15-25 Şubat tarihleri arasında gerçekleşecek 17. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nin programında, merakla beklediğiniz, tüm dünyada göz önünde olan, aday ve ödül listelerinde bol bol adını gördüğünüz o hit filmlerin adlarını zaten fark etmiş ve hemen listenize eklemişsinizdir. Bu yazının konusuysa, keşfedilmeyi bekleyen, benim de oldukça merak ettiğim diğerleri…

A Ciambra | Jonas Carpignano

Avrupa’nın en çok (kaçak) göçmen alan bölgelerinden Güney İtalya’da, Calabria yakınlarındaki A Ciambra adlı Roman bölgesinde yaşayan 14 yaşındaki Pio’yu anlatıyor A Ciambra. Yönetmen Jonas Carpignano’nun önceki filmi Mediterranea‘yı izlediyseniz, göçmen psijkolojisini ve Afrikalı göçmenlerin yaşadıklarını nasıl etkileyici gözlemlerle perdeye aktarabildiğine aşinasınızdır. İşte A Ciambra’da da yalnızca Romanlar değil, Afrikalı göçmenler de yaşıyor. Ve hem abisi hem de babası hapse giren Pio, bir anda evin reisi olarak boyundan büyük sorumlulukların yüküyle başa çıkmaya çalışırken, Afrikalı bir göçmenden destek almaya başlıyor. Aynı bölgede yaşayan farklı azınlıkların çektiği benzer sıkıntıları anlatan filmi bazılarınız İtalya’nın Oscar aday adayı olarak, bazılarıysa Martin Scorsese‘nin yapımcıları arasında yer aldığı İtalyan filmi olarak duymuş olabilir.

 

The Death of Stalin | Armando Iannucci

Veep izliyor ve kahkahalarla gülüyor, dizinin zekice mizahına ve politik esprilerine bayılıyorsanız, bu film sizin de ilginizi çekecek. İngiliz televizyonlarındaki The Thick of It ve onun devamı niteliğinde çekilen sinema filmi  In the Loop ile tanındıktan sonra Amerikan televizyonu için Veep‘i yaratan İskoç yönetmen Armando Iannucci‘nin yeni politik komedisi, bizi 1950’lerin Rusya’sına götürüyor. Her şey, yakın dostları dahil herkese korku salan Stalin’in, bir gün odasında ölü bulunmasıyla başlıyor; bir anda liderin tüm çevresi kıyasıya bir iktidar yarışına giriyor. Fabien Nury ve Thierry Robin‘in çizgi romanından uyarlanan bu politik taşlamada Steve Buscemi, Jeffrey Tambor, Paddy Considine,  Rupert Friend, Jason Isaacs, Olga Kurylenko gibi tanınmış isimler rol alıyor.

 

Les garçons sauvages / The Wild Boys | Bertrand Mandico

Beni takip ediyor, önerilerimi dikkate alıyorsanız, artık sinema konusundaki en büyük zaaflarımdan ve zevklerimden birinin büyüme hikâyeleri izlemek olduğunu anlamışsınızdır. !f’in yarışma bölümü Keş!f’te yer alan filmlerden biri olan Les garçons sauvages / Wild Boys da cinselliği ve arzularını keşfeden bir grup yeniyetmeyi konu alan bir büyüme hikâyesi. 20. yüzyılın başlarında geçen, siyah-beyaz çekilmiş bu Fransız filmi, zengin ailelerden gelen beş oğlanın işledikleri bir suçun ardından aileleri tarafından bir kaptana teslim edilmesi ve ıslah edilmek üzere bir yolculuğa çıkmalarıyla başlıyor.

 

Las hijas de Abril / April’s Daughter | Michel Franco

Meksikalı yönetmen Michel Franco‘nun sinemasına karşı duygularım karışık. Dördü Cannes Film Festivali’nde yarışan beş filminden ikisini izledim; Belirli Bir Bakış bölümünde ödül kazanan Después de Lucía / After Lucía‘ya bayıldım, İngilizce çektiği, Cannes Film Festivali En İyi Senaryo ödüllü Chronic‘ten hiç hazzetmedim. Geçtiğimiz yıl Belirli Bir Bakış bölümünde ödül kazanan Las hijas de Abril / April’s Daughter, !f’in Galalar bölümünde yer alıyor şimdi. Yönetmen kendi topraklarına ve kendi diline döndüğü için mutlu ve umutluyum, bir kez daha soğukkanlı, gözlemci ve mesafeli bir anlatımla, etkileyici bir film izlemeyi bekliyorum. Filmde, 17 yaşında ve hamile olan Valeria, üvey kardeşi ve onun erkek arkadaşıyla yaşarken, uzun süredir görmediği ve hamileliğini sakladığı annesi Abril’i aramak için yola çıkmaya karar veriyor. Abril’in neden çekinilen ve uzak durulmak istenen bir anne olduğu filmin sürpriziymiş gibi gözüküyor, yönetmenin üslubu düüşünüldüğünde, muhtemelen / umuyorum ki de karanlık bir sürpriz.

November | Rainer Sarnet

!f’in Oyun bölümü, her zaman favorilerimden oldu. Burada izlediğim filmlerin her biri o kadar kendilerine özel, o kadar farklılardı ki bugüne kadar, ya (çoğunu) delicesine sevdim ya da (bazılarını) nefret ettim ve sonu nereye varırsa varsın bu bilinmezliğin yarattığı heyecanı hep çok sevdim. Bu yılki Oyun filmlerinden November da öyle işte… Avrupa’nın pagan zamanlarında, tek derdi soğuk kış günleri olan bir Estonya kasabasında, hiçbir tabunun olmadığı bir toplumda, karanlık yaratıkların yarattığı korkunun hakimiyeti altında geçen film, çok iyi bir alegori gibi durmasının yanında, siyah-beyaz sinematografisiyle de büyüleyecekmiş gibi duruyor. November, Estonya’nın bu yılki Oscar aday adayıydı.

Bunlar bir yana, izlemiş olduklarımdan şu dört filmi de şiddetle öneririm: Paul Thomas Anderson’ın en az kostümleri ve müzikleri kadar kusursuz, destansı filmi Phantom Thread, Greta Gerwig’in doğal ve tatlı büyüme hikâyesi Lady Bird, bilim, doğa ve insan arasındaki ilişkiyi kişisel bir hikâye üzerinden anlatan, yılın en iyi belgesellerinden Jane ve Türkiye’den Emre Erdoğdu’nun lise yıllarına kadar tanışmamış, farklı hayatlar yaşamış iki kardeşin çarpışmasını konu alan, genç oyuncularının muhteşem performanslarının etkisinden kolay kolay çıkamayacağınız filmi Kar.

!f programına ilk bakışta theMagger için hazırladığım öneri listesindeki 10 filmi ise buradan inceleyebilirsiniz.

 

Emre Eminoğlu

theMagger Editörü, Kültür ve Sanat Yazarı
SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?