“O soğukta orada ne işiniz var, her yer kapalıdır, yapacak hiçbir şey bulamasınız” uyarı ve nidalarına kulak tıkayarak Ayvalık yollarına düştük bir sabah. İyi ki de kafamızın dikine gitmişiz. Öyle keyifli bir zaman dilimiydi ki, aklımı o kahvenin köşesinde bıraktım dönerken.

Gerçekten aklımın bir kısmı oralarda kaldı dönerken; yeniden geleceğime söz vererek dönüş yoluna geçtiğimde içimde bir miktar hüzün, bir o kadar da huzur vardı. Özellikle tek başıma sessiz sokaklarında yaptığım sabah yürüyüşüm, yorulunca Şeytanın Kahvesi‘nde verdiğim mola, burada iki üç amcayla sohbet edip, taze çay ve koruk suyu eşliğinde yaptığım gazete keyfi… Sırf bu saydıklarım için bile 5 saat yol gelmeye değerdi.

Cumartesi sabahı erken çıktık yola ve köprü sayesinde 5 saatte Ayvalık tabelalarından geçmiştik bile. Ayrı bir yazıda bahsedeceğim ve gerçekten bayıldığım otelimiz Cavlıhane 1855‘i bulduktan sonra, şömine başında kısa bir mola verdik hayata. Hem otelin bahçesinin keyfini çıkarmak hem de azıcık dinlenip kendimizi Macaron Bölgesi’nde uzun yürüyüşlere ve Cunda’yı yine yeni yeniden keşfetmeye hazırlandık. Nitekim mola sonrası hemen attık sokaklara kendimizi. Macaron Bölgesini, tarihi evleri, sahili hissettikten sonra, keşfetmek istediğim birkaç yerde durakladık.

Hane Ayvalık, klasik Ayvalık evlerinin bir tanesinde kurulmuş bir mekan. Burası, hem lezzetli ve özel yemeklerin bulunabileceği bir yer, hem geniş bir kitaplık kısmı var, hem de ortadaki masasında kalabalık sohbetler için uygun. Kapıdan içeri girdiğimiz an, güleryüzle karşılanıp, fazlasıyla hoş bir atmosferde kahvelerimizi içtik. Özellikle hamburgerlerini denemeyi isterdim; ancak yemek için aklımızda pek tabi ki gelince gitmemek olmaz dediğimiz Ayna vardı.

Cunda’ya geçip de acıktığımızı hissettiğimiz an Ayna‘da bulduk kendimizi. Enfes deniz ürünleriyle yapılmış kuzukulaklı salata, meze tabağı ve şevketi bostan masaya bir bir geldiğinde damaklarımızın şenleneceği açıktı; ama tatlı ve akşam planları için yer bırakmalıydık. Bunların hepsini yiyemeyiz derken, sildik süpürdük.

Cunda pazarına göz atıp, sokaklara dalınca, bir de güneşten ve yorgunluktan hafif bir ağırlık çökünce, keşfetmek istediğim Dantela Cunda‘ya girdik. Mekanın içerisindeki antika eşyaların, duvara asılan tabakların her biri satılık…

Antikalar bizde de arabayı hınca hınç aldıklarımızla doldurma isteği yarattı, ancak biz bu nostaljik ortamı Türk kahveleri eşliğinde değerlendirmeyi tercih ettik. Dantela’nın bahçesinde bulunan masada güneşin altında kış günü yazı yaşarken gerçekten huzurla doldum!

Avyalık seyahatimiz biraz da yemek yemekle geçti desem yalan olmaz zannedersem; çünkü Dantela’dan kalkıp Ayvalık’a döndüğümüz an Macaron Muhallebicisi‘nde kendimizi bulduk! Menüden bir damla sakızlı, bir de bademli muhallebi sipariş ettik. Gün sonunda olan bademli muhallebiye oldu; çünkü iki kişi bir tabağa tabir-i caizse dalmak durumunda kaldık! :) Son zamanlarda (Konya’da yediğim Sac Arası’nı ayrı tutarak) yediğim en en en leziz tatlıydı!

Akşam için aklımızda birkaç seçenek vardı, özellikle gerçek bir meyhane olduğunu duyduğum, ciğerlerini tatmak istediğim Tamam Meyhane, Şimdi Rum Meyhanesi ve önceden babamla ziyaret ettiğim Tık Mustafa’nın Yeri aklımdaydı. Ancak tavsiye üzerine apayrı bir mekanda akşamı geçirdik. Aivali, kocaman bir tarihi yapı içerisinde, bir kısmı sanat galerisi, diğer tarafı restoran olan özel bi’ yer. Akşamları canlı müzik oluyor ve mezeleri oldukça lezzetli. Müzik eşliğinde saatler nasıl geçiyor anlayamıyorsunuz…

“Biz akşam da dışarıda olmak istiyoruz, eğlenme peşindeyiz” derseniz No:90‘a gidebilirsiniz. No:90’da Tezgah isimli bir grup çıkıyor ve keyifli bir canlı müzikle zaman geçirmek mümkün. Aynı şekilde Babu da kendi istediğiniz müziği açabileceğiniz, kafa dinleyip bir şeyler içebileceğiniz güzel bir mekan.

Benim gibi “madem bu kadar yedim, sabah erken kalkayım kahvaltıya kadar yürüyeyim”cilerdenseniz, demin bahsettiğim plan size de uygun bence. Uzun bir yürüyüş üstüne, Şeytanın Kahvesi’nde çay molası…

Bir de üstüne şirin mi şirin Pino Cafe‘yi keşfedince keyfime diyecek olmadı tabi. Pino, Ayvalık’ın ara sokaklarında bir taş evin içerisinde. Güzel müzikler, sıcacık sobanın verdiği enerji ve leziz kahveler eşliğinde gelen geçeni seyir pek güzel…

Sabah kahvesinden sonra otele döndüm ve karşılaştığım manzara karşısında mutluluktan deliriyordum! Her biri doğal ürünler, ev yapımı reçeller, elde açılmış börek ve pişiler eşliğinde bir kahvaltı ki, sadece bu kahvaltı için bile Cavlıhane’de birden fazla kez kalınır öyle söyleyeyim…

Ayvalık-Cunda’ya yolunuz düşerse, Taksiyarhis Kilisesi, Rahmi Koç Müzesi, manastırlar ve pek tabi ki Şeytan Sofrası’nı da mutlaka görün derim. Yiyecek olarak da Aşkın Tost Evi’nin Ayvalık tostu da kaçmaz tabi!

Yolculuk için küçük bir ipucu da, arabayla Susurluk’a geldiğinizde Yasa tesislerinin hemen yanında küçük bir mekan var. Düzdağ Tostçusu. Buraya mutlaka uğrayın.

Ayvalık’ı şimdiden özledim, yakın zamanda aklımda kalan diğer yerleri keşfetmek için yeniden gidebilirim, siz de gidilecek yerler listenize benim gibi tekrar tekrar ekleyin derim!

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?