Bir yanda “Olduğun yerde kal, değişikliğe ne gerek var? Bak ailen, dostların, geçmişin burada” diyen o ses, bir yanda farklı bir ülkede yeni bir hayat kurmak isteyen, içinizdeki o kıpır kıpır heyecan. theMagger’ın sevilen röportaj dizisi “Yurt Dışında Yaşamak” bu arada kalmışlığı cesareti ve kararlılığıyla bir sonuca ulaştırmış olanların hikayelerini anlatıyor. Taşınma süreçlerinden kültür şoku yaşadıkları anılara, lokal mekan önerilerinden dil öğrenme yollarına tüm merak ettiklerinizi onlara sorduk. Bu haftaki konumuz Cape Town’da Yaşamak, konuğumuz ise Güliz Özbek.

Sevgili Güliz, öncelikle seni daha yakından tanıyabilir miyiz? Nasıl karar verdin Cape Town’a taşınmaya, nasıl ilerledi süreç?

Uzun bir kurumsal hayattan sonra 2014’te sanat ve teknoloji hobilerimi birleştiren Art50.net isimli çağdaş sanat platformunu kurdum. Özellikle genç sanatçılara destek veren, yeni koleksiyonerler oluşturmayı ve sanata 7/24 ulaşımı hedefleyen bu online oluşum ve iş modeli, bana oldukça esnek bir  çalışma ortamı sağladı. Bu nedenle 2016 yılında eşimin işi nedeniyle Cape Town’a gitme olasılığı çıkınca hiç düşünmedim. İstanbul’daki ofisi ve ekibimi, hem geçmiş ve gelecek müşterilerimize hem de sanatçılarımıza en iyi hizmeti verecek şekilde organize ettim. 2017 yılı başında Cape Town’a gelir gelmez, burada da benzeri bir ofis ortamı yaratarak işlerin hiç aksamadan yürümesini sağladık. Şu anda iki yıldan fazladır burada yaşıyorum.

O karar verme sürecine geri dönsen, yine Cape Town’u seçer miydin, memnun musun Cape Town’da yaşamaktan? Neler yapıyorsun orada?

Cape Town gibi dünya çağdaş sanat haritasında önemli yeri olan ve Afrika sanat pazarına yakın olmamı sağlayan bir lokasyonda yaşamaktan, başka güzelliklerinin yanı sıra işim için de mükemmel bir yer olduğu için açıkçası başından beri çok mutluyum, tekrar seçmem gerekse yine buraya gelirim. Cape Town’a taşınacağımızı söylediğimde beni tanıyan (ve burayı bilen) herkesin ilk kelimeleri “tam sana göre bir yer” olmuştu, burası her geçen gün bunu kanıtladı.

Güney Afrika maceramız başlamadan çok önce de hem turistik amaçlarla hem de çağdaş Afrika sanatı bağlamında bu kıtaya çok büyük bir ilgim vardı. Dünyadaki fuarlarda her zaman çağdaş Afrika sanatçılarını temsil eden galerileri, sanatçıları, 1:54 gibi çağdaş Afrika sanat fuarlarını takip ederdim. Ayrıca Güney Afrika ve Cape Town’daki sanatsal altyapı gelişimleri, yeni açılacak MOCAA müzesi radarımdaydı. Buraya taşındığımız 2017 şubat ayında, taşındığımız ilk günün buradaki meşhur “First Thursday” olması, sonraki hafta hemen Cape Town Art Fair ve beraberindeki yoğun sanatsal etkinlikler, bana ilk günden adeta “cennete düşmüşüm” etkisi yarattı!

İstanbul’a 12 saat uçuş mesafesinde olmasına rağmen saat farkının olmaması, hem yolculuğu hem de burada iken Türkiye ile senkronize çalışmayı kolaylaştırıyor. İstanbul’a göre çok daha sakin ve kolay bir hayat tarzı olduğundan hem iş hem özel hayatta zamanı daha verimli kullanabiliyorum, tamamen istediğim şeylere odaklanabiliyorum. Genelde iş ve ailevi nedenlerle Nisan ve Aralık’ta 2 hafta, yazın da 2 ay civarında Türkiye ve civarında oluyorum. Türkiye ile zıt iklimleri yaşadığımızdan yılın hemen hemen tamamını bahar/yaz şeklinde yaşayabiliyorum.

Cape Town’da iken hemen her sabah okyanus kenarında yürüyüş yapıp sonra günün belli kısmını evdeki ofisimde, Türkiye’deki ofisle bağlantılı olarak bilgisayar ve whatsapp başında geçiriyorum. Burada olduğum süre içinde Türkiye’de online satışlar dışında önemli sanatsal projeler gerçekleştirdik ve gerçekleştiriyoruz. Burada olmam dezavantaj değil avantajlar da sağlıyor. Hafta içi geri kalan zamanlarda ise genelde sanat odaklı etkinliklerim oluyor; galeri, sanatçı stüdyosu, müzelerdeki yeni sergiler, heykel bahçeleri, koleksiyoner buluşmaları, fotoğraf çekimleri (kendi özel hobim olarak ve iş için sosyal medya amaçlı), müzayedeler, kitapçılar, kitap okumalar epey zaman alıyor. Ben geldiğimden beri burada dünya çapında iki tane çok özel sanat müzesi (MOCAA ve Norval Foundation) ve birçok yeni galeri ve sanat mekanı açıldı, dünyadaki koleksiyonerlerin gözü buraya çevrildi; sanırım çok şanslıyım.

Hafta sonları ise yapacak keyifli şeyler sonsuz. Şehir içindeki güzellikler ve etkinlikler dışında şarap bağları ve yakınlardaki sahil kasabaları en sık gittiğimiz yerler. Burada şarap bağları da şarap ve yiyeceklerinin dışında dekorları, bahçeleri ve sanat koleksiyonlarıyla ünlü. Hem şarabın hem her türlü yiyeceğin en taze, en organik ve hatta en estetik olanlarını, (üstelik de uygun fiyatlarla) bulma ve yeme olanağı büyük bir zevk.

İlk zamanlar biraz zor oluyor diyorlar. Taşındığın ilk zamanları anlatabilir misin? Yepyeni bir yere taşınmak, yeni insanlar tanımak çok hızlı olmuyordur… Nasıl bir adaptasyon süreci geçirdin, en çok zorlandığın konular neler oldu? Dile alışma sürecinden de bahsedebilir misin, neler yaptın bunun için?

Açıkçası buraya alışmak ve adapte olmak gibi bir süreç hiç yaşamadık, sanki hep buradaymışız gibi rahattık. Tek zorluk, şu andaki evimize taşınana kadar üç ayrı ev ve otelde yaşamak, oradan oraya taşınmaktı ama bu da farklı semtleri ve yaşam şekillerini tanıma fırsatı verdiğinden deneyime zenginlik kattı diyebilirim. Hem işimin işi (otelcilik sektörü) hem benim sanat dünyası ile olan ilişkim, bizi çok çabuk buradaki insanlarla ve uygun ortamlarla kaynaştırdı. Bazen Türkiye’dekinden daha bile sosyal yaşadığımızı düşünüyorum. Belli zevkleri, kültürleri, yaşam tarzını paylaştığınız insanlarla çok çabuk kaynaşıyorsunuz; belki biraz da orta yaş üzeri olmanın verdiği bir deneyim, olgunluk, rahatlık diyebiliriz.

Gerçi eşim İngiliz ama benim Türk olarak en yadırgadığım şeyler, işlerin biraz ağır yürümesi, insanların telaşsız ve rahat olmaları diyebiliriz. Bunlar eşya/mobilya siparişinden, insanların araba kullanmasına, sipariş ettiğiniz yiyeceğin uzun sürede gelmesine hatta kuaförde geçirdiğiniz zamanlara kadar yansıyor. Bu konuda da adaptasyonumu sağladım sanırım :) Bu arada ana dil hem İngilizce hem de Afrikaans. Her ikisini de konuşuyorlar ama her seviyede insan İngilizce bildiğinden ben hiç sorun yaşamadım.

Biliyoruz bu soru klasiklerden ama en fazla merak edilenlerden de biri aynı zamanda; Yaşam koşulları nasıl, pahalı mı? İstanbul ile arasında ciddi farklar var mı?

Cape Town, Güney Afrika’daki en pahalı şehir ama yine de Avrupa ve Amerika standartalarına göre ucuz, Türk parasına göre ise maalesef eşit hale geldi. İki yıl önce taşındığımızda 1 TL = 4 rand iken şu anda 1 TL = 2.6 rand.  Güney Afrika’nın da çok parlak bir ekonomisi olmadığı ve rand’ın dünyadaki en fazla değer kaybeden para birimlerinden biri olduğu göz önüne alındığında, maalesef TL’nin düştüğü durum içler acısı. Günlük hayattaki masraflarımızdan taksi, otopark, benzin, yiyecek, içecek gibi şeyler oldukça uygun iken örneğin bir bayan olarak ihtiyacımız olan kuaför hizmetleri ve her türlü ithal ürün (kıyafetten arabaya, elektronik eşyaya) Türkiye’ye göre pahalı.

Yurt dışında yaşamanın, başka bir kültür deneyimlemenin birey olarak avantajları ve dezavantajları neler sence? Türkler olarak oldukça farklı bir kültüre sahibiz. Güney Afrikalılar nasıl insanlar, örneğin arkadaşlık ilişkileri nasıl?

Güney Afrikalılar, genellikle kökeninde Alman, İngiliz, Hollandalı kimliklere sahipler. Birçoğu da hem bunların hem de Güney Afrika yerlisi (Afrikaans) karışımı. Her ne kadar onlar da her yere gitmek için vize almak zorunda olsalar da dünyayı epey gezen insanlar. Yeme içme, doğa, deniz, seyahat kültürleri geniş. Ben, en azından kendi çevremdeki insanları en az Türkler kadar, hatta daha da sıcak buldum. Buradaki en iyi arkadaşlarımdan bazıları bir dükkanda ya da sergide veya birinin evinde tanıştığım ve dostluğu sürdürdüğüm kişiler. Öncelikle yeni tanıştıkları insanlara karşı çok kibar ve çok ilgililer, çok soru sorup anlattıklarınızı ilgiyle dinliyorlar, sizi hemen kendi evlerine ya da size uygun etkinliklere davet ediyorlar yani yüzeyde kalmıyor :)

Cape Town’da ne yenir, ne içilir diye sorsak; yemek kültürü hakkında neler söyleyebilirsin? Bize yeme-içme alanında birkaç lokal öneride bulunabilir misin, nerelere mutlaka gitmeliyiz?

Eşimle beraber yeme içmeye de meraklı olduğumuzdan burası o anlamda da cennet oldu bizim için. Daha önce bahsettiğim gibi her meyve, sebze ve her türlü yiyeceğin en tazesi, en güzeli, doğalı ve organiğini kolayca ve uygun fiyatlara bulmak mümkün. Ev dışında yemek için de alternatifler çok fazla. Hem et hem deniz ürünlerine meraklı olanlar için gerçekten güzel mekanlar var; Türkiye ile kıyasladığınızda midye-karides ve taze balıkları rahatça ve bolca yiyebiliyorsunuz.

Buradaki bazı trendler şöyle: Öncelikle belli başlı restoranlarda, çok sezon dışı değilse istediğiniz gün ve saate yer bulmak mümkün değil. Bunlar bir aylık online rezervasyonla müşteri alıyorlar, her ayın 1’inde saat 8’de ekran başındaysanız ne ala, bir sonraki ay için bir ihtimal yer bulabilirsiniz ama istediğiniz gün ve saate olacağını garanti edemem :) Bunların en başında, Afrika’nın en iyi restoranı olarak bilinen Test Kitchen var. Yer bulamazsanız, benzeri menü için kardeşleri Put Luck Club, Salsify ve Short Market Club‘a da bakabilirsiniz, hatta şu anda yeni açılan kardeşleri The Commissary için rezervasyon yapılmıyor ama gidip kapıda bekliyorsunuz.

Diğer trend ise ünlü şefler! Michelin yıldızı burada veriliyor olsa kesinlikle alabilecek yetkinlikte şefler var. Bunlar da ünlü olduktan sonra, yeni farklı mekanlar açmaya başlıyorlar; kimileri fine dining, kimileri şarap bağları içinde, kimileri rezervasyonsuz “casual”, kimileri farklı mutfaklarda. Bunlardan benim favorim de ünlü şef Liam Tomlin’in rezervasyonsuz – “casual” ve çok yaratıcı Hint restoranı Thali.

Buranın et restoranlarından ise yeni favorim, Stellenbosch’daki Fat Butchers. Orada yedikten sonra başka bir et restoranına gitmek yerine yarım saat araba kullanıp şehrin dışına çıkmayı tercih etmeye başladım.

Hem güzel kahve çeşitleri hem kahvaltı hem de tam Instagram’lık fotoğraf çekimi ve deneyim için, efsanevi kahvecimiz, steam punk dekorlu Truth Cafe’ye gitmelisiniz.

Genel bir menü ama muhteşem bir ambiyans için, özellikle güneş batımında Grand Africa Beach Cafe’yi öneririm.  Eğer hava o kadar güzel değilse, yine harika ambiyans için Kloof Street House derim. Buraya hem yemek için hem de yemekten sonra içki için gidebilirsiniz. Hafta sonu ise Cumartesi ve Pazar günleri kahvaltı için gidecek en önemli yer, Oranjezicht Farmers Market. Saat 9:00 -14:00 arasında, etten sebzeye, peynirden kuruyemişe, ev yapımı reçellerden baharatlara her türlü organik ve taze yiyeceği alabilmenizin yanı sıra, onlarca farklı yiyecek ve içecek standından size uygun kahvaltılıkları da alıp denize nazır banklarda oturup yiyebilirsiniz.

