Eminim müzik hepimizin hayatında çok büyük yere ve öneme sahip. Yolda, oturduğumuz mekanlarda, arkadaş toplantılarında, günlük hayatımızın büyük kısmında arkada çalan bir melodi var. Peki dinlediğimiz şarkıların, sürekli duyduğumuz müziklerin kökenleri nereye dayanıyor hiç düşündünüz mü? 

Açıkçası, farklı müzik türlerine çok ilgili olmama, yeni müzikler keşfetmekten inanılmaz keyif almama rağmen ben düşünmemiştim. Üniversitede kendime çok büyük bir iyilik yaptım ve Dünya Müzik Tarihi diye bir seçmeli ders aldım. İyi ki almışım, üniversite hayatımda aldığım en keyifli derslerden biriydi. Farklı müziklerin kökenlerini, farklı toplumlarda müziğin hangi amaçlara hizmet ettiğini, müzik ve tarihin nasıl iç içe geçmiş bir yapısı olduğunu gördük. Derse de bu yazımda bahsedeceğim ‘Whose is this song?’ belgeselini izleyerek başladık.

Belgesel fıkralardaki gibi başlıyor; bir Yunan, bir Makedon, bir Türk, bir Sırp ve bir de Bulgar İstanbul’da bir mekanda masa başında oturuyor. Arkada çalan müzikse “Katibim”, bizim bildiğimiz haliyle meşhur “Üsküdar’a Gider İken”. Şarkıyı duyan masadakilerin her biri şarkının kendi kültürüne ait olduğunu, kendi ülkesinin şarkısı olduğunu savunmaya başlıyor. Aynı anda biz de düşünmeye başlıyoruz: “Nasıl yani? Üsküdar’a gider iken gerçekten bir Sırp şarkısı ya da Makedon ninnisi olabilir mi? Olamaz ki sözleri bile Türkçe…” Bu olayın üzerine de masadaki Bulgar kadın, belgeselin yapımcı, yönetmen ve senaristi Adela Peeva, şarkının köklerini araştırmaya karar veriyor, belgeselimiz de böylece başlıyor. 

Fotoğraf: adelamedia.net/

Önce İstanbul’da şarkının Türk kökeninin peşine düşüyor. Ünlü bir Balkan müziği ustası olan Muammer Ketencoğlu’yla görüşmeye gidiyor, Muammer Ketencoğlu şarkının 40’larda ve 50’lerde yükselişe geçen Türkiye turizminin şarkının sözleri üzerinde etkili olduğunu söylüyor, Üsküdar’ın kebap gibi, lokum gibi Türkiye’nin sembollerinden biri haline geldiğinden bahsediyor. Ardından 1968 yapımı Zeki Müren’in başrolünü üstlendiği “Katip” filminin yönetmeni Ülkü Erakalın’la konuşmaya gidiyor. Ülkü Erakalın şarkıda geçen ve filmde işlenen Katip’in nasıl biri olduğunu anlatıyor; bakımlı, naif, zarif, kibar, eğitimli, kadınların gözdesi, tam bir İstanbul beyefendisi. Filmde oynaması için de bu rolü tabii ki dönemin en beyefendi kişisi, 60’ların en ünlü ismi Zeki Müren’i seçiyorlar. İstanbul’daki son duraksa tarihi yarımada, İstanbul’un kurtuluşu kutlamaları. Mehter takımının söylediği Katibim’i duyan Adela Peeva’nın yorumu ise “Benim güzel şarkımı düşmanı korkutmak için savaş şarkısı yapmışlar” oluyor.

Türkiye’den sonra Yunanistan’a giden Adela Peeva yerel halkla konuşuyor ve tabii ki onlar da “Evet, bu bizim şarkımız” diyor. Türkler için romantik bir aşk şarkısı olan Katibim, Yunanistan’da yine bir kadına yazılmış aşk şarkısı ama bizdekinden daha neşeli, çaldığında insanların dans ettiği bir aşk şarkısı. Yerli bir müzisyen olan Mihalis’le şarkı üzerine konuşan Adela şarkının Yunanlar için ne kadar önemli olduğunun üzerinde duruyor. 

Fotoğraf: pequodrivista.com/

Yunanistan’ın ardından Arnavutluk’a doğru yola çıkıyor. Yerel halkla konuştuklarında Arnavutlar da “Evet, bu bizim şarkımız” diyor. Adela “Yunanların olabilir mi? Sırpların olabilir mi?” gibi sorular sorduğundaysa şiddetle karşı çıkıyorlar. Arnavutluk’ta da aşk şarkısı olarak söylenen şarkı bizim bildiğimizden daha yavaş ve daha pastoral sözlere sahip. Yerli bir şarkıcı olan Theresa Kreshova, “Bu şarkıyı gençken söylerdim, Enver Hoca zamanında bu şarkıyı çok kez sahnede söyledim ama hiç kayıt yapamadık çünkü yasaktı. Bir sanatçı için geride bir iz bırakmak çok önemlidir” diyor. Baskıcı rejimlerin sanat üzerine etkisini anlamamız adına iyi bir örnek.

Arnavutluk’tan sonraki durak Bosna-Hersek. Adela buluştuğu müzisyen arkadaşı Omer’e şarkıyı soruyor ve Omer “Evet, bu bizim şarkımız” deyip devam ediyor: “Katolik, Ortadoks, Müslüman fark etmez, burada herkes bu şarkıyı sever ve korur, Doğu ve Batı’yı bir araya getiren bir şarkı.” Bosnalı bir şarkıcı olan Emina Zecai’yle konuşmalarında Emina, “Kesinlikle Bosna şarkısı, sözleri bile benim dilimde” diye savunuyor. Ayrıca Bosna’daki savaş döneminden, yaşanan zorluklardan da bahsediyorlar. Bosna’da ilginç olan şu ki, ülke içinde şarkının iki versiyonu var. Önce Anadolulu bir kadına yazılmış aşk şarkısı olarak söylenen versiyonunu, sonrasında ise dini bir şarkı olan öteki versiyonunu dinliyoruz. İlahi olarak söyleyen koronun şefi şarkıdan bahsederken, “Şarkının melodisi bize uzun süre önce Türklerden geldi, Saraybosna’dan bir kadın da şimdi söylediğimiz ilahinin sözlerini yazdı” diyor. Ve o da savaş döneminde yaşanan olaylardan bahsediyor. 

Adela, Bosna-Hersek’ten sonra Makedonya’ya doğru yola çıkıyor. Bir derviş topluluğundan şarkı hakkında bilgi alabileceğini öğrendiği için ibadethanelerine gidiyor ve Baba Erol ile şarkı hakkında muhabbet etmeye başlıyor. Saraybosna’da şarkının ilahi olarak söylendiğinden bahsedince Baba Erol, “Bosnalılar şarkının sözlerini savaş zamanı cihat için değiştirdiler, aslı o değil, aslı bizim söylediğimiz” deyip aynı bizim bildiğimiz Katibim sözleriyle söylüyor. Adela ardından ünlü bir şarkıcı olan Goga Zafirov’la şarkı hakkında konuşmaya gidiyor. Zafirov’un söylediği şarkı “Patsa from Drenovtsi”, birçok ülkede olduğu gibi Patsa adında bir kadına yazılmış aşk şarkısı. 

Makedonya’dan sonra sıra Sırbistan’da. Artık hayatta olmayan ama yaşadığı dönemde çok iyi bir dansçı ve şarkıcı olarak tanınan Koshtana diye bir kadından bahsediliyor ve bu şarkı hep Koshtana ile anılıyor. Sözler yine aşk sözleri. Bir akşam katıldığı eğlencede Sırp arkadaşlarına şarkının Bosnalıların söylediği ilahi versiyonunu dinletiyor. “Bu hırsızlık, güzelim aşk şarkısını ne hale getirmişler!” gibi tepkiler alıyor, ilerleyen dakikalarda işler biraz daha karışıyor ve eğlence beklenenin çok aksine son buluyor. Bunun üzerine Adela kendi ülkesine, Bulgaristan’a geri dönüyor. 

Adela’nın kendi ailesinden geriye bu şarkıyı hatırlayan kimse kalmamış. Şarkının köklerini araştırmak üzere Bulgaristan’ın başka bir şehrine gidiyor ve orada Bulgaristan’ın Osmanlı’dan ayrılmasını kutladıkları bir festivale katılıyor. Buradaki kişiler de şarkıyı bir kahramanlık şarkısı hatta marş olarak söylüyorlar. Adela Sırpların ve Türklerin de şarkıyı kendi şarkıları diye kabul ettiklerinden bahsedince de, “sözleri bile Bulgarca”, “biri burada öyle bir şey derse taşlanır”, “seni asarız” gibi savunmalarla ve tehditlerle karşılaşıyor. 

Belgeselin sonunu da “Bizi birleştirir diye umduğum müzik daha çok ayırdı. Müzik nasıl daha çok nefrete sebep olabilir diye düşündüm” diye bitiriyor. 

Senelerce aynı devlet çatısı altında yaşayan bunca insanın birkaç melodiyi paylaşmaları da normal değil mi? 1900’lere kadar birlikte yaşayan bu milletlerin neden ve nasıl bu hale geldiklerini açıkçası ben de merak ettim, fakat Adela’nın belgeseli böyle bir sona bağlamasına da katılmıyorum. Belgeselde benim gördüğüm, son olanlara kadar, tatlı bir inattı sadece. Şarkının sözleri kendi dillerinde olunca şarkının da kendilerine ait olduğuna inanan insanlardı. 

Şarkının kökenini bulabilir miyiz ya da bulmalı mıyız, bulmamıza gerek var mı bilmiyorum. Belgeseli izlerken bir müziğin kültürler arasında nasıl değiştiğini, çeşitlendiğini görmek benim için çok keyifliydi. Birçok ülkede aşk şarkısı olarak okunmasının yanında ilahi olarak, bağımsızlık marşı olarak söylendiği yerler de vardı. Keşke buradaki güzelliği görebilsek hepimiz. Aynı müzikle aşkı da savaşı da anlatabilmişiz, bir erkeğin güzelliğinden bir ovanın yeşilliğine kadar her şey sığdırmışız bu müziğe. Ayrıştırıcı değil de birleştirici bir gözle bakabilsek, arada sınır çizgileri olsa da birbirimize çok benzediğimizi ve hatta aynı müzikten hoşlandığımızı görebilsek…

Yani bu şarkı birimizin olmak zorunda değil, bu şarkı hepimizin!

İlginizi çekebilir: 90’lar Pop Müziği

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN