Geçtiğimiz yıl mandalina kokulu vakitlerde planladığımız sonbahar kaçamağı bize öyle iyi gelmişti ki; hazır bu yıl da benzer bir planı yeniden konuşurken o kısacık ama enfes Doğanbey Köyü seyahatini theMagger okurlarıyla da paylaşmak istiyorum. Umarım şekillendirmeye çalıştığınız seyahat planlarınıza bir alternatif yaratabilir kendisi.

Yazın dibini kazıma işini noktaladıktan sonra siz de kendinizi sonbaharın huzurlu kollarına teslim ediyor musunuz? Bahar aylarını tanımsız seviyorum ben. Doğanın sıcak yaz günleri öncesi uyanışı veya tam tersi kendini kış aylarına hazırlayabilmek için soyunuşunu takip etmek fazlasıyla melankolik bir havaya sokuyor ruhumu. Bu aylarda dinlediğim müzikler değişiyor, izlediğim filmler farklı bir yola giriyor, daha az okuyor ama daha çok gökyüzüne bakıyorum. Doğal olarak planladığım seyahatlerim de etkileniyor bu ruh halimden…

Doğanbey Köyü, Söke – Aydın

“Bu sonbahar, bir yere varma telaşı olmadan Ege’yi yaşayalım mı?” sorusuyla başladı aslında her şey. Bambaşka planlar yaparken; sessiz, sakin, pek az bilinen ve içimize çok sinecek bir yer gibi hissettiğimiz Doğanbey Köyü için karar verdik. Geçmişinde, hepimizin az ya da çok bildiği yaşanmış acıları bulunan bir köyü ziyaret etmek bize çok anlamlı geldi çünkü… Bu duygularla, bir yere varma telaşı yaşamadan ve tam da hayal ettiğim bir playlist eşliğinde düştük yollara. Yolun görsel olarak pek cezbedici olmayan kısmını atlatabilmek için Bandırma feribotunu kullandık, lakin feribot sonrası Ege’nin bitki örtüsünü gözlemlemeyi hep çok sevdik. Bandırma çevresinin epik doğası, ara ara gözümüze değen tren yolu ve terkedilmiş eski tren istasyonlarını bir bir geçtik. Akhisar sınırı ile başlayan narin bedenli zeytin ağaçlarına, Saruhan’da başlayan üzüm bağlarına, Manisa sonrası doğanın çam ormanları ile kaplanışına bir kez daha hayran olduk. Harika bir yolculuk oluyordu…

 

Doğanbey Köyü’ne yaklaştıkça yol daha da keyifli bir hal almaya başladı. Güllübahçe köy yolunda zeytin sıkım tesislerinden gelen keskin zeytin kokularını ve evlerin bahçelerini turuncuya boyamış ağaçlardan gelen mandalina kokularını arabanın camından içeri misafir ederken başlayıveren kendi halinde bir sonbahar yağmuru bizi daha da mutlu etti. Güllübahçe’nin içindeki o güzelim ağaçlıklı yolda ve Tuzburgazı Köyü’nün içinden geçerken etrafta gördüğümüz yaşlılara el salladık gülümseyerek. Doğanbey Köyü’ne ulaştığımızda içimiz apaydınlıkken hava iyiden iyiye kararmış, yağmur damlaları bayağı hızlanmıştı.

Doğanbey Köyü Nerede?

Aydın ilinin Söke ilçesine bağlı olan Doğanbey Köyü ülkemiz için çok önemli bir konumda bulunuyor, lakin hem coğrafya derslerinde öğrendiğimiz Büyük Menderes Deltası’nın üzerinde hem de Milet ve Priene gibi eski uygarlıkların tam olarak kalbinde kurulmuş bir yerleşim yeri. Kurulduğu yamaç Büyük Menderes’in Ege Denizi ile kavuştuğu ana şahitlik ediyor ve ortaya nefes kesici bir manzara çıkartıyor. Köy bu konumu sayesinde Dilek Yarımadası’nın Milli Park sit alanı çerçevesine de girmiş.

Doğanbey Köyü Tarihi

Doğanbey Köyü ile ilgili bilinmesi gereken en önemli şey; eski bir Rum köyü oluşu. Köyün Yunan nüfusu, 1924 yılındaki mübadele zamanlarına dek burada yaşamış ve sahip olduğumuz en karakteristik Rum köylerinden birini bize bırakarak ülkemizden ayrılmak zorunda kalmışlar. O yıllarda köyün adı Domatia iken aldığı göçler sonrası Doğanbey ismini almış. 80’li yıllarda ise yerleşik nüfus verimsiz ve rüzgarlı yamaç topraklarında tarım yapamadıklarından deniz kıyısına inmeye karar vermişler ve kendilerine yarattıkları bu yeni bir yaşam alanına Yeni Doğanbey ismini koymuşlar. (Elbette mimari olarak Doğanbey Köyü ile uzaktan yakından benzerlikleri yok) Doğanbey Köyü ise, içinde yaşayan birkaç aile dışında neredeyse terkedilmiş bir köy olarak kalakalmış.

