerrah balıkları, papağan balıkları ve uçsuz bucaksız mercan bahçeleriyle karşılıyor. Su o kadar berrak ki, 20 metre derinlikteki bir kumu bile elinizi uzatsanız dokunacakmışsınız gibi görebiliyorsunuz.

Seyahati planlarken eşimle en büyük hayalimiz, bu devasa doğal akvaryumun içine tüplü dalışla (scuba diving) süzülmekti. Ancak dünyanın en iyi dalış noktalarından biri kabul edilen Ras Mohammed National Park’tan kalkan o teknede, ufukta cam gibi bir deniz dururken benim içimde bambaşka bir fırtına kopuyordu: Monkey Mind.

Zihnin Karmaşık Senaryoları vs. Mercan Resifleri

Fotoğraf: unsplash.com/@go_sourav

Bilmeyenler için “Monkey Mind” (Maymun Zihin), zihnin bir düşünceden diğerine kontrolsüzce savrulmasıdır. Tıpkı bir maymunun bir daldan diğerine atlaması gibi. Dalış öncesi zihnim tam olarak bu haldeydi. Teknemiz, Anthias Balıklarının ve devasa deniz kaplumbağalarının evi olan o meşhur resiflere doğru süzülürken, ‘scuba diving’in aslında istatistiksel olarak yüzmeden bile güvenli olduğunu bilmek beni teskin etmiyordu. “Ya kulak basıncımı dengeleyemezsem?”, “Ya suyun altında hapşırmam gerekirse?” gibi komik ama o an için hayati hissettiren senaryolar zihnimi esir almıştı bile. Kızıldeniz’in dinginliği dışarıdaydı, benim içimdeyse bir kaos hakimdi.

Aslında bu benim için uzaktan tanıdık bir histi. Yıllar önce Kabak Koyu’nda yaptığım bir tırmanış sırasında bedenim “don tepkisi” vermiş ve kaslarım kilitlenmişti. O zaman profesyonel fitness ve yoga pratiğimle o kayayı aşabilecek fiziksel donanıma fazlasıyla sahiptim. Ancak parasempatik sinir sistemi bir kez “hayatta kal” komutu verdiğinde, tüm o pratikler zihnin duvarına çarpıyor. Dalışta ise bu kez “donma” değil, güçlü bir “kaç-savaş” tepkisi devredeydi. Zihnim, regülatörden gelen havayı yok sayıp beni bir an önce suyun üzerine fırlatmaya çalışan, rasyonel hiçbir açıklamayı dinlemeyen bir panik sinyali üretecekti. Kalp atışım kulaklarımda çınlarken, tüm o mindfulness pratikleri yerini hayatta kalmaya çalışan ilkel bir refleksin gürültüsüne bırakacaktı…

Nefesi Hissetmekten, Nefesi Aramaya

Fotoğraf: unsplash.com/@avivperets

Sonunda suya girdik. İlk başta her şey yolundaydı. Kulak basıncımı kolayca ayarladım, regülatörden gelen o ritmik hava sesine alıştım, mercanların ve Kayıp Balık Nemo’ların masalsı dünyasına daldım. Suyun altı, dışarıdaki dünyanın tüm seslerini yutan, sizi sadece kendi nabzınızla baş başa bırakan devasa bir katedral gibiydi.

Masmavi derinliğin içinde, güneş ışınlarının süzüldüğü o anlarda, onlarca rengarenk balıkların oluşturduğu canlı bulutların içinden geçiyor, yelpaze gibi açılmış mercanların görkemli salınışını izliyordum. Ta ki eşimle suyun altında buluşup kafamı yukarı kaldırdığım ana kadar… Aniden hayatımda ilk kez klostrofobiyi hissettim. Senelerdir yaptığım meditasyonlar, mindfulness pratikleri ve nefes çalışmaları bir anda uçup gitmişti. Ekipmanım kusursuz çalışıyordu, nefes alıyordum ama o nefesi hissedemiyordum.

Zihnim beni o anın gerçekliğinden koparmıştı. Kontrolü elinde tutabildiğine inanmak için sürekli yeni olasılıklar üretiyordu. Tıpkı partnerinizden gelen “akşam konuşmamız lazım” mesajından sonra yazdığınız felaket senaryoları gibi.

Aslında Kaşık Yok

Fotoğraf: unsplash.com/@joshuaearle

Oysa gerçek anın içinde zihnin kurduğu o karmaşık ve dramatik hikâyelerin pek azı vardır. Tekneye geri çıktığımda deniz aynı berraklıktaydı. Güneş hala dağların üzerinden parlıyor, teknedeki diğer insanlar keyifle Kızıldeniz’in tuzlu suyunun tadını çıkarıyordu. Değişen tek şey zihnimin yarattığı kurgunun bitmiş olmasıydı. Birkaç dakika önce tehlike gibi hissettiren şey, şimdi yalnızca uzaktan izlediğim heyecanlı bir deneyim olarak duruyordu.

