İlk iki yazdımda Capetown ve Safari’yi anlattım, hikayenin son bölümünde sıra Afrika gelenekleri ve çok vakit geçirmememe rağmen “kendine ait bir ruhu ve tarzı var” kanaatine vardığım Johannesburg’de. Yazıma geçmeden önce bunları söylemeliyim; Güney Afrika’yı sevdim, çünkü her şeyden biraz biraz gördüm: En şık malikaneden gecekondu bölgelerine, vahşi hayattan yollarda gezen şirin maymunlara, okyanustaki foklara, Ümit Burnu manzarasından bitpazarı manzaralarına kadar birçok şeyi deneyimlemek iyi geldi bana. Ve 3. Bölümümüze başlayalım!

Afrika Yemekleri

Öncelikle söylemeliyim, geleneksel Afrika yemeklerini ne yazık ki beğenmedim. Buğdaydan sufle gibi olan tatlıları Malva Puding ve içlerine hafif şeker attıkları tadı biraz donuta benzeyen ekmekleri hariç Capetown’dan sonraki bir haftalık Afrika turumda (Sun City ve Joburg) neredeyse hiçbir şey yemedim.

Hikaye aslında şöyle başladı… Joburg’in 1 saat uzaklığında eski Afrika kültürünü ve kabile sistemini anlatan yapma bir kabileye gittik. Lesedi kabilesi’nde bizi hayvan postları giymiş, o zamanları hatırlatan insanlar (oyuncular) karşıladı. Kapıdan girer girmez her şey o kadar gerçek gibiydi ki, kabile kültürünü yaşamış kadar oldum.

Konuya girmişken hatırladıklarımı anlatayım; Afrikalılar çok uzak olmayan bir tarihe kadar karıları için başlık parası olarak inek veriyorlarmış. 12’den az sayıda ineğe sahip olan erkek bekar kalmak zorunda kalıyor. Ancak çok ineği varsa da birçok eşe sahip olabiliyor. Aşağıdaki ikinci fotoğrafta gördüğünüz gibi ben de oyuncu oldum ve beni babamdan istediler, babama karşılığında kaç inek istediğini sordular :)

Orada birçok şey öğrendik ama unuttum tabii. Hatırladığım bir bilgi ise, birazdan çokça bahsedeceğim Nelson Mandela’nın kabilesinin Madiba olduğu.

Neyse, Lesedi kabilesinde kültürü daha iyi anlatmak için bizi geleneksel yemeklerden oluşan bir açık büfe ile ağırladılar; size şimdi yemekleri sayıyorum; özel bilmemne soslu timsah eti, acayip ağır kokan deve kuşu eti, bilmemne soslu domuz sosisi, görünüşü pilava benzeyen tatsız tuzsuz pirinç yemeği, yine görünüşü bizim patates püresine benzeyen “pop” adını verdikleri arpa püresi… Tabii meraklı Lisya, Afrika’ya geldim timsah, devekuşu yemeyecek miyim dedi. Ve bunları tatmak amacıyla tabağına aldı…

Devekuşunu hiç beğenmedim, ki yemeklere karşı çok önyargılı bir insan değilimdir; ama hem tat olarak hem koku olarak ÇOK ağır bir eti var. Kısaca canım dana etim varken sıra çok ama çok zor devekuşuna gelir. Timsah eti ise, et olarak çok da kötü bir et değil; bir kez beyaz et, hafif yani. Ama ben yedikten sonra “timsah yedimm!” diye psikolojim bozuldu ve yemeğime devam edemedim. “Timsah yemeyi” kaldırabilecek biri güzel bir sosla bu eti sevebilir. Ayrıca, etrafımdaki birçok kişiden “timsah lezzetliymiş” yorumunu duydum. Önceden de söylediğim gibi, Malva puding adlı tatlıları cidden çok başarılı, üzerine krema koyup yeniyor. Ben önce çikolatalı sufle zannettim; meğersem içinde çikolata bile yokmuş. Bu tatlıyı not alın ve giderseniz kesin yiyin.

Bu inanılmaz bebeği, Lesedi’den çıktıktan sonra hediyelik eşya almak üzere uğradığımız bir bitpazarında gördüm. Ve uzun zaman kucağımdan bırakamadım…

Johannesburg

Johannesburg Güney Afrika’nın en kalabalık şehri. Benim burada en çok ilgimi çeken şey, beyazlar yani zengin halkla, gecekondu kasabalarında yaşayanların hayatları arasındaki uçurum oldu. İstanbul’da yok mu diyeceksiniz, evet İstanbul’da da neredeyse Joburg kadar var ama ilginç olanı Joburg’de insanlar “Soweto” (Southwestern Townships) dedikleri gecekondu kasabalarında yaşıyorlar. Soweto’daki siyahların 20 dakika ilerisinde beyazlar, her biri 3 milyon Euro değerindeki etrafları tellerle kaplı ve kapılarında siyahi bir güvenlik bekleyen malikenelerde yaşıyorlar.

Şehri gezerken önce beyazların ihtişamlı bölgesine sonra da 5-6 saatliğine bu “township”leri görmeye gittik. Gecekondu bölgelerinde yaşam çok enteresan; ortalama 30 m2 civarında, tek katlı, etrafından küçücük bir bahçesi olan evlerden oluşuyor bu gecekondular. Genelde evlerin çatıları hurdalarla kapatılmış; eğer bir ev ful tuğladan yapıldıysa o ev “şık” kategorisine giriyor.

Yıl, model, marka hiç fark etmez bir evin önünde araba varsa bu büyük bir statü göstergesi.

Soweto’daki çocuklara inanamazsınız, yoldan geçerken sürekli el sallıyorlar. Ben giderken çocuklara dağıtmak için yanımda birkaç kutu bisküvi aldım, bisküvileri alınca çok sevinip sarıldılar. Genelde çok hiperaktif ve eğlenceliler. En azından çocuklar dışarıdan hayatlarından memnun gibi duruyorlar…

Aşağıdaki resim ise yine Soweto’da gördüğüm ve dayanamayıp çektiğim bir tente. Tentede bit kapmış çocukları traş ediyorlar, bir tane sürekli bekleyen berber var, anneler bebeklerini getirip saçlarını burada kesitiriyorlar…

2000ler başlarına kadar 2 milyon nüfuslu Soweto’dan her gün 250’nin üzerinde HIV kurbanı çıkıyormuş, ancak bu sayı son yıllarda kontrol altına alınabilmiş. Tabii ne yazık ki hala Joburg ve tüm Güney Afrika ciddi anlamda HIV ile savaş içerisinde. Soweto’da ilgimi çeken bir şey ise çok yerde “funeral house” (cenaze evi) ve cenaze organizatörlerinin olmasıydı. Etrafta “en iyi cenaze için buraya gelin” tarzı yazılar yazıyordu. HIV’le hala çok uğraştıklarından ve çok kayıp olduğundan cenazeler de çok oluyor, bunu anladım ben bu yazılardan.

Bu arada Nelson Mandela da Soweto’dan çıkmaymış ve şu an zamanında yaşadığı evi müzeye çevirmişler. Müzesinin yanında ise ailesinin işlettiği bir restoran var. Biz Soweto’da Wendy’s adlı bir restorana gittik. Wendy’s bir gecekonunun içerisinde ve açık büfe servis veren şirin bir restoran. Duvarları tüm dünya ülkelerinden gelen misafirlerin post-it’leri ve kartvizitleriyle dolu. Tabii biz de kartvizitlerimizi duvarlara yapıştırdık. Yemeklere gelince, insanlar yedi ve beğendiler. Ben ise yine ekmek yedim.

Johannesburg’e ilk gittiğimde öğrendiğim bilgilerden biri ise çoğu kuaförün 24 saat açık olmasıydı. Nedeni de kabarık saçlı Afrika’lıların saçlarına çok önem vermesi ve tüm kadınların ve uzun saçlı erkeklerin saçlarını ördürmesi. Her kuaförün kendine özel bir stili olurmuş ve kadınlar gittikleri zaman kimin hangi kuaföre saç yaptırdığı anlaşılırmış. Hatta bazı saçlar statü göstermesiymiş, çünkü daha pahalı bir yerde yapıldığı anlaşılıyormuş. Saçlarının modeli, şıklığı ve yapıldığı kuaför bir tür marka mantığı aslında. Her topluluğun kendine ait statü belirleme kriterleri var…

Irkçılık müzesi geçmeden önce şunu da anlatayım; Capetown’da da karşılaştığım bir sahneydi bu, insanlar kaldırımda oturup tüm gün bekliyorlar. Neden oturduklarını sorduğumda ilginç bir cevap aldım. Bunlar işsiz işçilermiş; belirli bölgelerde oturup onlara iş gelmesini beklerlermiş. Örneğin, bahçenizde bir günlük bir işiniz var ve 2 kişiye ihtiyacınız var, yoldaki işçilerden iki tane alıyorsunuz günlük 150 rand’a (15 euro) tüm sizin oluyorlar. Kötü bir tabir belki ama aslında biraz kölelik bu… Uyuşturucu ticaretinin çok ciddi anlamda yüksek olduğu Güney Afrika’da bu işçileri “dealer” olarak da çok kullanıyorlarmış…