Zaman içinde belki de yaşı 100’ün üzerinde olan taş evlerin bazıları tamamen yıkılmış olsa da, doğal ve kültürel güzelliklerle çevrili köyü keşfedip bu köye yerleşenler bazı evleri Rum mimari dokusunu bozmadan restore edebilmişler ve bu sayede Doğanbey gerçekten de Ege’nin en karakteristik ve en kendine has köylerinden biri olup çıkmış.

Doğanbey Köyü’nde Yapılacaklar

Köyün arnavut kaldırımlı sokaklarında sakince yürümek, çeşmelerinden su içmek sanki bir başka zamana ışınlanmak gibi bir his veriyor insana ve bu his köyün girişindeki Fauna Müzesi’nde dolanırken bir parça daha pekişiyor. Fauna Müzesi; Dilek Yarımadası ve Büyük Menderes Deltası Milli Parkı için hazırlanmış bir tanıtım merkezi. Müzede köyün tarihi, bölgede yaşayan hayvanlar ve bitkiler anlatılıyor. Özellikle çocuklu aileler için hoş bir aktivite.

 

Tek bir dükkanın bile var olmadığı, yalnızca Mola ismindeki küçük bir kafenin taptaze çay, okkalı Türk kahvesi ve enfes ötesi geleneksel bir kahvaltı sunduğu köyde gerçekten zihnen dinleneceğinize hiç şüpheniz olmasın. Mola Cafe’nin Büyük Menderes Deltası manzarası da seyahatin bonuslarından biri. En iyi delta manzarası ise; köyün girişinde bulunan gözlem kulesinden yapılıyor. Doğanbey’de konaklamak isterseniz Mola Cafe’nin sahipleri Demir ve Gürkan Bey birkaç köy evini kiralayabiliyorlar ve böylece köyün şirin Rum evlerinde konaklama deneyimi de yaşamış oluyorsunuz. Bu noktada bu denli sessiz sakin bir köyde akşam olduğunda ne yiyeceğiz sorusunu sormanız çok muhtemel. Yeni Doğanbey köyünün içinden geçerek, enfes bir sahil yolu sayesinde ulaşacağınız ve doğru yere ulaştığınızı yolun gerçek anlamda bitmesi ile anlayacağınız bir restoranlar bölgesi bulunuyor. 3/5 derme çatma balık lokantasının sıralandığı minik bir jandarma bölgesi burası. Karina sahili diye geçiyor ismi. Manzarası muhteşem, lakin güneş olağanüstü batıyor burada ve restoranları şaşırtacak derecede lezzetli. Büyük Menderes’in Ege ile buluştuğu sazlıkların etrafına yerleşmiş pelikanların az ilerisindesiniz ve keyfinize kimseler dokunamıyor. Bu arada jandarmanın restoranların hemen yanı başında oluşunun nedeni, üzerinde olduğunuzTürkiye kara parçasının Yunanistan’ın Samos Adası’na en yakın noktası oluşu. Bu nedenle güvenlik burada en üst seviyede tutuluyor. Biz akşam yemeği için restoranlar içinden Karina’yı tercih ettik ancak mekanların hiç birinin bir diğerinden iyi ya da kötü olduğunu varsayamayacağınız bir yer bence burası…

Akşam yemeği sonrası çok da geç olmayan bir saatte, eski köy evimize dönüp, yedi köy hanesi dışındaki tek yabancılar olarak tadına doyulmaz bir uykunun sahibi olduk. Sabah erkenden uyanıp, köyün tüm huzurunu içime çekerek yaptığım meditasyon yine unutulmaz anlar yaşattı bana. Üzerine Mola Cafe’de kesinlikle beklemediğimiz kadar muhteşem bir kahvaltı sofrası bizi bekliyordu. Nefisti! Kahvaltı sonrası Miletus antik kentini keşfedip, seyahatimizin diğer bölümü için yolumuza koyulmadan evvel Doğanbey’in kulağına yeniden geleceğimizi de fısıldayıverdik…

 

Kendi adımıza Türkiye’nin en karakteristik köylerinden birini tanımış ve yaşamış olmanın huzuru vardi içimizde. Giderseniz sizin de öyle hissedeceğinize neredeyse eminim. Doğanbey; yolunuzun düşmesi, gözünüzün değmesi gereken nadir güzelliklerimizden yalnızca bir diğeri. Doya doya yaşamanızı dilerim.

Sevgiler!

İlginizi çekebilir: Özlem Karagöz’den Türkiye’de Road Trip Rotası 

İlginizi çekebilir: Lisya Kalma’dan “Çeşme Yakınlarında: Germiyan Köyü ve Slow Food Hareketi”

Konum için tıklayın

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

  1. Bilmiyordum açıkçası :( Aklımın bir köşesine yazdım, elinize sağlık :)