İtalya’nın her şehri kendine özgüdür, her birinin tadı ve havası farklıdır. İşte bu nedenle her şehri gayet kolay bir şekilde birkaç kelimeyle özetleyebilirsiniz. Aynı durum Bologna için de geçerli. Hatta Bologna’yı üç kelimeyle anlatmak da mümkün: sakin, yavaş ve kırmızı.

Bologna Gezi Rehberi

 

View this post on Instagram

 

A post shared by Ciao Mi Chiamo (@ciaomichiamotraveller) on

Bologna, nevi şahsına münhasır yapısıyla İtalya’nın ağırbaşlı abisi. Bu özellik tarihinden mi, Avrupa’nın en eski üniversitesine sahip olduğundan mı geliyor bilinmez ama bu şehir sessizliği ve sakinliğiyle insanı etkiliyor. Böyle bir şehri de çılgınlar gibi hızlı tempoda, koşuşturarak gezmek olmaz, burayı bir Bologna misafiri olarak sizin de ağırbaşlı bir tutum içinde, yavaş yavaş gezmeniz gerek.

Bologna’nın Tarihi Yerleri

 

View this post on Instagram

 

A post shared by Gonul Midesiz (@gonulm) on

Her Avrupa şehrinin olduğu gibi Bologna’nın da bir meydanı var ve tüm tarihi de bu meydanda toplanmış. Maggiore Meydanı, San Petronio Bazilikası ve Neptün Çesmesi aynı yerde. Aralarındaki mesafe de sadece birkaç adım, dolayısıyla bu meydanı yavaş yavaş gezmek gerek. Ayrıca buranın her açıdan fotoğrafını çekmelisiniz. Özellikle Neptün heykelini farklı açılardan çekerken çok eğleneceksiniz. Ne demek istediğimi ancak oradayken anlayabilirsiniz :)

 

View this post on Instagram

 

A post shared by robbieoliva (@robbieoliva) on

Bu meydanda başka eğlenceli bir şey var mı diye sorarsanız size köşelerin kulağı var derim. Nasıl mı? Dedikodu yapmak, bir köşeye çekilip gizli saklı ne varsa dostunuza anlatmak isterseniz Neptün Çeşmesi’nin sol yanındaki Voltone del Podesta‘dan içeri girin. Sonra da saklambaç oynar gibi kemerin bir köşesine kapanıp konuşmaya başlayın. Tabii arkadaşınızın da tam çaprazınızdaki köşeye geçip kulağını duvara vermesi gerek. Siz fısır fısır anlatın, arkadaşınız dinlesin. Başka kimse duymayacak, dinledikleri kendine kalacak. Bunun mimarideki açıklaması nedir bilmiyorum ama şehrin belki de en ilginç yönünü keşfetmeden dönmeyin.

 

View this post on Instagram

 

A post shared by Università di Bologna (@unibo) on

Meydandan sonra şehrin alametifarikası Bologna Üniversitesi’nde de tarihi yaşamaya devam edin. 1088 yılında kurulan bu üniversite halen Avrupa’dan gelen öğrencilerin ilk tercihi. Üniversite binaları oldukça eski ama buram buram tarih kokuyor. Dışarıdan sınıfların içine bakın ve üniversite yıllarınızı hatırlayın. Sonra da iç geçirin ve benim gibi öğrencilerin hepsini çok kıskanın. Öğrenciler arasında dolaşıp enerjilerinin size geçmesine izin verin. Bu enerjiye ihtiyacınız olacak çünkü görmeniz gereken iki önemli ayrıntı daha var.

Bologna’da Gezilecek Yerler

 

View this post on Instagram

 

A post shared by Gioele Di gianni (@gioels) on

Bologna’da tek bir şehir ruhunu yaşamıyorsunuz. Bir şehirdeyken aslında iki şehirde oluyorsunuz çünkü burada sizin için Venedik’e pencere açılıyor. Venedik’in kardeş şehri Bologna da kanallar üzerine kurulmuş. Venedik’ten farkı, bu kanalların sadece birkaçının açık olması, geri kalanların üstüne binalar ve hatta koca bir şehir inşa edilmiş. Kanalı daha da ilginç bir hale getirmek için köprünün üstüne bir duvar yapıp pencere açmışlar. Bu pencereden baktığınızda tıpkı Venedik’i bir pencereden seyrediyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz. Duvarın karşı tarafındaki köprüden bakarsanız ise bu sefer gerçekten Venedik’tesiniz. Bu Venedik fotoğrafına ulaşmak da çok kolay. Indipendenza Caddesi’ndeki Garibaldi heykelinin yanından girin, ikinci sokaktan sağa dönün ve Venedik’ merhaba deyin.

Bologna aslında oldukça öğretici bir şehir. Üniversiteye sahip olduğundan değil kendine özgü mimarisinden kaynaklanıyor bu durum. Bologna’nın bana öğrettiği yeni kelime ise “revak”. Bu öğrendiğiniz kelimeyi sürekli cümle içinde kullanıp “ben revak gördüm” diyeceksiniz çünkü  tüm caddeler ve hatta birçok ara sokakta revaklar var. Revak; üstü örtülü, önü açık yer, sundurma demek. Tüm kaldırımların üstü revaklarla kapanmış. Dolayısıyla ne yağmurdan, ne sıcaktan, ne de rüzgardan etkileniyorsunuz. Hem mağaza vitrinlerine bakabiliyor, hem de tüm şehri baştan sona rahat rahat gezebiliyorsunuz. Özellikle üniversite bölgesindeki revaklar birer sanat eseri gibi süslenmiş. En uzunu ise Portico di San Luca. Burada  4 km boyunca toplam 666 revağın altından geçiyorsunuz.

Her ne kadar uzun uzun anlatsam da Bologna aslında küçük bir şehir. Bir günde hatta günü bitirmeden şehri gezmeyi bitirebilirsiniz. Panoramik şehir turunuz kısa olacak ama keyfini uzun uzun çıkartacaksınız!

Bologna’da Ne Yenir?

Bologna’nın en önemli özelliği İtalya’nın gurme başkenti olması. Çünkü bolonez sos burada doğmuş ve ünü İtalya’yı aşıp tüm dünyaya yayılmış. “Bologna’da ne yenir?” sorusunun cevabı tabi ki bolonez soslu spaghetti ve tagliatelle olur. Üzülerek söylemeliyim, herkesin daha ismini söylerken bile iştahını açan bu sos benim için tam bir hayal kırıklığı oldu. Nedeni ise bolonez sosun dana etinden değil domuz etinden yapılması ve benim domuz eti yemiyor olmam. Öncesinde her öğün bu sosu yerim diye kurduğum bu hayal  daha ilk günden suya düştü. Tarihi meydandaki en ünlü restoranı Tamburini’den, ismini bile okuyamadığımız en küçük mekanlara kadar kime sorduysak sosu dana etiyle yapan bir yer bulamadık. Aynı durum lazanya için de geçerliymiş. Daha garibi domates soslu veya sade makarna olan tagliattelle yeme şansımız olmamasıydı. Ayrıca tarihi bölgede bir pizzacı bile yoktu. Sonuç: güzelim Bologna’da aç kaldım.

Yanlış yönlendirmelerden biz nasibimizi aldık, karnımızı doyuramadık ama sizin aç kalmamanız için bir önerim var. Şehrin en büyük caddesi olan Indipendenza Caddesi’ndeki Garibaldi heykelinin yanından girin. O caddede sağlı sollu şık restoranlar göreceksiniz. Seçin, beğenin ve bir tanesine geçip oturun. Benim yerime de margarita pizza ve mantar soslu taglietta söyleyin, yanında da şarabınızla birlikte keyfini çıkarın. Bu restoranlar akşam saat 19.00’dan sonra kapılarını açıyor. Şehirdeki asıl yemek alanı burasıymış ama şehrin sakinleri dahil kimse burayı önermedi bize. Biz de gece geç vakit gördüğümüz için keşfedememiş olduk. Bu arada aklıma geldi, bir de tarihi meydanın arkasındaki sokaklarda zar zor bulduğumuz bir tortellini mekanı vardı. Bu civarlarda olursanız Clavatture’ye bence bir uğrayın, İtalyan işi tortellini yemiş olursunuz.

 

View this post on Instagram

 

A post shared by Clavature Clive T (@ristorante_clavature) on

clavature.it/

Eğer şarküteri tabaklarını seven ve saatlerce şarap eşliğinde sohbetinize ortak edenlerdesiniz doğru şehirdesiniz demektir. Tamburini başta olmak üzere şarküteri dükkanları ve restoranları istemediğiniz kadar çok burada. Her ne kadar vitrinlerdeki görüntü ve duyduğum koku beni cezbetmese de, Bologna’da etin her türlüsünü farklı sunumlarla yiyebilme şansınız her daim var.

tamburini.com/

Yemek saatine kadar biraz atıştıralım derseniz, aperativo diyebileceğimiz bir geleneği yaşayabilirsiniz. Bu geleneğe göre her akşam saat 19.00 civarında, gittiğiniz her mekanda şarabınızın yanında ikram olarak aperativo tabağı geliyor. Tabaktaki cips, peynir ve zeytinler şarap keyfinizi daha da güzelleştiriyor. Bu geleneği şahsen çok sevdim çünkü sayesinde Bologna’daki yemek kültürü hakkında yine de o kadar da olumsuz düşünmüyorum.

İlginizi çekebilir: Neşe Pelin Özmen’den “Lezzet Bombası: Bologna ve Parma”

İlginizi çekebilir: Özlem Karagöz’den “Gurme Şehir Bolonya’dan Yeme-İçme Önerileri”

Bologna’da Ne Yapılır?

Bologna’da bir süre sonra sessizlikten sıkılıp biraz kendinize macera aramak ve memleketinize geri döndüğünüzde “iyi ki yapmışım” cümlesini kurmak istiyorsanız, o zaman istikametiniz Bologna İkiz Kuleleri, ileri! Bu kulelerin asıl adı Le Due Torri ama New York’un meşhur ikiz kulelerini çağrıştırdığı için herkes böyle söylüyor.  Uzun olanı Torre degli Asinelli (100m yüksekliğinde 1,5 metre eğik), kısa olanı ise Torre Garisenda (50m yüksekliğinde, 3m eğik). Asinelli Kulesi çılgınlık için ilk adresimiz oluyor. Bologna’yı yukarıdan görmek için merdivenleri çıkmaya başlıyoruz. 500 küsür basamaklı merdivenler, -480 basamak var derlerse inanmayın- sandığınız merdivenlerden değil. Ahşap, daracık ve tek tek çıkılan cinsten hepsi. Döne döne yukarı çıkıyorsunuz; hangi kattayım, kaçıncı basamaktayım bilmiyorsunuz. Başınıza bir şey gelse, orada mahsursunuz. Bizim gibi sabahın köründe ve kimsecikler yokken tırmanmaya başlarsanız, korkmanız da cabası.

DSC04134

Ancak son basamağı çıkıp kulenin tepesine ulaştığımda yorgunluğum işte orada bitti. Kırmızı çatılı Bologna ayağımın altında. Dört köşesindeki pencerelerde durup diyorsunuz ki: “sana tepeden baktım aziz Bologna!” Tarihi meydan, kilise, üniversite, yeşil tepelikler… Hepsi o kadar güzel görünüyor ki; rüzgarın sizi uçurmaya çalışması, sizin fotoğraf çekemeyecek kadar titremeniz hiç önemli değil. Ömre bedel bir manzara çünkü, hem de rengi kırmızı! Kulenin tepesinde şehri kuşbakışı tavaf ettikten sonra en zor iş şimdi başlıyor: merdivenlerden inmek, çıkmaktan daha zor. Biz merdivenleri ayağımız kaymasın diye tek tek indik ve oldukça da uzun sürdü. Kuleden çıktığımızda dizlerim tutmuyordu ama eğlendiğim için pek de umursamadım.

Bologna’yı gezdikten sonra başka bir çılgınlık arıyorsanız daha doğrusu yeni bir şehri daha keşfedeyim diyorsanız, hemen tren istasyonuna gidip Parma’ya bilet alın. Bologna’ya sadece 50 dakika uzaklıktaki bu şehre bayılacaksınız. İtalya’nın en modern ve en sessiz şehri olarak not ettim burayı. Tren istasyonundan çıkıp oradaki bisikletlerden birine binmemek içinse kendimi zor tuttum. Herkes bisikletli ve trafik de haliyle yok denecek kadar az.

Aynı zamanda Parma, parmesan peynirinin vatanı. Zamanımız olmadığı için peynir üretim tesislerine gidemedik. Onun yerine tarihi meydanında vakit geçirdik; sokaklarından birine girdik, diğerinden çıktık. Sokaklar bizi kiliselere götürdü, kiliseleri gezdik, mini alışveriş caddesinde boydan boya yürüdük. Sonuç olarak bu şehri biz çok sevdik. Ne yapıp edin bu şehre yolunuzu düşürün. Burada geçireceğiniz bir iki saat bile şehrin güzelliğine hayran olmanıza yeter.

 

View this post on Instagram

 

A post shared by Duomo di Milano (@duomodimilano) on

Parma’dan sonra da hala zamanınız var ve gezmeye devam edelim derseniz o zaman bir çılgınlık daha yapın ve Milano’ya bilet alın. Parmadan en fazla iki saat uzaklıkta. Kısa bir Milano havası da size iyi gelecek.

Bolonga ile İlgili Birkaç Tavsiye:

_Bologna, küçük olduğu için yürümeyi tercih edin. Tramvay ve otobüsler de var ancak her yer birbirine yakın olunca bunlara gerek kalmıyor. Küçük bir not, burada taksi de ucuz bir ulaşım aracı.

_Bologna’da hediyelik bir şey arıyorsanız mutlaka tagliattelle alın. Zaten birçok dükkanda hemen yapıp elinize veriyorlar. Bir de tabii ki soslardan koyun çantanıza. Arabbiata ve fesleğen sosları müthiş.

_Konaklamak için çok fazla seçeneğiniz yok. Ancak oteller merkezin çevresinde konuşlandığından beğendiğiniz bir tanesine girmek yeter. Biz Hotel Accademia’da kaldık, çok güzel diyemeyeceğim ama yine de düşünebilirsiniz.

_Küçük bir İtalya kaçamağı yapmak, saat sınırlamasına girmeden sakince gezmek ve hatta biraz da kafanızı dinlemek istiyorsanız, Bologna mutlaka listenizde olsun. İtalya’nın her şehri gibi Bologna da sizi sessiz misafirperverliğiyle mutlu edecek.

İlginizi çekebilir: Deniz Odabaşıoğlu’dan “Bilge, Şişman ve Kırmızı Şehir: Bologna”

Fotoğraflar: Eda Geven, morvaliz.com

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN