Türk romanının tarihsel gelişimi ve bu gelişime ilişkin analizler, edebiyat kuramı, karşılaştırmalı edebiyat, kültürel çalışmalar ve edebiyat sosyolojisi gibi ilgili alanların konusu ve bu yazının çok ötesinde bir çaba. Bu yazıda amacım kendi çapımda iddialı bir işe girişip Türk roman tarihi içinde en sevdiğim 25 romanı seçmek ve onlar hakkında kısa kısa görüşlerimi aktarmak. Bunu yaparken de söylemeye gerek yok,  seçtiğim romanları tamamen kendi öznel beğeni ve tercih süzgecimden geçiriyorum; tüm sanat yapıtlarında ve alanlarında olduğu gibi estetik ve sanatsal kaygıyı her şeyin önüne koyuyorum. Başka bir deyişle, bir yapıtı ne anlattığına göre değil neyi nasıl anlattığına göre seviyor ve beğeniyorum. O yüzden de listemde Peyami Safa da yer bulabiliyor, Yaşar Kemal de. Aynı şekilde tarihsel gelişim içinde geleneksel anlatı üslubu içinde yazılan romanlar da listede var modern veya post-modern diyebileceğimiz romanlar da. Ben tüm sanatlara eklektik bir şekilde yaklaşırım. Elbette sevdiğim ve bana çok daha yakın üsluplar-tarzlar var ama ben ‘sanatta bir akım, bir tarz diğerine karşıdır’ diye değil ‘her yapıt içinde bulunduğu tarihsel-politik-estetik bağlam için değerlidir’ anlayışını benimserim. O yüzden de listede Halit Ziya ve Mehmet Rauf ile İbrahim Yıldırım ve Hasan Ali Toptaş birlikte yer alabiliyor.

İz Bırakan 25 Türk Romanı | Fotoğraf: Pixabay (Pexels.com)

İz Bırakan 25 Türk Romanı

Fransız Yeni Dalga Sineması’nın en önemli isimlerin Francois Truffault şöyle der: “Her daim hayatın yansımasını hayatın kendisine tercih ettim.” Sanatı her şeyin ötesinde ve üzerinde sevmem, ona sonsuz bir hayranlıkla bağlı olmam tam da Truffault’un kendi için söylediği söz ile açıklanabilir: yaşamın kendisini sevemedikçe onun yansımasına tutunmak; hayatta kalabilmek için, dünyanın ve tarihin kötücül ve karanlık talihine, insan olmaya ve yaşamaya sanat ile direnmek. İşte bu tutunma ve direnme çabası içinde, benim kişisel hikâyemde romanın çok ayrı bir yeri vardır. 

Hayata tutunmak için büyük bir çaba sarf etmem gerektiğini maalesef çok erken yaşta anladığımdan roman ile tanışmam da erken oldu. Edebiyata ilgi duymaya başladığım ilkokul yıllarımdan itibaren yoğun olarak dünya edebiyatının kanonunu oluşturan eserleri okumaya başladım. Çocuk klasiklerinden başlayarak 11-12 yaşından itibaren önemli yapıtlara geçiş yaparken de hep dünya edebiyatından roman okumaları yaptım. Dolayısıyla benim Türk romanına ilgim görece geç bir dönemde, lise yıllarımda, Türkiye’nin politik ve toplumsal tarihine ilgi duymam ile başladı. İlginç şekilde saf sanatsal bir ilgi ve eğilim ile dünya edebiyatına ait roman okumaları yaparken ve romanlardan hareketle dünya tarihini ve siyasetini öğrenmeye çalışırken Türk romanında ise durum tam tersi oldu. Türk siyasi tarihine ilgi duymaya başladıktan sonra (özellikle de batılılaşma ve modernleşme süreci) Türk romanlarını okumaya başladım.

İz Bırakan 25 Türk Romanı | Fotoğraf: Debby Hudson (Unsplash.com)

Lise edebiyat dersi gibi olacak ama Türk Roman tarihine çok kısa bir giriş yapmak isterim yazının başlarında. Türk edebiyatının (modern Osmanlı edebiyatı veya batılı anlamdaki Osmanlı edebiyatı da diyebiliriz) ilk romanı olarak Şemsettin Sami’nin Taaşşuk-ı Talât ve Fitnat eseri kabul edilir. Öte yandan bu konuda son dönemde, özellikle de akademik düzeyde Recaizade Mehmet Celal’in Hayal-i Celal başlıklı yapıtının ilk roman olduğuna dair bazı tartışmalar yapılmaktadır. Tartışmalar bir yana her iki yapıtın da 1870ler’de kaleme alındığı düşünüldüğünde o tarihlerden günümüze roman alanında yapıtlar verilen bir edebiyatımız olduğu, tarihsel bir gerçeklik olarak kabul edilebilir. Sami’nin daha çok bir tür tefrika sayılan ve bir ilk olmanın verdiği tarihi önemli dışında edebi değeri olmadığı kabul edilen eseri yanında asıl olarak şairliği ve politik kişiliği ile tarihe geçmiş Namık Kemal’ın İntibah yapıtının Türk Edebiyatı’nın ilk edebi romanı olduğu varsayılır. Teknik, kurgu ve edebi anlamında evrensel düzeydeki ilk ‘batılı’ (evrensel demeyi tercih ederim) roman olarak ise Halit Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu eseri ise genel bir kabul görür. Sami’nin eseri 1872, Namık Kemal’in İntibah‘ı 1876 ve Halit Ziya’nın Aşk-ı Memnu‘su ise 1899 tarihlidir. Başka bir deyişle bu topraklarda romanın 150 yıllık bir tarihi var. Bu yıllar boyunca önemli yazıda roman yazılmıştır ve bu romanlar arasında çok başarılı, benim ara ara yeniden okumaktan zevk aldığım örnekler bulunmaktadır. 

Türk romanı, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 1930’da yazdığı Bizde Roman makalesinden günümüze dek tartışılan tüm sorunlarına; sadece edebiyat kuramı bağlamında değil, aşırı politize olmuş bir edebiyat ortamının da bir sonucu olarak, tamamen politik düzlemde üzerine yapılan yıpratıcı tartışmalara karşın, önemli bir geleneğe sahip. Her ne kadar roman Türk edebiyatında yetkinlik açısından bana göre şiirin, hatta öykünün ardından gelse de, Türkçe yazan yazarların romanları dil bariyerini aşıp diğer dillere daha erken bir dönemde çevrilmeye başlansaydı, eminim günümüzde Orhan Pamuk ve Yaşar Kemal dışında da dünyada edebiyat ile ortalamanın üstünde ilgilenen okuyucular Türk yazarları ve Türk romanı hakkında daha fazla bilgi sahibi olabilirdi. Bugün geçmişe göre çok daha fazla romancı yabancı dillere çevriliyor ama bu yeterli midir? sorusu bence hala geçerli…

Türk romanının tarihsel gelişimi ile Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemi; sonrasında Türkiye Cumhuriyeti’nin geçirdiği tarihsel, politik, kültürel ve ekonomik gelişim-dönüşüm-değişim arasında çok büyük bir paralellik var. Edebi türler içinde bu değişimlere en duyarlı türlerin başında romanın geldiği düşünülürse bu çok şaşırtıcı bir durum değil. Yazıda uzun uzun edebi ve kültürel çalışmalar teorisine girmeyeceğim ama neredeyse yazılan her roman (aslında her sanat yapıtı gibi) içinde doğduğu tarihsel dönemin özelliklerini taşır. Hatta pek çok roman doğrudan bu özellikleri anlatmaya, onları yansıtmaya ve onları bir sanatsal tür aracılığı ile analiz etmeyi hedefler. Roman, sinema ile birlikte, tüm sanatsal türler ve anlatım araçları içinde de bunu yapabilecek en geniş olanaklara sahip olan türdür. Türk romanı da bu bağlamda çok ilgi çekici, incelenmesi sadece edebi değil siyasal, toplumsal ve ekonomi-politik anlamda da öneme sahip bir alan. Bu noktada da itiraf edeyim, edebi niteliğinden ve sanatsal değerinden ziyade tarihsel içeriğinden dolayı okuduğum çok roman oldu. Örneğin Yakup Kadri romanları: Kiralık KonakSodom ve Gomorra ve Yaban edebi değerlerinden öte tarihi ve politik özellikleri ile ilgimi çekmiştir. Keza tezli romanın Türk edebiyatındaki en büyük temsilcisi Kemal Tahir romanları. Bunun tam tersinin olduğu durumlar da vardır Atilla İlhan romanlarında olduğu gibi. Siyasi, tarihi ve toplumsal arka planını tamamen kendi yarattığı bir dünya içinden, adeta bir senaryo gibi anlatır. (Aynanın İçindekiler serisini tanımlarken seride yer alan tüm romanların başına şu notu düşer: “Bu kitapta anlatılanların gerçek kişilerle ve olaylarla hiçbir ilgisi yoktur. Onları ben, büyük bir aynanın içinde gördüm. üstelik ayna dumanlıydı ve olmayan bir şehirde geziniyordu.”) Çok büyük bir edebiyatçı ve şair olan İlhan, romanlarını adeta şiir gibi okutmayı başarır. Konusu ve içeriğinden bağımsız olarak saf bir edebi zevk için de okunabilir onun romanları. 

Türk romanının tarihsel gelişimi ve bu gelişime ilişkin analizler, edebiyat kuramı, karşılaştırmalı edebiyat, kültürel çalışmalar ve edebiyat sosyolojisi gibi ilgili alanların konusu ve bu yazının çok ötesinde bir çaba. Bu yazıda amacım kendi çapımda iddialı bir işe girişip Türk roman tarihi içinde en sevdiğim 25 romanı seçmek ve onlar hakkında kısa kısa görüşlerimi aktarmak. Bunu yaparken de söylemeye gerek yok,  seçtiğim romanları tamamen kendi öznel beğeni ve tercih süzgecimden geçiriyorum; tüm sanat yapıtlarında ve alanlarında olduğu gibi estetik ve sanatsal kaygıyı her şeyin önüne koyuyorum. Başka bir deyişle, bir yapıtı ne anlattığına göre değil neyi nasıl anlattığına göre seviyor ve beğeniyorum. O yüzden de listemde Peyami Safa da yer bulabiliyor, Yaşar Kemal de. Aynı şekilde tarihsel gelişim içinde geleneksel anlatı üslubu içinde yazılan romanlar da listede var modern veya post-modern diyebileceğimiz romanlar da. Ben tüm sanatlara eklektik bir şekilde yaklaşırım. Elbette sevdiğim ve bana çok daha yakın üsluplar-tarzlar var ama ben ‘sanatta bir akım, bir tarz diğerine karşıdır’ diye değil ‘her yapıt içinde bulunduğu tarihsel-politik-estetik bağlam için değerlidir’ anlayışını benimserim. O yüzden de listede Halit Ziya ve Mehmet Rauf ile İbrahim Yıldırım ve Hasan Ali Toptaş birlikte yer alabiliyor. 

Şu ana kadar Türk romanı ile ilgili benzer listeler yapıldı elbette. Günümüzde Türk Romanına ilişkin bir kanonun varlığından söz etmek de mümkün. Türkiye’de roman eleştirisi denildiğinde akla gelen ilk kişilerden biri, hatta birincisi olan Fethi Naci’nin 100 yılın 100 Türk Romanı ve En sevdiğim 20 Roman listeleri ilk akla gelen ve sık sık referans verilen listeler. Buna ek olarak 2017 yılında 100 akademisyen, yazar ve eleştirmenden oluşan bir ekip tarafından Türk edebiyatının ‘En İyi 100 Romanı’ belirlendi. Benim listem de aslında bu listeler ile önemli ölçüde paralellik gösteriyor. Yazımı okuyanlar öyle büyük bir sürprizle karşılaşmayacaklar dolayısıyla. Örneğin benim listemde yer alıp da bu 100 eserin yer aldığı bu listede bulunmayan sadece 3 roman var. 

İz Bırakan 25 Türk Romanı | Richa Sharma (Unsplash.com)

Mümkün olduğunca bir yazardan bir roman seçmeye dikkat ettim ama Uşaklıgil, Tanpınar, Atılgan, Örik ve Pamuk birden fazla roman ile listeye girdiler. Tanpınar aslında dört romanı ile de bu listeye girebilirdi. Keza Bilge Karasu ve İbrahim Yıldırım da iki roman ile listede yer alabilirdi ama ben diğer çok sevdiğim romanları listeye almak adına böyle bir tercih yaptım ve bu iki çok sevdiğim yazarın birer romanını listeye almadım. 

Bu listede olmamasına rağmen bu listeyi zorlayan romanlardan da listeye geçmeden önce bahsetmek isterim. Ahmet Hamdi Tanpınar Mahur Beste ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Refik Halit Karay’ın Bugünün Saraylısı, Yaşar Kemal’in Akçasazın Ağaları İkilemesinin ilk romanı Demirciler Çarşısı Cinayeti, Tarık Buğra’nın Kurtuluş Savaşı’nı hemen öncesinden başlayıp İzmir’in kurtuluşuna kadar anlattığı epik romanı Küçük Ağa, Hasan Ali Toptaş’tan Bin Hüzünlü Haz, Ferid Edgü’den Eylül Gölgesinde Bir Yazdı, Bilge Karasu’dan Kılavuz, Orhan Pamuk’dan Sessiz Ev, Halit Ziya’dan Mai ve Siyah, İbrahim Yıldırım’ın Eylül’den Sonra Üçlemesi’nin son romanı Bıçkın ve Orta Halli, Mehmet Eroğlu’dan Geç Kalmış Ölü, Memduh Şevket Esendal’dan Ayaşlı ve Kiracıları, Peyami Safa’dan Yalnızız, Atilla İlhan’dan Kurtlar Sofrası, Enis Batur’dan deneysel bir yol romanı Acı Bilgi: Fugue Sanatı Üzerine Bir Roman Denemesi ile Adalet Ağaoğlu’nun Dar Zamanlar Üçlemesi’nin ilk kitabı Ölmeye Yatmak ve en sevdiğim şairlerden Oktay Rifat’ın üç romanından ilki olan Bir Kadının Penceresinden okumaktan keyif duyduğum diğer romanlar arasında yer almaktadır. Keza Abdülhak Şinasi Hisar’ın eski İstanbul Boğaz ve Köşk hayatını hafiften Proust tadında anlattığı yapıtları ile bunların dışında edebiyat tarihi açısından önemleri doğrultusunda Reşat Nuri, Halide Edip, Yakup Kadri, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Hüseyin Rahmi de romanları okunması gereken yazarlardır. 

Sıralamayı romanların yayınlanış tarihlerine göre kronolojik olarak yaptım. Dolayısıyla benim en sevdiğim ilk 5 romanı merak edenler için ilk 5 sıralamamı şu şekilde yapabilirim: 

  1. Yusuf Atılgan, Aylak Adam
  2. Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur 
  3. Yusuf Atılgan, Anayurt Oteli
  4. Nahid Sırrı Örik, Sultan Hamid Düşerken
  5. Bilge Karasu, Gece

Eylül, Mehmet Rauf, 1900

Lisede edebiyat dersinde bu romandan bir bölüm okuyup analiz ediyordum. Edebiyatla ilişkisi olmayan bir arkadaşım romandaki Süreyya’nın erkek ve Suad’ın da kadın olduğu anlamasıyla dehşete düşmüştü. Türk edebiyatının ilk psikolojik romanı kabul edilen Eylül bir gizli aşkın hikayesini anlatıyor. Günümüz okuyucusu için dili ağır, temposu yavaş gelebilir ama gerek Rauf’un şiirsel dili gerekse karakter tahlillerinin derinliği bu romanı bir başyapıt haline getiriyor. 

Aşk-ı Memnu, Halit Ziya Uşaklıgil, 1901 

Aşkı- Memnu, Türk edebiyatının ilk büyük romanlarından biri, pek çokları için de ilkidir. Türk televizyon tarihinde kült sayılan iki dizi uyarlaması da romanı çok popüler yapmıştır ve roman özellikle de günümüzün genç okuyucusu tarafından açık ara Cumhuriyet öncesi Türk romanının en çok bilinen eseri haline gelmiştir. Romanı aktüalitenin geçiciliğinden ve içine düştüğü magazinsel çukurdan çıkarmak için orijinal metni okumak; Halit Ziya’nın gözlem ve tahlil yeteneğinin çağdaşı büyük yabancı romancılardan aşağı kalmadığını görmek gerekir. 

Kırık Hayatlar, Halit Ziya Uşaklıgil, 1924

Halit Ziya’nın Aşk-ı Memnu ve Mai ve Siyah’tan sonra yazdığı anıtsal romanlarından biridir Kırık Hayatlar. Bir başka Aşk-ı Memnu hikayesini barındırır. Bu kez Halit Ziya toplumun üst tabakası üzerinden bir sosyal eleştiri yapar; bunu yaparken da bireysel bunalımlar ve çıkmazlar da aynı oranda romanda anlatılır. Bu romanında da Halit Ziya çok boyutlu derinlikli unutulmaz bir karakter yaratır. Bir büyük romancı olarak en büyük özelliklerinden biri de budur: Aşk-Memnu’da Bihter ve Behlül, Mai ve Siyah’ta Ahmet Cemil ve Kırık Hayatlar’da Ömer Behiç… Ömer Behiç, Türk edebiyatının bana göre en iz bırakan karakterlerinden biridir. Tıpkı Aşk-ı Memnu’da olduğu gibi melodrama dönüşebilecek bir konuyu muhteşem bir roman haline getirmiştir Halit Ziya. Aşk-ı Memnu gibi sinemaya çok uygun içeriği ve formu ile televizyona uyarlanmış; uyarlanması TRT’de 1985’de dizi olarak gösterilmiştir.

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Peyami Safa, 1930

‘’Bu güneş bile gözlerimden içeriye girince, kendinden daha büyük bir karanlık dehlizine düşmüş gibi, derhal sönüyor ve içimin rengini alıyordu(…)’’

Romandaki o karamsar atmosfer, bunalımlar; bugünün okuyucusuna uzak dili ve üslubu ile Safa’nın siyasi eğilimleri yüzünden romanının değerinin yeterli düzeyde taktir edilemediğini düşünüyorum. Safa’nın hasta ve hastane tasvir ve tahlilleri, sağlam dili ve özellikle o zamana kadar hiçbir romanda görülmeyen psikolojik derinlik ve atmosfer, onu yenilikçi bir başyapıt seviyesine çıkarır. 

Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali, 1937

‘’Davul, zurna ey gaziler, sokaklarda kalabalık… Hem oynayan hem bağıran hem de yürüyen coşkun ve genç askerler… Kendilerini nasıl bir akıbetin beklediğini bilmeyen ve “ya gazi ya şehit!” diye bağırdıkları halde ölümü akıllarına bile getirmeyen zavallılar… Hayatın yeknesaklığı içinde birdenbire beliriveren bu korkunç değişikliği gülerek kabul eden, ona koşan ve ne için, kimin için ölmeye gideceklerini, nerede ve nasıl öldürüleceklerini sormayı asla akıllarına getirmeyen kahramanlar(…)’’

Sabahattin Ali son dönemde yeniden keşfedilen bir yazar. Özellikle uzun zaman en çok satan kitaplar listesinde ilk sırada yer alan Kürk Mantolu Madonna, Ali’yi yeni kuşakların da okuduğu bir yazar haline getirdi. Bu ilginin nedenleri üzerine düşünmemiz gerekiyor elbet. Ama Ali’nin yazarlık alanındaki en usta yapıtı bence tartışmasız ilk romanı Kuyucaklı Yusuf’tur. Roman toplumsal hiyerarşi, taşrada eşraf-devlet ilişkileri ve toplumsal cinsiyet konularına değinen bir romandır ama özellikle Yusuf ile Sabahattin Ali, Türk edebiyatının en unutulmaz karakterinden birini yaratmıştır. Toplumsal-politik bir bağlamı mükemmel dil ve üslup ile kurgulamayı başarmıştır. Roman, 1985 tarihinde Feyzi Tuna tarafından sinemaya uyarlanmıştır.

Üç İstanbul, Mithat Cemal Kuntay, 1938

Bir hamaset şairi olan Mithat Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul gibi bir eser vermesi, edebiyat tarihinin ilginç olaylarından biridir bence. Bu çapta bir roman yazabilen bir yazarın Türk edebiyatının en büyük romancılarından biri olması gerekirken, Kuntay bu romandan sonra sadece biyografi ve monografi kaleme almıştır. Üç İstanbul, romanın başkarakteri hukuk mezunu yazar Adnan’ın üzerinden son dönem Osmanlı ve pay-i taht İstanbul’un üç dönemini; sırasıyla Abdülhamit saltanatı, Meşrutiyet – İttihat ve Terakki ile Mütareke (işgal) yıllarını anlatır. Romanın adı da bu üç tarihi dönemden gelir. Öte yandan roman geniş bir tarihsel ve toplumsal bir bağlama oturduğundan Adnan ile beraber kırkın üzerinde karakter bu romanda arz-ı endam eder. Ekim devriminden kaçan Beyaz Ruslar’dan Mütareke zenginlerine, İttihatçılardan Kuvay-i Milliyeciler’e 1908-1936 arasında İstanbul’da mevcut olan tüm politik ve toplumsal zümrelerin temsilcileri ile bizi tanıştırır Kuntay. Roman, 1983 yılında Feyzi Tuna tarafından televizyona uyarlanmış ve gösterildiği dönemde TRT’nin en büyük prodüksiyonlarından biri olarak çok ilgi görmüştür. 

Kıskanmak, Nahid Sırrı Örik, 1946

Genç kuşaklar Kıskanmak romanın varlığından Zeki Demirkubuz’un uyarlaması ile haberdar olmuştur büyük ihtimalle. Enis Batur’un romanın baskısının sunuş yazısında ifade ettiği gibi yapıt “tutkunun negatif çehresi üzerine kanlı bir divertimento”dur. Türk edebiyatında romanın ana karakteri Seniha kadar kötücül bir anti-kahraman yoktur. İnsanın karanlık ruhunda tekinsiz bir gezintidir adeta bu roman. Romanın ana fikri nedir diye sorarsanız şöyle derim: kardeş kardeşin, kadın kadının kurdudur, ego öyle bir padişahtır ki hikmetinden sual olmaz. İlk okuduğumda “nasıl oldu da Örik’i bu kadar geç tanıdım.” demiştim 

Sultan Hamit Düşerken, Nahid Sırrı Örik, 1947

Fethi Naci, en iyi 10 Türk romanından biri olarak tanımlar bu büyük başyapıtı. Ben arttırıyorum; yapıt Türk Edebiyatı’nın en iyi beş romanından biridir. Örik, somut, belgelenmiş bir politik ve tarihi bir arka planda, o somut gerçekliklerin doğurduğu şartların sonucunda içindeki kendi gerçeklikleri keşfetmiş (Binbaşı Şefik) ve o gerçeklikleri kendi gerçekliğine uydurmayı başarmış (Nimet) karakterlerin trajik hikayesini anlatır. Özellikle Nimet, mitolojik bir görkemde, iç çatışmaları ama onlarla zıt sonsuz egosunun yönlendirdiği hırsları ile bir Balzac, bir Dostoyevski, bir Tolstoy karakteridir adeta. Nimet ve Şefik yanında Örik’in çizdiği Abdülhamit karakteri de dikkate şayandır. Özellikle romanın sonlarında Şefik ile karşılaşmalarında Örik Abdülhamit’i öyle bir anlatır ki okurken bile tarihi gerçeklerden bağımsız olarak Abdülhamit’in 600 yıllık bir hanedanın temsilcisi; soyluluğu ile Şefik gibi bir ‘maceracı’ ve ‘fırsatçıya’ haddini bildiren bir başka büyük karakter olduğuna ikna olursunuz. Romanın edebi dehası bende Nimet’in Şefik üzerindeki etkisinin bir benzerini yapar: Ne kadar güzel ve mahvedici… 

Huzur, Ahmet Hamdi Tanpınar, 1948

Yaşama, tarihe, İstanbul’a, kültüre bakışımı şekillendiren romanlardan biri; hatta birincisi. Berna Moran onu “bir huzursuzluğun romanı” olarak nitelendirir. Biraz iddialı gelebilir ama muhtemelen Türk edebiyatının ilk gerçek “modern” romanıdır Huzur. Gerek içerik gerekse de üslup-form açısından öncü ve yol açıcı bir romandır, Türk romanında bir dönüm noktasıdır. Orhan Pamuk, bir konuşmasında ‘’Benim kahramanlarım Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay ve Yusuf Atılgan’dır. Onların ayak izlerini takip ederek bir romancı oldum’’ der. Ben de Türk romanı ile ilgilenmeye başlamamda en etkili yapıt nedir diye düşünsem aklıma gelen ilk roman kesinlikle Huzur olur. 

Sahnenin Dışındakiler, Ahmet Hamdi Tanpınar, 1950 

Huzur’dan sonra Tanpınar’ın en iyi veya en çok bilinen romanı hangisidir sorunun cevabı bellidir: Saatleri Ayarlama Enstitüsü. Çok büyük bir romandır ama ben Sahnenin Dışındakiler’i Huzur ve Mahur Beste ile beraber okuduğumda -ki bunlar zaten bir üçlemedir- Tanpınar’ın düşünce ve duygu dünyasını, tarihsel, kültürel bir bağlama oturtabilirim. Bir Tanpınar okuması yapılacaksa önce bu üç romanı okumak gerekiyor. Sonrasında da Saatleri Ayarlama Enstitüsü okuması ile de ulusaldan evrensele doğru Tanpınar’ın zihninde yaptığımız yolculuğu tamamlayabiliriz. Sahnenin Dışındakiler, “Nasıl politik ve tarihsel bir roman yazılır?”ın cevabını öğrenmek için de idealdir. 

Aylak Adam, Yusuf Atılgan, 1959

“Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar.” 

Başka da maruzatım yok… Türk romanı tarihinde en sevdiğim roman… Keşke ben de Aylak Adam olsam. Atılgan, bu romanı istediği gibi kurgulayamadığını, bazı eksikler olduğunu; bu bağlamda Anayurt Oteli’nin daha başarılı olduğunu söyler. Teknik açıdan belki doğrudur ama duygu düzeyinde ben Aylak Adam’ı Anayurt Oteli’nden daha çok severim. Aylak Adam, İstanbul başka bir deyişle büyük kentte, kalabalıklar arasındaki yalnızlığın bunalımını ve sıkıntısını ortaya koyar. Atılgan bir sonraki romanında kentten kasabaya gider; yalnızlığı ve sıkıntıyı belki de asıl ait olduğu yere götürür. 

Yer Demir Gök Bakır, Yaşar Kemal, 1962 

Türk romanında köy romanı çok büyük olgudur ve toplumsal gerçekçi Türk romanının en önemli alt türüdür. İşte bu roman o alt türün açık ara en iyi örneklerinden biri belki de birincisidir. Ayrıca Latin Amerika edebiyatında büyük örneklerini gördüğümüz büyülü gerçekçiliğin de bence Türk edebiyatındaki en önemli örnekleri arasındadır. Türk köylüsünün yoksulluğunu Yaşar Kemal kendine has Türkçesi, dinamik ve zengin anlatımı ile müthiş bir şekilde betimler. Filmini seyredeyim de en azından ne anlatıyormuş öğreneyim derseniz yanılırsınız; çünkü film tamamen görsel bir atmosfer üzerine kurulmuş, romanın büyüsünü almış ama gerçekçiliğini arka plana itmiştir. Film olarak kötü değildir bu arada, onu da seyredin derim. 

Tutunamayanlar, Oğuz Atay, 1972

Türk edebiyatının en tartışmalı romanlarından biri, hatta birincisidir Tutunamayanlar… Bir tarafta büyük hayranları (benim gibi) diğer tarafta adı dışında hiçbir şeyinin güzel olmadığını söyleyen iflah olmaz karşıtları. Gereksiz uzun bulanlar veya benim gibi herhangi bir sayfasından başlayıp ara ara okuyanlar… Tüm bunların ötesinde herkes okusun, herkes kendince yorumlasın ama bir gerçek var: Nasıl ki Huzur, modern Türk romanının başlangıcıdır, Tutunamayanlar da modern Türk romanında ‘devrimsel bir başkaldırıdır’ der Berna Moran… Romanın keşfedilme ve yayınlanma hikâyesi de ayrıca çok ilginçtir; meraklıları araştırabilir. 

Anayurt Oteli, Yusuf Atılgan, 1973

‘’Adım Zebercet. Oysa ben sizinkini bilmiyorum. Gecikmeli Ankara treniyle geldiniz… Üç gün önce…’’

Türk edebiyatında en sevdiğim üçüncü roman; uyarlaması da Türk sinemasında en sevdiğim ilk üç filmden biri. Yalnızlık, takıntı, küçük bir kasabada sıkışmışlık hissi ve ağır ağır bu duyguların ana kahraman Zebercet’i nasıl bir çıldırmaya götürdüğünün kasvetli, bunaltıcı hikayesi… “Ah nasıl seninim…” Tek bir cümleyle bile Zebercet hakkında fikir sahibi oluruz; işte öyle mükemmel bir roman yazmıştır Atılgan. Müthiş bir dil ve kurgu ile bize romanı okutmaz, adeta yaşatır; Zebercet ile o otelde kalıyormuşçasına hissederseniz o kasveti…

Sırtlan Payı, Attila İlhan, 1974 

Aynanın İçindekiler serisinin Bıçağın Ucu’ndan sonraki ikinci yapıtı Sırtlan Payı. Ana karakter Binbaşı Ferit’in Kuvayı Milliye hareketine katıldığı 1919’dan 27 Mayıs 1960 Darbesi’ne kadar geçen tarihi olaylara bakış açısını konu alan eser, tipik bir Attila İlhan romanı: uzun, alternatif bir siyasi ve toplumsal tarih okuması, adeta edebiyat oburlarını doyurmak istercesine bol kepçe cümleler, yoğun bir cinsellik; şiirsel, neredeyse mensur şiir düzeyinde bir üslup ve bence Atilla İlhan romanları içinde en iyisi. “Gümüş kuyruklu yıldızların pır pır uçuştuğu, ezilmiş yosun ve çiğ midye kokulu bir Haliç gecesiydi.” 

Issızlığın Ortası, Mehmet Eroğlu, 1976 

Tuz gölüne inen ufukta iki güneş, biri mor çizgide öteki gölün beyazında, ama ikisi de kıpkızıl, batıyor. Birden bütün gürültüler susuyor. Issızlığın ortasındayım artık (…)

Hayatım boyunca birkaç kere kendi kendime fısıltı halinde ‘ıssızlığın ortasındayım’ dediğimi hatırlarım. Romanın ana karakteri Ayhan ile bazı benzerlikleri paylaşıyor olmak pek övünülecek bir şey değil oysa ki. Örneğin bu Huzur’daki Mümtaz ile bazı konularda özdeşleşmeden farklı bir durum. Yapıt bir 68 kuşağı romanıdır ve dolayısıyla da 12 Mart romanları içinde değerlendirilebilir ama derdi politik-toplumsal-tarihi olmak değildir. Bu roman, bireyin ait olduğu/daha doğrusu ait olamadığı çevresi ile iletişimsizliğini anlatmanın peşindedir. Türk romanında çok anlatılmayan “savaş sonrası stres bozukluğu” da romanı farklı bir yere konumlandırır. 

Hakkari’de bir Mevsim, Ferit Edgü, 1977

 Halit, çocukken seni ensenden öpmüş olmalılar? Neden öğretmen? 
Çünkü her söylediğin yalan. Her söylediğim değil, öğretmen.
Niçin bu kadar yalan konuşuyorsun? Yalana inanmak daha kolaydır da onun için öğretmen.
Çok sonra, Halit gittikten sonra, bir gece ben: Düşlere inanmak da öyle, ne dersin Halit?” 

Türk Edebiyatı’nda ‘bunalım kuşağının’ en önde gelen isimlerinden Ferit Edgü kendine has bir roman dili oluşturmuş yenilikçi bir yazardır. Pek çok kişi için fazla avangart olabilecek dili, edebiyatının izleği ve içeriği ile mükemmel örtüşür. Hayal/gerçek arası bulanık bir zihnin ve bir entelektüelin yeniden uyanışının şiirsel bir yansıması olarak da okunabilir roman. Kitap yazarın yedek subay olarak bulunduğu dönemdeki anılarından esinlenerek yazıldığı için yarı-otobiyografik bir özelliğe de sahiptir. Hakkari’de Bir Mevsim benim önce film uyarlamasını seyredip sonra romanı okuduğum bir eser. Erden Kıral tarafından yönetilen ve Genco Erkal’ın başrolünde yer aldığı filmin de kendi çapında başarılı bir uyarlama olduğunu belirtmemiz gerekir. 

Bir Düğün Gecesi, Adalet Ağaoğlu, 1979 

‘’İntihar etmeyeceksek içelim bari(…) Allah kahretsin! Bilsem gelmezdim. Doğru dürüst içki de vermeyeceklerse, ne işim var benim bu yaşama fukaralarının töreninde?’’ 

Yaşamıma iz bırakmış romanlardan biri daha… Bir düğün, bir toplumun ve bir ülkenin toplumsal ve politik atmosferini yansıtabilir mi? Dar Zamanlar Üçlemesi’nin ikinci kitabı, bir 12 Mart romanıdır ama odağı bireyin hikâyesi ve o bireyin hikayesini yazan toplumsal ve politik ortamdır. Dili, kurgusu ve okuyucusunu içine soktuğu atmosfer o kadar iyidir ki kendimi o düğünde bir davetli gibi hissederim. Hatta gittiğim her düğünde bir şekilde Bir Düğün Gecesi’ni ararım ve görürüm. Bir Düğün Gecesi’ni okumak maalesef bende her düğünün yapay, gerilimli ve iki yüzlü bir tür sınıfsal-toplumsal uzlaşma ve buluşma olduğuna dair bir ön yargı oluşturdu. O derece etkili bir romandır.

Bay Lear, Oktay Rifat, 1982

‘’Üşümek bir ölüm korkusudur, sıcaklık yaşamanın ta kendisi, neden üşüyordu ki! Her sevgide bir ölümün eşiğinden dönülür.”

Oktay Rifat’ın üçüncü romanı Bay Lear adından da anlaşılacağı gibi Shakespeare’in en bilinen oyunlarından birinden esinlenerek bir yaşlı adamın etrafında kurgulanmış ve Türk edebiyatında örneği çok az görülen bir şekilde ‘Joyce tarzında’ yazılmış zor ama etkileyici bir eserdir. Kötücül karakterler, mal-mülk kavgaları ve cinsellikle aklını bozmuş 80 yaşında bir adamın gerçek-hayal arası hikâyesini bilinç akışı, sürekli iç monologlar, birbirine karışmış zamanlar, şiirsel ve felsefi bir dil ile bize aktarır üstat Oktay Rifat… Açıkçası çok büyük bir şair olduğu için romanı bir adım geride algılanır ama Bay Lear, Oktay Rifat’i en iyi romancılarımız arasında sokar. 

Gece, Bilge Karasu, 1985

Bilge Karasu şükür ki erken sayılabilecek bir dönemde keşfettiğim bir yazar. Gece’yi ilk okuduğumda lisenin ilk yıllarındaydım. Dili ve soyut anlatım tarzı ile kurduğu atmosfer içinde öyle büyülü bir şekilde kaybolmuştum ki hâlâ ara ara Karasu’nun kurduğu o karanlık dünyayı ziyaret ettiğimi düşlerim. Romanı çok depresif olduğum yıllarda, benim için çok mutsuz geçen 1989-1993 döneminde okumuştum. Sonra 1997-2000 arasında gene benzer bir çıkmaza girmiştim. Gece’yi bir kez daha okudum. Karasu’nun bu romanı, o yıllarda okuduğum daha pek çok karanlık yapıt ile birlikte yaşama karşı genel tavrımı onulmaz bir şekilde değiştirdi mi? Bu soruya şu anda cevap vermeyi geçiyorum ama Gece benim roman ve sanat anlayışımda bir ideal durumu ortaya koyar: Gece neredeyse felsefi bir bağlamda insana ait karşıtlıklar, düşler, korkular, umutlar, iletişimsizlikleri anlatırken arka planda bize dönemin, ki 12 Eylül öncesinde, toplumsal ve politik bir panoraması da çizer. Bu çok katmanlılık romanı müthiş zenginleştirirken aynı zamanda düşle gerçek arasındaki o tül perdeden bireyin diğer tarafı net göremese de orada neler olduğunu hissetmesini sağlar. Bittiğinde güzelliği karşısında ağlanacak derecede müthiş bir roman Gece… 

Beyaz Kale, Orhan Pamuk, 1985

Okuduğum ilk Pamuk romanı. Sanırım 1989-90 yıllarıydı. Bir çırpıda okudum. Sonrasında uzun uzun düşünmüştüm: Efendi (Hoca) ve Köle arasındaki ilişki, ayna teorisi, Hegel diyalektiği, Doğu-Batı arasındaki farklar ve benzerlikler; medeniyetler arası, yani tarihi ve antropolojik diyalog; metinsel bir olgu ve gösterge olarak, yani semiyolojik bağlamda diyalog ve metinlerarasılık… Ve de gizli eşcinsellik… Gerçek ile hayalin; kurgu ile gerçekliğin birbirine karıştığı müphem bir atmosfer… Orhan Pamuk’un intihal olduğu iddia edilen bu romanı Türkiye’de post-modern anlatının çok önemli örneklerinden biridir. Pamuk edebiyatında ciddi bir kopuşu da temsil eden yapıt Pamuk’un Benim Adım Kırmızı ile birlikte yurt dışında en sevilen, tartışılan ve üzerinde yazılan eseridir. 

Kara Kitap, Orhan Pamuk, 1990

Frederic Jameson “3. Dünya edebiyatının tüm ürünleri ulusal bir alegorinin parçasıdır” der. Bu büyük genellemenin elbette o kadar istisnası vardır ki, Tanpınar’ın Huzur veya Atay’ın Tutunamayanlar romanları bu istisnalara iyi birer örnektir, bu bir teori olmaktan çok bir iddia olarak kalmaya mahkumdur. Peki Kara Kitap’ı The Sunday Times’ın “modern bir ulusal destan” nitelemesinden hareketle “ulusal alegorinin” bir parçası sayabilir miyiz? Öncelikle Pamuk Kara Kitap’ta bir destan yazdıysa bu ulusal değil kentsel bir destandır. Öte yandan bence eser bir destan değil bir masaldır; İstanbul’un masalıdır, bir şehrin romanıdır. Romanın kahramanı Galip modern zamanların Mümtaz’ı mıdır? Kara KitapHuzur geleneğinin bir devamı sayılabilir ama ondan farklı olduğu noktalar da çoktur. Nobel Komitesi’nin Pamuk’a ödül vermesinin gerekçesi, yani onun “Kentinin melankolik ruhunun izlerini sürerken kültürlerin birbirleriyle çatışması ve örülmesi için yeni simgeler bulması” büyük oranda bu yapıt ile gerçekleşir ve bu da romanı Türk edebiyatı içinde çok ayrıksı bir yere konumlandırır; bir dönüm noktası haline getirir. 

Gölgesizler, Hasan Ali Toptaş, 1993

Düşle gerçeğin bir araya karıştığı, kimlik ve zaman-mekân arasındaki ilişkinin parçalandığı veya yapboz edildiği soyut bir düzlemde devam eden yapıtları çok severim ve Gölgesizler tam da bu tanıma uyan bir roman. Bu açıdan listede olmamasına imkân yoktu. Romanın bu soyut düzlemi köy ortamında kurması da romana ayrı bir mekânsal boyut katıyor. Zaman nasıl ilerliyor? Toptaş’ın şiirsel dilinin de romanın bir başyapıt olmasında çok etkisi olduğunun altını çizmeliyim. Ara ara dönüp herhangi bir sayfasından yeniden okuduğum romanlardan biridir Gölgesizler

Boğazkesen, Nedim Gürsel, 1995

https://www.instagram.com/p/CRRThc4JIDQ/

Klasik olmayan bir tarihi anlatısı olan Boğazkesen’in benim için özel bir durumu var. Ben kitap imzalatmayı sevmem, o yüzden bir istisna dışında da kütüphanemde imzalı kitap yoktur. İşte o istisna Boğazkesen’dir. Gürsel’in verdiği “Tarih ve Roman” başlıklı bir konferansa katılmıştım. Konferans sonunda baktım herkes kitap imzalatıyor. Ben de sanırım ayıp olmasın diye, adeta Nedim Gürsel çantamda romanının olduğunu biliyor ve imzalatmazsam üzülecekmiş gibi, o sırada okuduğum romanı çıkarıp Gürsel’e imzalattım. Kitabı imzalarken başka neler okuduğumu ve edebiyatı sevip sevmediğimi sordu ben de söyledim. Nedim Gürsel aslında çok önemli bir hikayecidir; Uzun Sürmüş Bir Yaz ve Son Tramvay benim Türk hikâyeciliğinde en sevdiğim kitaplar arasında yer alır. Çok tarihi roman okumayı sevmem. Boğazkesen ilk bakışta bir tarihi roman gibi gözükürken aslında müthiş bir portresini çizer Fatih’in. Politik, tarihsel ve sosyolojik açıdan tartışılır olsa da şiddetin, özelikle de politik şiddetin devamlı bir döngü içinde olduğu iddiasının altını iyi doldurur Gürsel. Tabii bir de akıcı ve şiirsel dilinin de altını çizmeliyiz. 

Kuş Evinin Efendisi, İbrahim Yıldırım, 2000

İngilizcede bir deyim vardır: ‘critical success’. Bu deyim eleştirmenlerin beğenip okurların ıskaladığı yapıtlar için kullanılır. İbrahim Yıldırım’ın özellikle iki romanı Kuş Evinin Efendisi ile Bıçkın ve Orta Halli son dönem Türk Edebiyatı’nda bu tanımı hakkeden romanlar arasında ilk sıradadırlar. Her romanında yenilikçi, üslupçu bir edebiyat arayışı içinde olan Yıldırım, aynı zamanda toplumsal ve politik olanı da reddetmez. Bu romanın da dahil olduğu Eylül’den Sonra üçlemesinde “12 Eylül Askeri Darbesi” sonrasının parçaladığı bireyler ve o bireylerin ruh halleri içindeki yaşadıkları toplumsal dönüşümler ile paralel olarak yer alır. Dil ve anlatı üzerine düşünen genel anlamda ‘post-modern’ edebiyatın temel özelliklerini taşıyan çok başarılı bir romandır Kuş Evininin Efendisi. Çok severim böyle yazarının dil, üslup üzerine düşündüğü; metaforlar ve imajlarla soyut bir dil kurduğu ama esinini somuttan; hatta bizzat politik ve toplumsal olandan alan romanları.

Kapak Fotoğrafı: Richa Sharma (Unsplash.com)

İlginizi çekebilir: Bülent Tunga Yılmaz’dan Veba Geceleri