Granada, Reconquista’nın sonuna yaklaşıldığı 14. ve 15. yüzyıllarda Endülüs’teki en önemli Arap-Müslüman kentiydi ve karşı konulmaz İspanyol-Hristiyan ilerleyişi önündeki son kaleydi. El-Hamra ile Endülüs’e Müslüman Araplar son ve en görkemli imzalarını attılar. Politik ve askeri olarak güçlerini neredeyse kaybetmiş olmalarına rağmen sanat ve mimari alanında medeniyetlerinin doruk noktasına ulaşmışlar ve Granada’ya öyle izler bırakmışlardır ki bugün Granada’yı hala Arap-Müslümanların yönettiğini bile düşünebilir ziyaretçileri; özellikle de El-Hamra’nın gölgesinde. El-Hamra tek başına Endülüs’teki 700 yıllık Arap-Müslüman eğemenliğini temsil eder.

Endülüs Seyahatnamesi’nin önceki bölümlerini okudunuz mu? Serinin ilk bölümüne buradan ulaşabilir, ayrıca diğer bölümlerde CadizMalaga, Costa del Sol, Sevilla ve Cordoba‘ya doğru bir yolculuğa çıkabilirsiniz.

“Bir bahar  öğleden sonra, 31. Yaşgünü’ne bir ay kala Lorca, başarısını kutlamak için toplanan ailesi ve dostlarına şöyle seslenir: Tanrının lütfuyla meşhur oldum ama bu ünümün yarısı Granada’ya aittir; beni oluşturan, beni ben, yani doğuştan bir şair yapan Granada’ya… ve ben kaderimden kaçamadım.’’

1929 yılında, ölümünden yedi yıl önce böyle diyordu Lorca doğduğu ve öldüğü, daha doğrusu katledildiği bu Endülüs köşesi hakkında. Granada, Lorca’nın, şairlerin en ince ruhlu ve trajik kadere sahip olanı ile El-Hamra’nın, sarayların en güzeli ve en şiirselinin memleketi. Tek başına bir şehri dünyanın en kırılgan ve duyarlı yerlerinden biri haline getirebilecek Lorca’ya ve bir şehri cennetin  yeryüzündeki yansımalarından biri olacak kadar taşın ilahi bir forma dönüştüğü El-Hamra’ya evsahipliği yapan Granada…

Yaşamını İspanya’da geçirmiş olan ünlü Meksikalı şair Francisco de Icaza en bilinen dizelerinde şöyle der:

 “Hayatta Granada’da kör olmaktan daha hüzünlü bir şey yoktur.”

Granada, Lorca’nın ‘Ağıt’ (Elegie) başlıklı şiirinde de dediği gibi ‘Endülüs’ün Aynasıdır’ ve Endülüs’ün çoşkusunu, tutkusunu ama aynı zamanda hüznünü de taşır sokaklarında; çünkü o da tıpkı Endülüs gibi devasa, görkemli tutkulardan muzdariptir ve yine Lorca’nın dediği gibi ‘yelpazelerin’ ve ‘mantilla’ denilen ipek eşarpların yumuşak hareketlerinde salınan bu tutkular aynı zamanda kanın ve ateşli bakışların ruhlarda oluşturduğu sıyrıkların ürpertilerini de içerir.
1492’de Granada Emiri Muhammed XII, 10 yıl süren savaşlar sonunda şehri Castilla Kralı Ferdinand ve Kraliçesi Isabelle’e teslim eder. Efsaneye göre sürgüne giderken teslim ettiği şehre ve EL-Hamra’ya son kez bakıp ağlayan Muhammed’e annesi şöyle der:

‘Ağla oğlum; bir erkek gibi savunamadığın şehrin için bir kadın gibi ağla…’ 

Muhammed sadece bir şehri değil  bir  bakıma 700 yıllık bir medeniyeti, yeryüzünde cenneti tahayyül etme ve yaratma idealini teslim ettiğinde, Lorca’nın dediği gibi öğleden sonra saat beş miydi?