Cape Town’a gittiğimizde mutlaka ziyaret etmemiz gerektiğini düşündüğün 5 yer neresi diye sorsak? (müze, kilise, pazarlar, özellikle lokallerin takıldığı güzel sokaklar…)

_Bo-kaap: Renkli evleriyle meşhur Cape Malay – Müslüman mahallesi.

_Bree Street: Barlar, restoranlar, galeriler; özellikle her ayın ilk perşembesi gidilmeli.

_Table Mountain / Lions Head: İster tepesine çıkıp şehrin manzarasına bakın, isterseniz uzaktan dağların kendilerine bakın, hepsi muhteşem deneyimler.

_Waterfront – Silo bölgesi: Müze, galeriler, diğer tarafında alışveriş merkezi, yüzlerce restoran, bar, cafe, hediyelik eşyacı ve sokak çalgıcıları ile çok turistik ama her zaman çok keyifli.

_Woodstock ve Old Biscuit Mill: Woodstock bölgesi tasarım dükkanları, sanat galerileri, bolca graffiti ve sokak resimleriyle dolu duvarları, gurme restoran ve “cosy” kafelerle dolu çok keyifli bir bölge ama biraz güvenlik riski olduğundan tam nereye gideceğini bilerek planlı dolaşmak gerekiyor. Az zamanınız varsa direkt Old Biscuit Mill’e giderek bunların hepsinden güzel örneklerin bulunduğu bir alanda güvenlice gezebilirsiniz. Burası cumartesi günleri saat 14.00’e kadar hem yiyecek içecek hem tasarım eşyaların satıldığı bir pazara dönüşüyor.

_Camps Bay / Clifton Beach: Hem plajları hem manzarası ile gelmişken görmezseniz, kumlarda yürümezseniz olmaz.

Cape Town güvenlik açısından pek rahat bir şehir değil. Dolayısıyla güvenlik, buraya tatile gelmek veya taşınmak isteyenlerin en çok endişe duyduğu konu. Onlara ne yapmalarını önerirsin, lokaller neler yapıyor bu konuyla ilgili?

Cape Town nispeten güvenli bir şehir. Ama yine de gece karanlıkta sokaklarda yürünmemesini öneririz.  Geceleri çok yakın mesafaler (mesela 100 metre!) için bile taksiye binilmesi öneriliyor. Uber çok yaygın, ucuz ve güvenilir.

İşinden dolayı sanatla iç içesin. Cape Town da sanat açısından oldukça gelişmiş bir şehir. Cape Town’a gelenlere, sanatın peşinden koşmaları için ne önerirsin?

Art50.net’in sanat şehirleri – Cape Town yazısını okumalarını öneririm!

İstanbul’un kendine özgü özellikleri vardır ya hani, rakı-meze veya Boğaz manzarası gibi… Özlüyor musun İstanbul’un bazı yönlerini? Mesela arada sırada İstanbul’a geldiğinde ilk yaptığın şey ne oluyor veya mutlaka yemeliyim dediğin yemekler, gitmeliyim dediğin yerler var mı?

En özlediğim şeyler: kebap, Boğaz’da yürüyüş, Mükellef’te binbir taze meze, eşim de gelmişse Karaköy’de balık-ekmek. Balat, Karaköy, Nişantaşı, Bebek, Arnavutköy gibi semtlerde yeni açılan yerleri öğrenip, arkadaşlarımla oralarda buluşmak. Bu yıl geldiğimde listemde yeni bir madde daha var; daha önce gitmiştim ama Chefs Table programında tekrar hayran olduğum Musa Dağdeviren’in Kadiköy’deki Çiya’sına gitmek.

Peki Türkiye dışında yaşamak sana neler öğretti? Nasıl değiştirdi seni, neler kattı şimdiki yaşamına? Yurt dışında yaşamak isteyen ama buna cesaret edemeyen kişilere birkaç tavsiyede bulunabilir misin?

Daha önce yüksek lisans için 2 yıl Amerika’da yaşamıştım ama öğrencilik deneyimi çok farklı. Burada bu dönemimde yaşadığım hayat, bana yapmak istediklerimi özgürce yapma ve öğrenme enerjisi ve motivasyonu verdi. İnsan olarak çok daha zenginleştiğimi hissediyorum. Ayrıca tanıştığım yeni insanlardan aldıklarım ve onlara verdiklerimin tatmini de büyük bir mutluluk. Şu andaki deneyimim için tek söyleyebileceğim, “keşke daha önce yapsaydım”. Dolayısı ile yurtdışında yaşamak isteyenlere tavsiyem, bir an önce bu maceraya atılmaları! Bu macerayı en iyi değerlendirmek için de çok gezmelerini, okumalarını, tüm lokal etkinlikleri takip etmelerini, yerel insanlarla bol bol sohbet etmelerini öneririm.

İlginizi çekebilir: Lizbon’da Yaşamak

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN