Buraya gelirken, merak ettiğim şey ne doğal yaşamı, ne de kabileleriydi… Asıl merak ettiğim 94 yılında sona eren Apartheid rejiminden sonra insanların yaşamıydı.

Bu geziden önce Afrika henüz gözümde canlandıramadığım, sadece tarihten bildiğim ve medyadan okuduğum kadar fikrim olan bir kıtaydı. Eşitsizliğin, Batı ikiyüzlülüğünün bir simgesi, beni tek taş yüzüklerden iğrendiren, insanlık adına üzüntü veren bir coğrafyaydı. Aslında Afrika kıtasına ilk ayak basışım Arap Bahar’ından hemen önce Tunus’tu, ama Sahra’nın altında kalan bölümün çok farklı bir resim sunacağını biliyordum. Merak ettiğim şey ne doğal yaşamı, ne de kabileleriydi. 94 yılında sona eren Apartheid rejiminden sonra insanların yaşamını merak ediyordum. Bununla ilgili çok net tahminlerim vardı ama orada geçen birkaç günden sonra durumu çok daha gerçekçi algılamaya başladım.

Yolculuk planım Johannesburg’da yaşayan Hintli bir kızla tanışmamla başladı. Onunla tanışmasam gitmeye pek cesaret edemeyeceğim bir ülkeydi aslında burası. Ama şans karşıma çıkınca yolculuğumu ayarladım, Cape Town’da yalnız üç günden sonra bir üç gün de Johannesburg’a arkadaşımın yanına geçtim. Tüm izlenimlerime sonraki yazılarda yer vereceğim, bu yazıda sadece toplumdan bahsetmek istiyorum.

DSC_0095 

Güney Afrika deyince herhalde akla gelen ilk soru “beyazlara karşı bir nefret var mı?” olur. ‘Bir turist olarak ne kadar hissedebilirsin ki’ diyebilirsiniz ama bariz olarak öyle bir durum olmadığı görülüyor. Orta sınıf bir ‘renkli’ olan rehberim (Apartheid döneminin literatüründe siyahlar ve beyazlar dışındaki insanlar coloured yani renkli deniyor) de bu görüşümü doğruluyor, umursamadıklarını söylüyor. Herhalde bir alışmışlık durumu var.

Fakat son zamanlarda artan ‘zenofobik’ eğilimler varmış; Güney Afrika’lı siyahlardan Afrika’nın başka bölgelerinden gelen siyahlara karşı. Bunu da tamamen ekonomik nedenlere bağlamak mümkün diye düşünüyorum, kısıtlı iş imkanı çok fazla iş arayan insan… Onlara ‘alien’ diyorlar, kaçak yollardan ülkeye gelen bu ‘alien’lerın sayısı oldukça fazlaymış. Gitmeden önce çoğu yorumda okuduğum gibi tüm zencilerde dünya iyisi insanlar değil, sadece insanlar, türlü türlü karakterleri var.

Zenciler yani bölgenin yerlileri Apartheid rezaletinin kalıntıları olan townshiplerde yaşamaya devam ediyor. Townshipler sistematik olarak, zencileri uzaklaştırmak için şehir dışına kurulmuş gettolar. ‘Derme çatma’nında ötesinde, belki tuğla bile kullanılmadan yapılan evler var burada. Kendi içlerinde okul vs. gibi imkanlar varsa da çoğu suç oranlarıyla ün yapmış. Rehberim bu townshiplerden biri olan, Mitchells Plain’in önünden geçerken her haftasonu istisnasız bir cinayet işlendiğinden bahsediyor. Okuduğum yazılarda ise insanların günlük hayatta okula giderken mafya çatışmalarının arasında kaldığı gibi şeyler vardı. Burada yerel rehberler eşliğinde, township turları yapılıyor. Ne kadar sevimli görünmese de bu gettolara bir gelir kaynağı oluşturuyormuş. Bu seferlik kısmet olmadı, bir dahaki gidişimde mutlaka görmek istiyorum, tabi kaldırabilir misin sorusunun cevabını pek bilmiyorum.

Bu arada gitmeden önce kafamdaki tüm zenciler fakir, tüm beyazlar zengin düşüncesi, gerçekten çok uzakmış. Azınlıkta da olsalar, çok iyi eğitim alan ve çok iyi paralar kazanan siyahlar da varmış. Arkadaşımın babası bazı siyahların eğitim seviyelerinin inanılmaz arttığından bahsetti örneğin, abisinin eşiyse hayatlarını ‘full-designer-life’ diye tanımladı…

Bir diğer beni şaşırtan nokta buradaki ırk ve din çeşitliliğiydi. Güney Afrika’nın genelinde zaten onlarca farklı kabile ve dil var ama bunlara ek olarak Avrupalı beyazlar, Hintliler, Orta Doğulular, Türkler, Malezyalılar da çok sık. Her bir ırk farklı bölgelerde, kendi geleneklerini devam ettirerek yaşıyorlar. Evinde kaldığım arkadaşım, Müslüman bir Hintliydi mesela. Aile bağları kuvvetli, genelde Hintli’lerle beraber vakit geçiren, Hint ve İslam geleneklerini yobazlıktan çok uzak bir şekilde devam ettiren bir aileydi. Buraya kaç jenerasyon önce yerleşmiş olmalarına rağmen bunlara çok önem veriyorlar. Farklı çeşit insanlarla beraber yaşadıklarından olsa gerek aidiyet duyguları çok güçlü. Türkler demişken burada Müslüman, Türk okulları da var.

Afrikayı kara kıta olarak adlandırarak onları modernize etmeyi kendine görev edinen Avrupalılar burada farklılıklara hoşgörüsüzlüğün en büyük örneklerinden birinin tarihini yazmış. Kısaca zamanında Avrupalı’nın Afrikalı’ya ve kendinden farklı olan herkese yaptığı dışında salt ırksal farklılıklara dayalı bir ayrımcılık yok burada. Artık beyazlarında böyle bir nefreti kaldığını sanmıyorum. Yüzyıllar önce olan olmuş, artık beyaz Avrupalı’lar da buranın insanı, burada doğmuş büyümüş, yaşıyor ve yaşadığı yeri seviyor. Bazı problemler ve geçmişten kalıntılar varsa da bunlar değişiyor ve değişimin devam edeceği kesin.

Darısı Türkiye’deki Türk-Kürt-Ermeni-Alevi ilişkilerinin başına diyelim.

Fotoğraflarla Cape Town, sokak sanatı, güvenlik ve sanat ortamı hakkındaki yazılarım yolda, takipte kalın!

25 Temmuz 2015 tarihinde someartsystuff.co adresinde yayınlanmıştır.
Fotoğraf da bana ait.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?