 ‘Yaralar güneş gibi yanıyordu öğleden sonra saat beşte’

El-Hamra’nın havuzları yanan yaralar için bir şifa olamadı ama sadece El-Hamra’ya sahip olmak bile Granada’yı yeryüzünün en şiirsel ve masalsı şehirlerinden biri yapmaya yetti.

Granada, Reconquista’nın sonuna yaklaşıldığı 14. ve 15.Yüzyıllar’da Endülüs’teki en önemli Arap-Müslüman kentiydi ve karşı konulmaz İspanyol-Hristiyan ilerleyişi önündeki son kaleydi. El-Hamra ile Endülüs’e Müslüman Araplar son ve en görkemli imzalarını attılar. Politik ve askeri olarak güçlerini neredeyse kaybetmiş olmalarına rağmen sanat ve mimari alanında medeniyetlerinin doruk noktasına ulaşmışlar ve Granada’ya öyle izler bırakmışlardır ki bugün Granada’yı hala Arap-Müslümanların yönettiğini bile düşünebilir ziyaretçileri; özellikle de El-Hamra’nın gölgesinde. El-Hamra tek başına Endülüs’teki 700 yıllık Arap-Müslüman eğemenliğini temsil eder.

El-Hamra 1001 Gece Masalları’nın vücud bulmuş halidir. Zevk doludur, ama ilahi ve ruhanidir. Süslüdür, muhteşem süslemelere sahiptir. Onu inşa edenlerin ölümsüz olma arzusunun mimari ile somut olarak ifadesidir. İç mekanları az bulunan zerafettedir ama gündeliktir de aynı zamanda: Bu ihtişam bir lüks ve açgözlülük işareti değildir, bilakis tüm bunlar, tüm bu süslemeler ve dekorasyon Allah’a gönderme yapar. Tüm saray adeta şiirsel ve ruhani bir şekilde aslında yaşamın geçici olduğunu, insanın ölümlü olduğunu, Allah, doğa ve evren karşısında acizliğini göstermeye yöneliktir. El-Hamra Henri Matisse’in ifadesiyle görülür görülmez insanı yoğun bir duyguya sürükleyen ‘hayranlık uyandıran bir mucizedir.

Dünya üzerinde suyun bu kadar yoğun ve derin anlamlar içeren bir şekilde kullanıldığı başka bir mimari yapı yoktur. Su, El-Hamra’yı tanımlayan en önemli unsurlardan biridir bu anlamda. Jorge Luis Borges’in ‘Elhamra Şiiri’nde ifade ettiği gibi tatlı sesi ve tüm zerafetiyle limon ağaçlarının arasından akan su labirentleri ve havuzlar hem cenneti temsil eden bahçeler ile birlikte Endülüs’teki Arap-Müslüman medeniyetinin Cordoba’dan bu yana devam eden ‘yeryüzünde cenneti yaratmak’ idealinin bir sonucudur hem de ‘her şeyin, zenginliğin, gücün ve gerçeğin de bir yansıma’ olduğunun simgesidir.

El-Hamra hâlâ sırları çözülmemiş bir enigmadır… Duvarları süsleyen şiirlerin, sözlerin, süslerin hâlâ tamamı bilinmemektedir.

El-Hamra’nın zerafeti, şiirselliği ve ilahiliği hemen yanına, bir bölümü yıkılarak inşa edilen Kutsal Roma İmparatoru Şarlman’ın (Carlos V) sarayı ile kıyaslandığında daha da belirginleşir. El-Hamra’nın bir bölümünün yıkılarak kendisi için bir saray yapılmasını emreden Carlos V bu sayede Granada’ya kendi damgasını da vuracağını düşünür. Ortaya çıkan saray mimarlık tarihi açısından önemli bir konumdadır. 16. yy Rönesans tarzının İtalya dışındaki ilk ve en önemli örneği olarak kabul edilir. Roma’da Michenangelo’nun öğrencisi olan ve Floransa’daki Pitti Sarayı’nın da mimarlığını yapan Pedro Machuca’nın bir eserdir ve özellikle çember şeklindeki avlusu ile gerçekten mimarlık tarihinde, özellikle de saray mimarisi içinde ayrıksı bir tasarıma sahiptir. Ancak. Carlos’un sarayının durağan azameti, insanı ezmek, imparatorun gücünü, zenginliğini ve üstünlüğünü vurgulamak için yapıldığı izlenimini verir. Bu da hemen yanıbaşındaki El-Hamra’nın iç dekorasyonundaki süslemelerin büyüleyici güzelliğini, mimari tasarımındaki doğa, evren ve insan ile uyumunu daha bir vurgular. V. Carlos Sarayı Endülüs’te artık başka bir tarihi-kültürel-politik anlayışın hakim olduğununda mimari anlamda ifadesidir. El-Hamra’nın sonsuzluğa uzanan incelikli ruhaniliği yerini gündelik güç gösterisinin kabalığı ve sıradanlığına bırakmıştır. Saray, Granada’nın kaderinin geri dönülmez şekilde değiştiğini gösterir.

Granada’nın Castilla’nın elinde düşmesini sürgünler, ölümler takip etti ve Endülüs bir daha eski günlerine dönemedi. Ve yıllar sonra 1936’da yine bir öğleden sonra saat beşte Granada’da ölümler yeniden başladı ve bu ölüm orjisi şehrin en tanınmış evladını, Lorca’yı da yuttu. Papatyaların parçalanan seslerinin altında Lorca katledildiğinin farkına vardığında kafeler ve mezarlar da yok ediliyordu. Yağma tıpkı yüzyıllar öncesindeki gibi vahşiydi… açık tabutlar, kafesler, dolaplar didik didik edildi ve kafatasları ezildi, altın dişler söküldü… Günümüzde bile Lorca’nın izinde şairin muhtemel mezarının olduğu Viznar; İç Savaş’ın kurbanlarının da mezarlarının yer aldığı Alfacar ve Lorca’nın tutuklu olarak son gecesini geçirdiği Las Colonias’ın eski evinde o günlerin hüznün ve gerilimi hala hissedilir. Granada’da Lorca izinin son ve önemli durağı, şairin evi olan ve sonra şairin anısına bir müzeye dönüştürülen Museo Casa Natal Federico Garcia Lorca’da ise bu hüzün yerini saygının eşlik ettiği derin bir sukünete bırakır.


Borges’in dediği gibi Granada ‘hazlarımızın vedalara dönüştüğü’ ve ‘güzel bir akşamüstünün sonuncu olabileceği’ bir kent. Her an Lorca’dan haber getiren bir oğlan çocuğunun akşamüstü saat beşte ‘bir beyaz çarşaf verebileceği’, ölümün öğleden sonra beşte yalnız olduğunu görebileceğiniz bir Al-Andalus köşesi.

Endülüs’ün tüm şehirleri cennet ile cehennem, ateş ile su, kan ile huzur, çoşku ile sukünet arasında gidip gelir. Granada bu karşıtlıkların belki de en çok yaşandığı ve hissedildiği Endülüs toprağıdır. O yüzden de El-Hamra’nın ihtişamının gölgesi altında ve Lorca’nın akan kanının kızıllığında Granada, Yahya Kemal Beyatlı’nın ‘Endülüs’te Raks’ şiirinde sözünü ettiği gibi aynı zamanda ‘Yosma Gırnata’dır, Al-Andalus’un sinesindeki güldür…

Endülüs Seyahatnamesi’nin önceki bölümlerini okudunuz mu? Serinin ilk bölümüne buradan ulaşabilir, ayrıca diğer bölümlerde CadizMalaga, Costa del Sol, Sevilla ve Cordoba‘ya doğru bir yolculuğa çıkabilirsiniz.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?