“Ben İnsan Olmaya Geldim”: Meral Polat ile Köklerden “Meydan”a Uzanan Bir Yolculuk
Bazı yerler müzikle açılır çünkü kelimelerin ulaşamadığı derinliklere ulaşır… Bazı müzikler duyulur, bazıları ise dinlenir. Meral Polat’ın müziği ikinci türden; bir efsane, bir hikâye gibi… Hollanda-Türkiye ekseninde üretim yapan oyuncu ve müzisyen Meral Polat, Hollanda devlet televizyonu tarafından dört ayrı bölüm olarak çekilen “Turkadelica” belgeseline imza attıktan sonra, grubu Meral Polat Band ile peş peşe yayınladığı iki tekliyle serüvenine devam ediyor: “Meydana Gel” ve “Çiya Icaro”. Bu iki tekli, yıl sonuna doğru tamamlanacak yeni albümü “Meydan”da hikâyenin tamamını bir an önce dinlemek için sabırsızlandırıyor.
Polat, Meydan’ın hem kendimizle yüzleştiğimiz hem de iyileştiğimiz alan olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Birey olarak iyileşmeden, toplum olarak da iyileşemiyoruz”.
Geçtiğimiz günlerde Womex 2025 Resmi Showcase Sanatçısı seçilen Meral Polat’ı tanımakla başladığımız ve sürüklendiğimiz sohbetimize sizi de davet ediyorum.
Merhaba, Amsterdam’da doğmuşsunuz. Ailenizin Türkiye’den Hollanda’ya uzanan göç hikâyesiyle başlamak isterim.
Ben Amsterdam’da, yani burada doğdum. Buraya gelen ilk nesilden, aralarında yer alan on iki kişiden biri de dedem yani annemin babasıydı. Hatta 1994’te bir belgesel de yapıldı, dedem de anlatılan kişilerin içindeydi. Belgesel hazırlandığı zaman on iki kişiden dokuzu yaşamını yitirmişti; şimdi ise geriye yalnızca dedem kaldı.
Dedem gelip 10 sene çalıştıktan sonra bütün ailesini yanına almış. İlk başta herkes “Tamam, Avrupa işçi arıyor, gideceğiz, çalışacağız, birkaç sene çalışıp geri döneceğiz” diye düşünmüşler ama hayat geçiyor, bir bakıyorsun olduğun yere alışmışsın. Geri döndüğünde ise artık orası daha az tanıdık geliyor. Annem on iki yaşında, babamda 80’den sonra gelip Hollanda’da tanışmışlar.
Siz Türkiye’ye ilk ne zaman geldiniz?
Çocukken her sene geliyorduk. Hatta bugün bir arkadaşıma anlattım: “O kadar mutluyum ve o kadar şükrediyorum ki beni oraya götürdükleri için” dedim. Dersim – Tunceli; taşın, dağın, suyun kutsal olduğu bir yer. Alevilerde zaten her yerde böyledir: Bir ağaç, bir dağ, bir çeşme kutsal olabilir.
Dersim’de büyük bir çeşme var, Düzgün Baba var, Fatma Ana var. Oraya gidip bir mum yakmak, doğayla bir olmak. Suyu sadece fiziksel değil, şifa olarak görmek. Ayrıca o suyun bir hafızası da var. Yani çocukken böyle bir yerin içinde olduğum için çok mutluyum. Şanslı hissediyorum kendimi.
Yani aileniz o hikâyeleri hiç unutturmamış size…
Evet. Türküleri, deyişleri, doğaya bakışı, ritüelleri… Unutmadık. Hem Dersim’e gidiyorduk hem de Türkiye’nin her yerini geziyorduk. Karadeniz, Ege… Kısaca bu topraklarla bağımız hiç kopmadı.
Ailenizin sanatla ilişkisi nasıldı?
Ailemizde profesyonel olarak müzikle ilgilenen yoktu fakat Aleviliğin de getirdiği bir kültürle, hepimiz her zaman müzikle iç içeydik. Amcalarım saz çalardı, deyişler okurdu, herkesin bir sesi vardı. Müzik ve şiir zaten çok önemli bir parçaydı. Pir Sultan Abdal’la, Âşık Veysel’le Mahzuni Şerif’le büyüdük. Ama o zaman sanat olarak görülmüyordu; elbette sanat ama aynı zamanda ekmek var, saz var, su var…
Bazı kültürler yazılarak değil, sözle gelişir. Mesela yeni albümde bir cover var. O da Pir Sultan Abdal’ın “Ötme Bülbül Ötme”. 1600’lerde yazılmış, bir şey bu zamana geliyorsa demek ki dilden dile aktarılmış. Bu çok özel bir şey ve her kültürde yok. Mesela Hollanda’da 8 yaşındakiyle 80 yaşındaki aynı türküyü bilip beraber eşlik edemez. Ama bizde bu var. Ve bu çok kıymetli.
Benim babam rahmetli çok türkü söylerdi. O yüzden şimdi nerede bir türkü duysam, herkes diyor ki “Bu buranın türküsü” ama benim için hepsi aynı. Hepsi bir babamın türküsü. O yüzden çok ayırmam. Babanın dilinden duyup onun sesiyle beslenmek çok özeldi.
Babam sadece söylemez yazardı da ama kimseye okutmazdı. O üretmek için üretirdi. Paylaşmazdı. Sahneye çıkmak da istemezdi. Sadece içinden çıktığı için yazardı. Belki kendisini ifade etmek için bir yoldu o şiir, o türküler.
Babanızın şiirlerini albümünüzde de kullanmışsınız sanırım…
Evet. Vefatından sonra evini toparlarken kardeşimle bir dolapta beş, altı defter bulduk. Hepsi şiir doluydu… Türkçe, Kürtçe, hatta birkaç tane Hollandaca şiir bile vardı. O şiirleri bulduktan sonra anladım ki tamam, bu bana kalmış. Bunlar benim mirasım. Aralarından seçip şarkılar yaptık ve bu ilk albümün oldu.
Profesyonel müzik hayatından önce tiyatro eğitimi aldınız değil mi?
Konservatuvar tiyatro bölümünden mezunum. Tiyatrocuyum, aktrisim. Tiyatroda oynuyorum, ama film ve televizyon oyunculuğu da yapıyorum.
Fakat müzik ilerleyen yıllarda daha baskın hale gelmiş.
Aynen öyle. Aslında her zaman müzik yapardım. Gruplarım olurdu. Caz, flamenco, fado gibi farklı türler denemeyi, farklı dünyaları öğrenmeyi severim. Fakat koronadan sonra daha çok zamanımız oldu ve o esnada müziğe odaklandım. Grubumu da o zaman buldum. Babamın vefatından sonra iyice kendimi müziğe verdim. Her zaman müziğin içinde bir şey vardı ama şimdi nasip oldu.
“Meydan, İçimizdeki Özgürlüğe Bir Çağrı”
Yayımlanacak yeni albümünüzün ismi Meydan ve tekli olarak yayınladığınız parçası Meydana Gel. Bu “meydan” kime ya da neye bir davet? Oraya kimi çağırıyorsunuz?
Meydan hem gerçek bir alan ama aynı zamanda çok sembolik. İçeride, kendine dair, kendinle yüzleştiğin, bir alan. “Ben ne yapmak istiyorum, hayatta ne yapmalıyım, ne söylemeliyim de söylemiyorum, nerede kendimi kısıtlıyorum?” İşte bu alan, o meydan.
O meydan, içimizdeki özgürlüğe bir çağrı. Korkmadan kendini gösterme cesareti. Kendine doğru, önce içerden bir yüzleşme. Alevilikte de vardır: “Ölen gelsin meydana.” İnsanlığın meydanı… Yani kimsenin dışında kalmadığı, herkesin kendisiyle yüzleştiği yer. “Nasıl bir insansın? Ne için buradasın? Yanındakiyle ilişkin nasıl?” Bunlara bakmak.
Bir de Mevlânâ’da olduğu gibi, dönmek de bir meydana çıkmak aslında. Fiziksel olarak da: Kapını kapat ve meydana çık. Gezi Parkı’nda, Tahrir Meydanı’nda… Eşitlik için, insanlık için, doğa için, kendimiz için meydana çıkmamız lazım. Yani hem içsel hem toplumsal bir çağrı bu.
Müzikal olarak da albüm çok katmanlı. Afrobeat’ten Anadolu rock’a, blues’a kadar uzanıyor.
Bu coğrafyalar arası seslerle neyi hedeflediniz? Bir müzikal arayış mıydı yoksa duygusal bir köprü mü?
Bütün dünya bir masada oturabilir mi? Herkesin, aynı masada, burada olma hakkı var. Sadece bir kesimin değil. Ve başkası için de o hakkı tanımamız lazım. O yüzden farklı müzik stilleri kullandım.
Albüm kolektif bir çalışma. Müzikal olarak çok farklı yerlerden gelen sanatçılar var. Onların her birinin kendi hikâyesi var. Sadece ben anlatmıyorum; onlar da katkı sunuyor. Bir şeyin ortasında birlikte bir şey üretiyoruz. Onların da benzer hikâyeleri var.
İkinci tekliniz “Çiya Icaro” şarkısının hikayesi de özel. Büyükanneniz Şerife Polat’ın 14 yaşındaki hikayesinden, Orhan Veli’nin “Birdenbire” adlı şiirine, oradan bambaşka diyarlara uzanıyor. Biraz anlatır mısınız?
“Çiya” Kürtçe’de dağ demek. “Icaro” ise Güney Amerika’da şamanların şifa şarkılarına verdiği isim. Bu şarkılar yazılmaz; şamanlara, yıllar süren ritüel pratiklerde kutsal bitkilerle kurdukları derin ruhsal ilişkiler sonucunda gelir. Müziğin ve şarkıların ruha şifa verebileceğine inanıyorum. Zaten bizim tarihimizde de bunun izleri var.
“Çiya Icaro”da Bolivya’dan sanatçı Ibelisse Guardia Ferragutti ile düet yaptık. Ona bu şarkının arkasındaki hikâyeyi anlattım. Dedim ki: “Bu parça bana Dersim’deki Düzgün Baba’yı hatırlatıyor. Anneannem, evlenmeden önce on beş yaşındayken niyet almak için yalınayak oraya tırmanmış. Yukarıda bir mağara vardır, pirler, dedeler orada olurdu.” O da bana şöyle dedi: “Bizim de öyle bir dağımız var, adı Illampu. Biz o dağa ‘Abuela’ diyoruz, yani büyükannemiz, atamız.”
Görüyoruz ki birbirinden çok uzak coğrafyalardan çok benzer hikâyeler çıkıyor; dağlara, atalara, kadim yerlere dair… Bu hikâyeler paylaştıkça, meydana çıktıkça, herkesin başka bir yerden benzer bir geçmişi, benzer bir sesi oluyor. Bu yüzden meydan sadece yüzleşme alanı değil; aynı zamanda iyileşme yeri. Çünkü orada tek olmadığını anlıyorsun.
Konserlerinize daha çok kimler geliyor? Hollandalılar mı? Göçmen kuşaklar mı?
Çok farklı insanlar geliyor. Hollandalılar da konserlere ilgi gösteriyor. Dili anlamasalar da müzikle kurdukları bağ çok güçlü oluyor. Çünkü bence bir şeyi anlatmak için dil sadece yüzde on. Duyguyu başka yollarla da aktarabiliyorsun. Bu noktada oyunculuk geçmişim de devreye giriyor.
Yeni nesli nasıl gözlemliyorsunuz? Derin veya toplumsal mesajlar içeren müziklere açıklar mı?
Yeni nesil çok farklı ama gerçekten geliyorlar. Bir yandan dikkat süreleri kısa; beş dakikada seni yakalayan bir şey olması gerekiyor çünkü her şeye çok hızlı ulaşabiliyorlar ama bizim müzik, Afrobeat’ten Anadolu psychedelics’e uzanan farklı kaynaklardan beslendiği ve klasik kalıpların dışına çıktığı için onlara yakın geliyor. Bir yandan da toplumsal mesajlara karşı duyarlılar. Hâlâ sokağa çıkan, omuz omuza duran gençler var. Bu bana umut veriyor. Çünkü biz yıllardır uğraşıyoruz, bazen “Hâlâ mı aynı şeyler?” diyoruz. Ama onların enerjisiyle bir şeylerin değişebileceğine yeniden inandım.
“Eğer kadın için yer varsa herkes için yer vardır.”
Değişimle ilgili noktada hep kadınlardan başlamak gerektiğini söylüyorsunuz. Bunun sizdeki açıklaması nedir?
Eğer bir kadın için yaşamaya bir alan varsa, demek ki herkes için bir yaşam alanı var. O yüzden eşitlikten bahsedeceksek önce kadınlardan başlamalıyız. Annelerimize, kızlarımıza hak ettikleri yeri verdiğimizde, aslında pek çok mesele kendiliğinden çözülecek. Ama önce içimizde bazı şeyleri görmemiz gerekiyor. Çünkü biz sanıyoruz ki bu hayatta iki kişiye yer yok; ezilmemek için ezmemiz gerektiğine inanıyoruz. Halbuki bu düşünce içeriden geliyor. Kadın şöyle olmalı, böyle giyinmeli diye büyütülüyoruz.
Bu da bir döngü. Birinin bunu durdurması gerekiyor. Ve sanırım bu bizim neslin görevi. Ben 1982 doğumluyum. Belki de biz ilk defa bazı şeyleri oturup sorguluyoruz, kesip değiştirmeye çalışıyoruz. Ama şunu da unutmamak gerek: Kendimizi korumaya çalışırken bazen birbirimizi kırıyoruz. O yüzden önce kendi içimizde ve geçmişimizden gelen yüklerle yüzleşmemiz şart. Az öncede dediğim gibi meydan sadece bir yüzleşme değil; aynı zamanda bir iyileşme alanı. Birey olarak iyileşmeden, toplum olarak da iyileşemiyoruz.
Hollanda televizyonu NTR için dört bölümlük Turkadelica isimli bir belgesele de imza attınız. Belgeselden bahseder misiniz?
Belgeselde, bizim topraklarımızdan Pir Sultan Abdal’ın, Aşık Veysel’in, Neşet Ertaş’ın, Mahsuni Şerif’in sazından sözünden çıkan eserlerin kuşaktan kuşağa yolculuğunun peşinden gittik. Moğollar, Cem Karaca, Selda Bağcan, Erkin Koray… Bu ustaların 1960’larda Batı enstrümanlarıyla o zamanlar kurduğu yeni köprülerden bahsettik… Sonra günümüze geldik. Ezhel, Şanışer gibi hip‑hop, rap sanatçılarıyla buluştuk. Görüyoruz ki, formlar değişse de içerideki sözlerde bir süreklilik var. Gördük ki müzik, var olma, eşit olma, özgürce ifade etme direnişi imiş. Belgesel aslında hem köklerimizin ne kadar derinde olduğunu hem de bakarken onların bugün hâlâ canlı olduğunu gösterdi bize.
Memleketinizde de çekimler yapmışsınız sanırım.
Evet, o projeyle Dersim’e de gittik. Orası benim geldiğim, tanıdığım bir dünya. Âşıklarla röportajlar yaptık, çok kıymetli insanlarla bir araya geldik.
Oradaki insanlar müziğinizi duyunca ne dediler? Sonuçta geleneksel formların dışına çıkan bir şey yapıyorsunuz.
Kesinlikle sahipleniyorlar. Çünkü Dersim müzik anlamında da açık bir yer. Elbette benim müziğim geleneksel değil; daha deneysel bir yol izliyorum. Ne tam pop, ne de tamamen geleneksel… Kendi dilini bulan bir ifade. Bazen “Bu türküde saz eksik” diyenler olabilir ama bu da işin bir parçası. O da başka bir yol.
Sizin için gurur verici olmalı…
Evet, çok özel anlar da yaşadık. Chris Doyle, Frank Rosaly ve El Gagiero gibi caz müzisyenleriyle Dersim’e gittiğimizde, senelerdir söylenen bir türküyü iki Amerikalı müzisyenin tüm içtenlikleriyle çaldığını gören insanlar büyülendi. Bizim dediğimiz müzik başka bir coğrafyadaki insanın kalbinde de yer buluyor. İşte müzikal köprü denen şey…
Köklerinizle bağınızı koparmamanız da çok değerli…
Avrupa’da doğmuş olabilirim ama köklerime bağlıyım. Seviyorum, saygı duyuyorum. Biz bugün buradaysak, dedelerimizin, ninelerimizin verdiği emekle buradayız. Onların omuzlarında duruyoruz. Bunu müziğimde de görüyorsunuz ama onlara borç hissettiğimden yaptığım bir şey değil bu, içten gelen bir şey… Yani o türküler hücrelerimizde var.
Ne güzel söylediniz. Sizin sanatınızı besleyen temel motivasyonlardan biri de insan olmak üzerine düşünmek… Zaten köklerden gelen değerlerde de bu arayış var. Bu sorular sizde nasıl yankı buluyor?
Sanırım bu konuda kendime sorduğum çok soru var içimde… Belki tiyatrocu olmamdan da kaynaklanıyor. Ama en çok da şu: Biz neden buradayız? Neden ‘kadın hakkı bu’, ‘erkek hakkı bu’ deniyor? Bunu kim uydurdu? İnsan olmak nedir? Yaşamak nedir? Oyuncu olduğum için de insanın psikolojisini, duygusunu, niyetini çok merak ederim. Bilmek isterim. Ama sadece başkalarını değil; kendim için de bu soruları sorarım. Mesela: Niye buradasın? Ne istiyorsun? Ne yapmaya geldin? Ve cevabı da aslında çok sade: Ben insan olmaya geldim.
Peki sizin için ne demek “insan olmak”?
Kazanmak, kaybetmek… Hissetmek, düşmek, kırılmak… Kötü olmak, iyi olmak… Yani her şeyiyle insan olmak. Bu hayat, sadece güçlü olmaktan ibaret değil; kırılgan yanlarımızla da insanız ve bunu kabul ettiğimizde başkalarına da alan açıyoruz. Belki de sanat, bu alanı açmak için bir yol.
Zamanınızı ayırdığınız ve samimiyetle cevapladığınız için teşekkür ederim. Sizin, müziğinizin ve ekibinizin yolu açık olsun.
Kapak Fotoğrafı Kaynağı: Meral Polat
İlginizi çekebilir: Enes Kudu’dan Elif Sanchez ile: Aşkın Evreleri ve Müziği Üzerine

Sümeyra Gümrah 










Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!