Tam bu noktada Matrix’in o ikonik sahnesini düşündüm. Neo, kaşığı zihin gücüyle bükmeye çalışır ama başaramaz. Ta ki küçük çocuk o sırrı fısıldayana kadar: “Kaşığı bükmeye çalışma, bu imkansızdır. Onun yerine sadece gerçeği fark etmeye çalış: Aslında kaşık yok.”

Suyun altında yaşadığım o panik anı, benim Matrix’imdi. Yıllardır yaptığım mindfulness pratikleri aslında zihni ehlîleştirip “kaşığı bükmek” üzerine kurulu değildi; Zihnin ürettiği o senaryoların, yani o kaşığın aslında orada olmadığını fark etmek üzerineydi. Suyun altında nefesimi hissedemediğim o an, zihnimi sakinleştirmeye çalışmak bu nedenle beyhude bir “kaşığı bükme” çabasıydı. Oysa asıl pratik, tehlikenin, nefessiz kalma ihtimalinin ve o boğucu klostrofobinin suyun altındaki dünyada değil, sadece zihnimin inşa ettiği bir illüzyon olduğunu idrak etmekte saklıydı. Gerçeklik bükülmezdi. Bükülen, bizim ona yüklediğimiz anlamlardı.

Beklenmedik Bir Nezaket ve Gerçekliğin Tadı

Fotoğraf: unsplash.com/@pascalvendel

Teknede tanıştığımız Şilili bir çiftle Kızıldeniz’in altındaki o inanılmaz renk paletini hayranlıkla konuşurken, denizden gelen o tuzlu rüzgar zihnimdeki fırtınayı tamamen yatıştırmıştı. Günün tüm o yorgunluğuyla kendimizi harika otelimize bıraktığımızda, bizi Sharm’ın o meşhur misafirperverliğinden çok daha fazlası bekliyordu.

Bir önceki gün, kaldığımız otel grubunun Executive Chef’i ile tanışma fırsatımız olmuştu. Kendisi de bizden biriydi, bir Türk şefti. Akşam oda kapımız beklenmedik bir şekilde çalındığında karşımızda sadece bir ikram tepsisi değil, aslında o günün tüm gerginliğini silip süpüren bir nezaket bulduk. Özenle hazırlanmış meyveler ve o tanıdık, ruhu okşayan tatlılar… Şefimiz bizi sadece düşünmekle kalmamış, ertesi gün için grubun diğer otelindeki o muazzam kahvaltıya da davet etmişti.

Odanın sessizliğinde şefimizin gönderdiği o nefis tatlıların tadına bakarken, bir yandan da o gün yaşadığım zihinsel eşiği düşünüyordum. Zihnim gün boyu suyun altında “ya başaramazsam?” diye senaryolar üretirken, hayat dışarıda akmaya ve bana tatlı sürprizler hazırlamaya devam ediyordu. Ben içimdeki hayali korkularla uğraşırken, dışarıdaki gerçeklik bana taptaze meyveler ve samimi bir kahvaltı davetiyle gülümsüyordu.

Fotoğraf: unsplash.com/@neom

Belki bir sonraki dalış noktasında tüpü tekrar sırtıma takmaya cesaret edemedim ama şnorkelimle suyun yüzeyinde asılı kalıp o devasa resiflerin üzerinde süzülmek bana şunu öğretti: Bazen derinlere dalmak için değil, sadece “orada olmak” ve sunulan o anın, o tadın gerçekliğine güvenmek için cesarete ihtiyacımız var.

Eğer yolunuz Sharm’a düşerse, yanınıza sadece o masmavi derinliğin heyecanını değil, kendi sessiz şahitliğinizi de alın. Fakat unutmayın, o kaşığın aslında orada olmadığını fark ettiğiniz an, Kızıldeniz’in mavisi de paylaşılan bir ikramın lezzeti de çok daha parlak ve sahici görünecek.

Tabii tüm bu aydınlanmalar bir yana; onlarca insan suyun altında birer deniz kızı gibi süzülürken benim “buradan nasıl çıkıyoruz?” paniği yaşamam da bu yolculuğun bir parçasıydı. Galiba ekstrem sporlar pek bana göre değil. Ama durun, sırada bungee jumping var. Madem kaşık yok, denemeye devam!

Kapak Fotoğrafı: İrem Poçan

İlginizi çekebilir: Esin Bilge Çelik’ten Kaş’ta Scuba Diving