İlk yorumu siz yazın!
Bahçıvan ve Ölüm: Gidenin Ardında Bıraktığı Hüzün Üzerine
Hikâye ve anıları yazarak ertelemek; hazır olunmayanı, istenmeyeni, ölümü… İnsan tıpkı Şehrazad gibi her hikâye anlatışında yaşamdan bir an’ı daha tutuşturuyor, yaşamanın sıcaklığını korumaya çalışıyor. Gospodinov’un Eylül Görmüş ile yaptığı görüşmede dile getirdiği Şehrazad örneği, eser boyunca hatta eserin son kısımlarına gelindiğinde dahi yapmayı sürdürdüğü şeyin anlamını açığa çıkartıyor: Babasının ölümünü ertelemek. Çünkü, bu kitap ölüm hakkında değil sevgili okur, sona eren bir hayat için duyulan hüzün hakkında. Fakat bu hüzün, yalnızca açmış ve solmuş çiçeklerin yapraklarına değil; aynı zamanda hiç açmamış olanlarınkine de dokunuyor; peteğin bal dolu olmayan, boş hücrelerini de kapsıyor.

Bahçıvan ve Ölüm, Gospodinov’un babasının ölümüne dair kaleme aldığı, sade diline ve basit anlatımına rağmen oldukça çarpıcı bir eser. Bu eser, vefat edene dair bir bellek çalışması olduğu kadar, yazarın kendisine yönelik, onun için değerli olan birinin/babasının kaybından sonra hayatta kalışını anlamlandırmasına dair bir çabanın da ifadesi.
Editör Notu: Yazının devamı spoiler içerebilir.

Bahçıvan ve Ölüm Üzerine
Esere hâkim olan hüzün, entelektüel bir biliş yoluyla algılanmaktan ziyade hissedilen bir şeydir. Hüzün ya da keder, Proust’un Yakalanan Zaman’da dediği gibi “Bazı fikirlerin içimize nüfuz etmek üzere büründüğü şekildir”. Gospodinov’un hüznü, bahçıvanın öldüğü fikrini kabulleniş biçimidir. Bahçıvan’ın ölümü bize farkında olmadan Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’ndeki gibi sezdirmektedir: İnsanın yaşayacak yalnızca bir hayatı vardır ve bir kere yaşanan hiç yaşanmamış gibi yaşamın defterinden öylece silinip giderebilir. Bu tekinsiz durum karşısında insanın varoluşunu kucaklayan hüznün anlamı da derinleşmektedir.
Yazar, babaannesinin uyarılarından sonra kabuslarını anlatacak birini bulamayınca yazdığından bahseder ve “yazmanın günahla başladığını biliyordum” der. Çünkü anlatmak, sözcüklere dökmek, yazmak bir şeye artık varlık kazandırmakla eş değerdir. Dilin gücü bundan ileri gelir: Yuhanna İncil’inin ilk ayetlerinde yer alan “Başlangıçta söz vardı, Tanrı’yla birlikteydi ve söz Tanrı’ydı” ifadesi dilin yani sözün/logos’ un gücüne işaret etmektedir.

Romanın 65. bölümünde yazar, yıllar önce Bremen’de bir müzede rastladığı, Munch’ın 1889 tarihli Ölüm ve Çocuk adlı tablosundan bahsediyor. Bu tabloda küçük yaşlardaki bir çocuk elleriyle kulaklarını kapatarak yüzünü bize, sırtını ise, annesinin can çekiştiği ya da öldüğü yatağa dönük şekilde durmaktadır. Çocuk adeta “Hiçbir şey duymak istemiyorum, bana hiçbir şey söylemeyin!” der gibi tasvir edilmiştir. “İşitilen şey, görülen şeyden daha dehşet verici olabiliyor sanki. Sadece sözcükler ölüm gerçeğini kesinleştirebilir. Biri o öldü demediği sürece hâlâ bir umut vardır.”
Bahçıvan hayatı boyunca sayısız hastalık ve rahatsızlık geçirmiştir. İlyada destanında gemilerin sıralanışındaki lirizmle sıralanan hastalıkların, bedenin mekânı içerisinde imgesel bir jeolojinin unsurlarına dönüştüğü görülür. Örneğin; Mekânın Poetikası’nda Bachelard’ın anlattığı gibi. Böylece beden, hastalıkların topografyasını çıkartan bir harita ya da yazarın ifadesiyle: “Artık bir beden değil, parşömendir”. Bahçıvan’ın epikriz raporundaki Latince terimler ve tanımlar, dili adeta bir kliniğe dönüştürmüştür. Öyle ki bu tıbbi tanımlar, sıradan bir durumu tanımlayacak olsalar dahi, insanı artık canlıların sıradan saflarından çıkartır. Açıklama detaylandırıldıkça kişi de o kadar yabancılaştırılır. “Şimdiye kadar Latincenin ölü bir dil olduğunu bilirdim. Şimdi onun ölümün dili olduğunu biliyorum. Ölüm Latince konuşur.”

Yazarak var etmeye çalışmak, ölüm karşısında hafızayı canlı tutarak sözcüklerden bir bellek inşa etmek, Gospodinov’un “bir kere yaşanmış olanı” sonsuzlaştırma çabasıdır. Yazar, bu eseri kaleme alarak bahçıvanı sonsuzlaştırmıştır: “Onu böyle hikâye anlatırken bırakacağım”.
Ölüm, ölen kişinin değil onunla ilişkide olanların deneyimlediği bir şeydir aslında… Varlıktan silinmek anlık bir şey olsa da geride kalanlar için ölüm, bir zamanlar yaşamın koynunda olanla kurulan bağın özlemine dönüşür. Yazarın dediği gibi, geriye en azından sevdiklerimizin ölümünü yalnızca bir kez yaşadığımıza dair tesellimiz kalıyor. Kendi ölümümüz mü? Onu bir kere bile yaşayamayacağız… Ölüm, her nasıl olursa olsun, insanın buna hazır olması mümkün olabilir mi?
Spinoza ve Hobbes gibi düşünürler insanın en temel içgüdülerinden birinin “varlığını sürdürmek” olduğunu söyler. İnsan yaşamaya dair böyle kuvvetli bir içgüdüye sahipken ölüm fikrine hazır olabilir mi? “Bahçede yapılacak onca iş olduğu sürece koruma altındaki bir alanda yaşarsın, mevsimlik bir ölümsüzlüğün tadını çıkarırsın. Şu anda yapılacak onca şey varken insan nasıl ölür? Kışın işler bitince ölünmeli”. Romanın ilerleyen bir başka bölümünde ise “Bir bulmacayı çözerken ölüm yoktur” der Gospodinov. Bu sözler “gündelik olanın” ölümü nasıl paranteze aldığına işaret eder. Calvino’nun “Eğer Bir Kış Gecesi Bir Yolcu” adlı eserinde şöyle bir ifade geçer: “Dünyaya karşı ‘onu tanımazdan gelme’ davranışı (…) “Dünyanın tanığı olunamaz (ya da dünya üzerine vaaz verilemez); bireysel ya da ortaklaşa her çeşit himayeden kurtulmuş ve kendi indirgenemezliğine iade edilmiş dünya, sadece tanımazdan gelinir“. Gospodinov’un cümlelerinin altında yatan şeyin bir bakıma ölüme karşı ‘onu tanımazdan gelme’ davranışı olduğu açığa çıkmaktadır: Onun eserinde ölüm üzerine vaaz verilemez; bireysel ya da ortaklaşa her çeşit himayeden kurtulmuş ve kendi indirgenemezliğine iade edilmiş ölüm, sadece tanımazdan gelinir…

Gospodinov, romanın 55. bölümünde babasının vefatından sonra, kardeşinin kendisine gönderdiği bir fotoğraftan bahseder. Babasının bahçesinin fotoğrafıdır bu. Fotoğraf, nergislerin, şakayıkların, güllerin açmış olduğu ve köpek Cako’nun etrafta zıplayarak gezindiği; adeta bahçıvanın ortaya çıkmasını beklediği bir anı resmetmektedir. “Sanırım birinin babamın artık olmadığını güllere de söylemesi gerekiyor (…) Ölümün güller ve köpekler için açıklanması” derken varlıklar arasında Cioran’ın bahsettiği uçurum açılmaktır. Ne güller ne de köpek Cako, Bahçıvan’ın ölümünü kabul etmeyecektir; tıpkı Odeysseus’un köpeğinin bekleyişi gibi onların da bahçıvanı bekleyişi sonsuza kadar sürecektir…
Hayat akıp giderken bize kalan anılardır. Hiç ummadığımız bir anda, algımızda beliren herhangi bir şey, anılarımızın sadık bir taşıyıcısı haline dönüşebilir. Tıpkı Gospodinov’un bir nane yaprağında geçmişin semalarında süzüldüğü gibi. Bellek, kimi zaman Pamuk’un eserindeki gibi bir müzeye dönüşür: Gidene, artık olmayana dair bir anılar, mekanlar ve nesneler müzesi. Bu müze ilişkilerle örülmüş bir dünyadır. Bu dünyanın öznesi bir gün artık var olmadığında geriye yalnızca bu ilişkilerden doğan anılar ve anlamlar kalır. Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hala var olduğumuz söylenebilir mi?
Kapak Fotoğrafı: greenera film – unsplash.com
İlginizi çekebilir: Eylül Aytan’dan Orbital Kitabı Üzerine İnceleme

Berfin Gençaslan







Aile Tadında
“Biri o öldü demediği sürece hâlâ bir umut vardır.” Ne derin anlamlar taşır bu cümle!Okuyacağım romanlarda ilk yaptığım şey arka kapaklarına bakmak,kendimden-çevremden parçalar görmek merakımı cezbediyor!Bir alıp okumalım dedirten bir eleştiri olmuş!!
Çok teşekkür ederim 😊 Keyifli okumalar dilerim🧚🏻