Apartheid (Irkçılık) Müzesi

Müzeden bahsetmeden önceki Güney Afrika’daki ırkçılık meselesinden bahsetmek istiyorum. 1948’deki seçimlerden sonra “Aparthied” yasası resmi olarak başlamış, kısacası siyahlar artık resmi ve legal olarak dışlanıyormuş. Bu yasa 1994’e kadar sürmüş. Bu süre içerisinde beyaz olmayanların, evlenme, eğitim, meslek seçme, yurt dışına çıkma gidi birçok siyasi hakları Afrika Ulusal Kongresi önderliğinde kısıtlanmış. Yasa, zamanla uluslararası tepki görmeye, Güney Afrika’ya çeşitli ambargolar uygulanmaya başlamış; buna rağmen nereden baksanız yasa nerdeyse 50 yıl sürmüş. Apartheid Müzesi’nde o zamanlara ait birçok görsel ve video var ben gördüğümde bu insanların yıllarca neler çektiğine inanamadım…

Müzeye girerken size ve beraber olduğunuz insanlara küçük kartlar dağıtılıyor. Her kartın üzerinde BEYAZ veya BEYAZ OLMAYAN yazıyor. Irkçılığı daha iyi hissettirmek amacıyla yapılmış bir uygulamada, beyazlar ve beyaz olmayanlar farklı kapılardan giriyorlar ve müzenin ilk kısmını birbirini görerek ancak parmalıklarla ayrılmış olarak geziyorlar. Bu ayrımın olması benim çok hoşuma gitti; bir şekilde yanınızdaki insanlarla farklı yer olmanız sizi garip hissettiriyor ve olan biteni müzenin başlangıcından anlayabiliyorsunuz.

Mandela’nın farklı hayatını anlatmak üzere KARAKTER, YOLDAŞ, LİDER, MAHKUM, IMAJ, UZLAŞMA, DEVLET ADAMI, MİRAS olarak müze 8 bölümden oluşuyor. Bunların hepsi bir şekilde Mandela’ya bağlanmış. Örneğin MAHKUM bölümünde siyahların nasıl hapse atıldıklarını ve hücrelerde yaşadıklarını gösteriyor. Mandela’nın da hapishane hayatında senelerce kaldığı hücreyi dışardan görmek bile benim içimi sıktı. En fazla 5 metrekare olan hücrelerde, mahkumlara haftada bir toplu yemek verilirmiş ve tuvaletlerini orada yapmak zorunda olurlarmış. Haftada bir kişi gelip, haftalık yemeklerini ve artıklarını toplarmış. Aşağıda gördüğünüz ipler ise, Apartheid zamanındaki idamların sembolü olarak müzeye koyulmuş; tam yanında da idam edilen kişilerin fotoğraflarıyla isim ve soyadları yer alıyor.

Ben şahsen Apartheid’ı gezerken Mandela’ya hayran kaldım. (Aslında 2009 yapımı Invictus filmini izlerken de böyle hissetmiştim, izlemediyseniz kesin seyredin, Mandela’nın ne kadar muhteşem bir karaktere sahip olduğunu anlatıyor.) Apartheid yasasını kaldırmak üzere siyahların yurtdışına çıkma izni yokken gizlice Londra’ya gitmesinden ve halkı ayaklandırmak suçundan 27 yıl hapis yatıyor. 1990′da hapisten çıktığı zaman yasanın kalkması için uğraşmaya devam ediyor; 1994′te ise Güney Afrika’nın ilk demokratik seçimleri yapılıyor ve Mandela demokratik Güney Afrika’nın ilk başkanı oluyor. Kendisi bir insanın imajına çok önem vermesi gerektiğini, imajın birçok kapıyı açtığını ve amaçları daha rahat gerçekleştirmeyi sağladığını düşünüyor. Müzedeki IMAJ kısmı da Mandela’nın bu düşüncesi doğrultusunda yaptıklarını anlatıyor. Mercedes Benz markasının Mandela’nın hapisten çıktıktan sonra ona hediye ettiği kırmızı arabası da İMAJ bölümünde sergileniyor.

3 bölümden oluşan Güney Afrika seyahatimin de sonuna geldik. Eğer farklı giyinmiş insanlar, kabile yaşamı tarzı bir ortamla karşılaşmak istiyorsanız, Güney Afrika yerine Fildişi sahilleri, Tanzanya, Etopya tarzı ülkelere gidin. Ancak, fikrimce önce daha uygar olan Güney Afrika’yı bir deneyimleyin, oradan diğer ülkelere geçersiniz. Bir notum daha var; giderseniz bizim Kasım-Şubat başı arasında gidin, çünkü orada yaz oluyor, Capetown’da denize de girebilirsiniz böylece. Sevgiler!

Güney Afrika Turum Vol.1 Capetown’u okumak için tıklayın!

Güney Afrika Turum Vol.2 Safari’yi okumak için tıklayın!

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

MAGGERLARDAN GÜNCEL YORUMLAR
x

Newsletter'a üye olmadınız mı?