Oyuncu kadrosunda Şebnem Bozoklu, Rıza Kocaoğlu ve Melisa Doğu, yönetmen koltuğunda ise Tuğrul Tülek. Hazır olun, müthiş bir oyundan söz edeceğiz bugün sizlere. 30’lu yaşlarında iki beyaz yakalı olan Tom ve Amy’nin ilişkilerinden yola çıkarak günümüz insanının yalnızlığını sorgulayan, İskoç yazar D.C. Jackson’ın anti romantik komedi tarzındaki oyunu Aşk Geçmişim, 15 Ekim’de UNIQ Hall’da seyirciyle buluştu. Gelin, oyunun sahnelenmeye başlamasından önce bu harika ekip ile gerçekleştirdiğimiz keyifli sohbeti yeniden hatırlayalım.

Merhaba! Öncelikle sizlerle bir araya geldiğimiz için çok mutluyuz. İsterseniz hemen başlayalım, Aşk Geçmişim’de bizleri neler bekliyor?

Tuğrul Tülek: Öncelikle oyunun adından ve anti romantik bir tarza sahip olmasından dolayı seyirciyi sadece aşkla ilgili bir oyun beklemiyor, bunun altını çizmek istiyorum. Aslında aşk burada bir anlatım aracı ve esas anlatılan başka bir hikaye var. Aşk Geçmişim’de, bir şekilde büyümeye ve kendi hayatını kurmaya çalışan, büyük bir şehirde yaşarken gittikçe yalnızlaşan insanların hikayesi anlatılıyor. Dolayısıyla karakterler de, bu yalnızlığın üstesinden gelmenin farklı formüllerini, içinde bulundukları durumun çözümünü çaresize bulmaya çalışıyorlar. Farkında olmadan sağ sola çarpa çarpa ilerliyorlar. Bu tür şeylerin direkt cevabı yok, o yüzden deneyimle birçok şeyi elde ediyorsunuz, öğreniyorsunuz. Aşk Geçmişim’de bu deneyimleme sürecini anlatan bir oyun. Bunu tabii ki romantik komedi tarzına özgü durumları kullanarak ama sonrasında bunu kırarak yapıyor. O yüzden de “anti romantik komedi” olarak adlandırdığımız bir iş. Sağ gösterip sol vuruyor derler ya, işte öyle bir oyun. O yüzden size önce gerçeklik üstü bir aşk deneyimi yaşatacak gibi bir dünya kuruyor, sonra sizi gerçekliğiyle tekrar yeryüzüne indiriyor.

Biraz da hazırlık sürecinden söz edelim. Oyunda oyuncuların her biri en az 6 karakteri canlandırıyor. Bu karakterlere kendinizi nasıl hazırladınız?

Şebnem Bozoklu: Evet, birden fazla karakter oynuyoruz hatta aynı karakterin gençliğini, günümüzü, üniversitesi veya lisesini oynuyoruz. İşin en zevkli parçası bu tabii ki. Çünkü genelde karşımıza çıkan metinlerde bir karakteri alıp hayatının bir noktasından, onun bazen birkaç senesini, bazen iki gününü, bazen bir saatini oynamaya alışkınız. Ama bu oyun bunu kırıyor ve bir oyuncu olarak bizi bir konfor alanına sabitlemiyor. Oynadığım karakterlerin yaş aralıklarının arasında büyük çukurlar var bu da çok eğlenceli… Esas karakterim olan Amy’nin lise zamanı kendi adıma canlandırdığım favori dönemim diyebilirim.

Melisa Doğu: Birkaç oyunda oynayabileceğimiz performansları tek oyunda gösterme şansına sahip olduğumuzu düşünüyorum.

Rıza Kocaoğlu: Ben karakterden ziyade, genel olarak tiyatroda karakterlere inanmıyorum. Durumu ve anı oynamayla ilgileniyorum, dolayısıyla oyun bize durumu, anı oynamaya fırsat sunuyor ve aynı durumda kalan, oynadığım karakterin ergenliğini, başka bir karakterin durumları ve anlarını oynama şansı veriyor. Dolayısıyla hem bize hem de oyunun genel yapısına bir ritim katmış oluyor. Bugünün hızını yakalayan bir yazım dili var çünkü.

Tuğrul Tülek: Bu en önemli şey, çünkü oyuncunun kondisyonunu sahnede gösterebilme fırsatı aynı zamanda. Oyunculuk algısı gün geçtikçe değişiyor artık, farklı farklı kategorilerde değerlendiriliyor. Ama gerçekten bu işin eğitimini alıp sahne üzerinde bunu yapmaya kalkıştığında oyuncunun kondisyonunun ne kadar önemli olduğunu bir kez daha göreceğimiz bir biçim aslında.

Şebnem Bozoklu: Hele bizim gibi katlı ve bol merdivenli bir dekorunuz varsa çok daha iyi anlıyorsunuz!

Tom ve Amy’nin arasındaki ilişki nasıl bir ilişki?

Tuğrul Tülek: Tom ve Amy ilişkisi çok gerçek bir ilişki, her gerçek ilişkide olduğu gibi yani çok grafikli. Sürekli olarak iniyor ve çıkıyor. Çok yüksek ve çok alçak ama çok gerçek bir hikaye. O yüzden masal değil izlediğimiz şey, bu yüzden de sadece eğlenceli ve dinamik taraflarını değil; çok gerçek, karanlık taraflarını da görüyoruz.

Sizce Aşk Geçmişim seyircisi oyunda kendinden neler bulacak?

Rıza Kocaoğlu: Seyirci ilk perdede günümüzde neden ilişki kuramadığımızı, insanların nasıl yalnızlaştıklarını sorgulayacak; ikinci perdede ilişki kurmanın nerelerden geçtiğini, alenen birbirimizi anlamanın, birbirimizi dinlemenin ne kadar kıymetli olduğunu, aslında aşktan da kıymetli olduğunu anlatan bir kurguyla karşı karşıya kalacak.

Şebnem Bozoklu: Yani karakterler aslında hepimizin hayatının içinde; hem kendimizde, hem de etrafımızda, bir yandan okuduğumuz romanlarda, izlediğimiz filmlerde, duyduğumuz dedikodularda bile yer alıyor. Bunun skalası çok geniş, duyduğumuz her şeyle ilgili. Hepimize çok tanıdık şeyler üzerine düşündürüyor bizi.

Melisa Doğu: Başkasının gözünden kendini gördüğün bir yer vardır ya, ama aslında karşı tarafın senin zannettiğin gibi düşünmediği bir yer. Yazar bunu çok iyi gözlemlemiş. Bu hayatın içinde çok yorucu bir şeydir; kendin bile ne yapmak istediğini bilmezken bir başkasının senin hakkında düşündüğü şeyi onaylıyor olmak. Bu algıyı çok doğru bir anlatımla kıran bir tarafı var oyunun. İletişim eksikliğinin kararlarımızı nasıl etkilediğini açıkca yüzümüze vuruyor aslında.

Şebnem Bozoklu: Yazar bizim çağdaşımız, bizimle aynı yaşlarda biri ve ben kendisinin, içinde bulunduğumuz yüzyılın beraberinde getirdiği ve bize çok hızlı gelen değişimlerini, mesela teknolojik gelişmelerin bu kadar hızlı bir şekilde hayatımıza, bütün hücrelerimize nüksetmesinin bizde oluşturduğu büyük yalnızlıği, onaylanma isteğini çok iyi yakaladığını ve yansıttığını düşünüyorum.

Rıza Kocaoğlu: Bir de bütün bu karakterler oluşurken aslında ergenlikte yaşadıklarının bütün hayatları boyunca ne kadar etkili olduğunu, o ergen nobranlığının insanlarda nasıl izler bıraktığını ve sonraki aşk hikayelerinde bunun nasıl bir etkisi olduğunu anlatıyor.

Son yıllarda, tiyatroya olan ilginin daha da artığını düşünüyor musunuz?

Tuğrul Tülek: Tiyatroya her zaman için ilgi olduğunu düşünüyorum ben. Sadece zamanla şekli değişiyor. Tiyatronun seyirciyle kurduğu yöntemler, yollar, mekanlar, biçimler değişiyor. Birazcık daha büyüyor, bir sektör haline gelmeye başlıyor, bu güzel bir şey.

Şebnem Bozoklu: Yeni neslin iyi bir tiyatro takipçisi olduğunu düşünüyorum, özellikle son 10 yılda ilginin artığını düşünüyorum ben.

Rıza Kocaoğlu: Kriz dönemlerinde insanlar kendilerini tiyatrolarda daha rahat hissetti, bir arada olmanın verdiği rahatlamadan sebeple bir artış var bence de.

Şebnem Bozoklu: Birçok oyuncunun sahnede olmak istemesi bence heyecan verici!

Rıza Kocaoğlu: Bir de yeni salonlar kuruldu. Bu yeni salonlar da ilgiyi canlandırdı diye düşünüyorum.

Tuğrul Tülek: Bizde eğlence sektörü dendiğinde anlaşılan şey ne yazık ki daha farklı bir yöne doğru gidiyor ama dünya literatürüne bakacak olursak, tiyatro aslında eğlence sektörünün olmazsa olmaz bir parçası. Eğlence derken eller havaya şeklinde bir tarzdan bahsetmiyorum, kaliteli zaman geçirmekten bahsediyorum. Zaten tiyatronun şimdiye kadar buraya kadar gelmemiş olması şaşırtıcı bir şey. Çünkü gerçekten büyük ilginin olduğu bir sanat dalı. Yıllardır hepimiz sahneye çıkıyoruz ve seyirciyle her zaman buluşmak konusunda bir sıkıntı yaşamıyoruz. İyi bir şey yaptığın zaman mutlaka seyirci geliyor ve buluyor seni.

Rıza Kocaoğlu: Aynen biz onu yaşadık Tuğrul’la. Şebnem’le Festen’i dağ başında oynuyorduk, yine  seyirci geliyordu. Çünkü iyi bir oyundu, iyi bir iş yapılınca her yerde seyirci buluyorsunuz.

Tuğrul Tülek: Seyirci her zaman geliyor, bir şekilde savunuyor ve arkasında duruyor. Ama dediğim gibi şimdi başka başka parametreler de devreye girmeye başladı. Bu dediğim gibi güzel bir şey. Alternatiflerin olması, daha büyük salonlarda daha gösterişli işlerin olması da güzel bir gelişme. Bir taraftan da hala daha küçük mekanlarda, daha alternatif işlerin olması da ayrı güzel. İşin renkliliği bu bence. Dolayısıyla tiyatrodaki tüm bu gelişmeleri ilham verici buluyorum ben.

Son olarak, bu oyunun ortaya çıkış hikayesini merak ediyoruz. Nasıl karar verdiniz bu oyunu sahneye taşımaya?

Tuğrul Tülek: Ben çok seviyorum bu oyunu, yıllar önce izlemiştim de Edinburg’da. İzlediğim ilk  prodüksyonuymuş hatta, hiç bilmiyordum, öyle denk gelmişti. Yıllardır hep aklımda olan bir işti… Ben o zamandan bugüne her sene tiyatro sezonundan önce bu oyunu bir şekilde deşerdim; yapsak mı, oynasam mı, yönetsem mi diye. Bu sene nihayetinde bütün taşlar yerini buldu. Rüya projem demek, o kadar büyütmek istemiyorum ama çok istediğim ve mutlaka seyircinin izlemesi gerektiğini düşündüğüm bir iş olduğunu düşünüyordum. Nitekim öyle oldu, hepimiz hemfikir olduk. Arkadaşlarım da oyunun gücünü çok beğendiler ve sağ olsunlar çok güzel ve heyecan verici bir ekip oluşturduk böylece.

Rıza Kocaoğlu: Heyecanımız yüksek!

Teşekkürler!

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN