Yorucu, engellerle dolu, kendimizi ve başkalarını tanımakta, en önemlisi de çoğu zaman mutluluğu arayıp hep bir arayış içinde kalarak öfkeli, umutsuz, hayal kırıklıkları içinde yaşadığımız hayat yolculuğumuzda iyi hissetmek üzerine hepinizin kafa yorduğunu biliyorum. Beni böyle durumlarda ruhsal yorgunluk ve çöküşten kurtaran, eskiden okuyup altını çizdiğim kitapları sizlerle de paylaşmak istiyorum.

Ruha İyi Gelen Kitaplar | Fotoğraf: Daniela Constantini (Pexels.com)

Kaygılı Durumlarda Sığındığımız Liman Kitaplar

Bazen dünyanın hızına ayak uyduramıyor hatta bir süre durmasını istiyor, çevremizdeki insanlara güvenemiyor veya güvendiklerimiz tarafından terk ediliyor, “hepsi boşunaymış” hisleriyle baş başa kalıyor olabiliriz. Bu duygularla mücadele ederken aynı zamanda sorumluluklarımızı yerine getirme sebebiyle sabah erkenden kalkıp işe gidiyoruz, etrafımıza belli etmemek için sahte maskeler takıyoruz. Gülmek zorunda olduğumuz için gülmek, iyi hissettiğimizi kendimize ve başkalarına kanıtlamak için harcadığımız çaba mental sağlığımızdan her gün bir parça götürüyor.

Peki bu sıkışmışlıklar içinden nasıl sıyrılacağız? “Sadece kendine güven, bol su iç, düşünme ve yap, yazılım öğren, latte…” gibi kendini psikolog, yaşam koçu ya da kişisel gelişimci sanan link kaydırma makineleri tarafından aldığımız önerilerin yardımcı olacağını hiç sanmıyorum. Hayatım boyunca yaşadığım tüm dibe vuruşları zihnim üzerinde çalışarak atlattım ve bu hep sessizce köşeme çekilip tavsiyeler alabileceğim en güzel adres olan kitaplara sığınarak oldu. Dibe vurduğunuzda birden zirveye tırmanacağınızı garanti etmeyen ve gerçekçi bir şekilde sizi yavaş yavaş bataklıktan çekip çıkaran bu kitapların yazarları; kişisel gelişimciler, psikologlar, eğitimciler, hayat üzerine bolca düşünüp kadim öğretileri bizimle paylaşan bilgelerden oluşuyor. Şimdi gelin, benim sığındığım güvenli limanlarım olan bu kitaplarla tanışalım.

Siddharta, Herman Hesse

Hermann Hesse’ye 1946 yılında Nobel ödülü getiren ve baş yapıtı olan Siddharta, budizm felsefesi ışığında, bilgelik yolunda kendini bularak anlatılanlardan ziyade bilgeliğin yaşanarak öğrenileceğinin altını çiziyor. Kitap, aslında zengin bir asilzade olan Siddhartha’nın babasının mirasını reddedip sıradan bir brahman olmak yerine hayatın amacına ulaşmak için ormanlara çekilmesini ve bu sorgulama sürecinde yaşadıklarını anlatıyor. Siddharta ilk kez o zaman yalnız kalıyor ve yalnız kalmanın sancısına ve keyfine varıyor. Sıfatlardan arınıyor; ne bir brahman ne de samana. Yalnızca Siddharta kimdir, onu bulmak için yola çıkıyor. Zaten insan kendini tam anlamıyla tanımadan, hayatın sırrına nasıl erişebilir ki? Siddharta, ailesinden ayrıldığı dönemden yaşlılığına kadar olan süreçte karşılaştığı her durumdan ve tanıştığı her kişiden dersler çıkarıyor. Bir arayışın, farklı öğretilerin peşine düşüyor ve amacı Nirvana’ya ulaşmak oluyor.

Uzun meditasyon denemelerinden sonra aradığını tam olarak bulamamak, hiçbir şeyden tatmin olamamak sebebiyle bir kente yerleşip ticaretle uğraşmaya başlıyor. İçindeki boşluğun baskısıyla sevdiği kadını, var olduğunu bilmediğini çocuğunu ve hayatını geride bırakarak kaçıyor. Arkadaşı Govinda’yla beraber Nirvana’ya ulaşmanın ve hakikati bulmanın gayretiyle yollara düşüyor. Siddhartha tıpkı bir ırmak gibi, hiç durmuyor. Irmak belki hep aynı ırmak ama her defasında farklı hızla akıyor, farklı taşlara çarpıyor. Aynı hayat gibi. Doğadan öğrenecek ne çok şeyimiz var. Bu kitapta bir kez daha anlıyoruz ki, kendimizi, gerçek benliğimizi aradığımız o içsel yolculuğumuzda başvurmamız gereken en önemli rehber; doğa. Siddhartha, nehri kendisine öğretmen biliyor ve onu dinlemeyi öğreniyor. Nehrin “om” fısıltısıyla yaşamın ruhuna, özüne, gerçek sevgiye ulaşıyor. Birine tutkuyla bağlanmayı, bazen sırf sevdiği için onu özgür bırakmayı öğreniyor. Anlıyor ki Nirvana’ya ulaşmak demek, her maddeyi olduğu haliyle sevmek demek. Taşı bile taş olduğu için… Kısacası bu kitap dünyevi zevklerle bile mutlu olamadığımız zamanlarda yolculuğu kendi içimize doğru yapmayı öğütlüyor bizlere.

Bir Çift Yürek, Marlo Morgan

Çocukluğumda evimizin kitaplığında gözümün çarptığı, içine resimler çizdiğim o kitabı ileride tam da ihtiyacım olan zamanlarda okuyacağımı bilmiyordum. Kitapların kendilerini okutacakları güne dair büyülü bir zamanlaması olduğunu düşünüyorum, bazen bir kitabı alırsınız, aylarca okuyamazsınız, tam da ihtiyacınız olan zamanda okuyasınız gelir. 

Amerikalı bir tıp doktoru olan Marlo Morgan Bir Çift Yürek’te Avustralya’da yaşadığı ruhsal bir yolculuktan ve gerçek bir olaydan bahsediyor. Morgan, göçebe bir kültüre sahip Avustralya yerlileri olan Aborijinlerle yani kabilenin kendilerini adlandırdıkları şekliyle ”gerçek insanlarla” birlikte dört ay süren ve çölü boydan boya katettikleri uzun bir yürüyüşe çıkıyor. Başta bu yerlilerin isteklerini çok saçma bulurken, ilerleyen zamanlarda gerçek insanlarla, bitkiler ve hayvanlarla uyum içinde yaşamayı öğreniyor. Gerçek insanlar diğer insanları “mutant” olarak tanımlıyor. Bu yolculukla Morgan, 50.000 yıllık bir kadim felsefe ve bilgelerin öğretileriyle tanışıyor. Kitabın ismi de bu Amerikalı beyaz kadına verdikleri “Bir Çift Yürek” isminden geliyor. 

Macerasının ilk gününden itibaren bu çetin yolculuğun zorluklarıyla mücadele etmek zorunda kalıyor ve dayanıklılığının, sabrının her gün sınandığı bu zorlu yolculukta, ruhu bir değişime uğruyor. Başta nefret ettiği, önerilerini reddettiği (üzerindeki her şeyi çıkarması, bir peştemala sarınması, yalın ayak yürümesi gibi) Aborijinler, onu büyük bir alçak gönüllülükle kendilerinden biri olarak kabul ediyor. Morgan da hayatında ilk kez her insanın biricik ve eşsiz olduğunu, maddi ve dünyevi zevklerin ruhumuzu doyurmaya yetmediğini, onların bazen sadece bir yük haline geldiğini ve onlara ihtiyacımız olmadığını,  kadim zamanlardan kalan güçlü şifa yöntemleriyle kendimizi nasıl şifalandırabileceğimizi biraz acı çekerek, ama zamanla alışarak öğreniyor.

Piedra Irmağı’nın Kıyısında Oturup Ağladım, Paulo Coelho


Piedra Irmağı’nın Kıyısında Oturup Ağladım, bir üçlemenin ilk kitabı. Yazar Paulo Coelho’ya olan hayranlığımın zirve yaptığı bu üçlemenin diğer kitapları ise Veronika Ölmek İstiyor ile Şeytan ve Genç Kadın. Adını Simyacı adlı romanıyla duyuran yazarın, Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum Ağladım adlı eseri, oldukça değişik bir tutku ve bağlılığı anlatıyor. Yazar bu romanda Tanrının kadın yüzünü keşfederek, kendini dine ve maneviyata adamış, tamamen dünyevi zevklerden elini eteğini çekmiş bir erkekten aşk dilenen Pilar’ı anlatıyor. Pilar, ayakları yere sağlam basmakla birlikte hayattan korkan, para hırsı içinde kaybolan, hayatı kontrol altında tutan ve mucizelere hiç yer bırakmayan bir kadın.

Çocukluk yıllarında yakın arkadaş olduğu bir erkekle yıllar sonra yeniden bir konferansta karşılaşan Pilar, onun büyüsüne kapılıyor. Genç adamsa her ne kadar istese de onun bu derin tutkusuna yanıt veremiyor, kendini özgür bırakamıyor. Bu erkekle derin bir yolculuğa çıkan Pilar, yazgısının ona öğrettikleriyle bizi de besliyor. İnsanlara yol gösteren bir bilgeyle yaşadığı aşk, onu hayatın anlamsız çıkmazından, esaretinden, korkularından kurtarıyor. Kendini aşka bıraktıkça ötekinden ayrılıyor. Aslında bu bildiğiniz tasavvuf değil mi? Oldukça romantik ve dokunaklı bir kitap olan, hatta ismiyle bile kalbimize dokunan bu eseri ağlayarak okumuştum. Sizin de içinizde bir yerlere dokunacağına ve sevdiğimiz kuşları evimizde kafesin içine kapatmamamız gerektiğine inandıracağına eminim.

Veronika Ölmek İstiyor, Paulo Coelho

Listedeki diğer kitaplara nazaran biraz daha kasvetli bir havası olan Veronika Ölmek İstiyor’un aslında özü şu: “Şu an bana sunulan tek bir yaşam hakkını içimden geldiği gibi değerlendirebiliyor muyum?”. Bu kitap Paulo Coelho’nun ergenlik zamanlarından izler taşıyor. 17 yaşlarında sorunlu günler geçirmiş olan Coelho, elektrikli şok tedavisi de dahil olmak üzere bir süre psikolojik tedavi görüyor. Bu eserini de orada geçirdiği günlerde edindiği izlenimlerle yazdığı düşünülüyor.

Romanın konusu ise refah düzeyi oldukça üst seviyede olan Veronika adındaki bir kızın hayatından sıkılıp intihar girişiminde bulunması, ölmeyi başaramaması ve sonucunda akıl hastanesine yatırılmasına odaklanıyor. Veronica kendine geldiğinde kalbinin artık sadece bir hafta dayanabileceğini, yani bir haftalık ömrü kaldığını öğreniyor. Bu aslında Veronika için yeni bir hayatın başlangıcı sayılıyor. Hastanede tanıştığı insanların yaşam öyküleri, Veronika’nın hayatı sorgulamasını ve yeni anlamlar bulmasını sağlıyor. Veronika aslında şanslı, çünkü ne kadar ömrü kaldığını biliyor. Biz onu da bilmiyor ve aynı bilinçsizlikle tüketmeye devam ediyoruz. Toplum tarafından “delilik” olarak algılanan ve aslında içimizden gelen dürtüsel ve doğal davranışlar, bilinçaltımızda sıkışıp kalıyor. Gerçek benliğimizi ortaya çıkaramıyor, gerçekten istediklerimizi yapamıyoruz. Çünkü hepimizin hayatında deli sıfatı almamak için bastırdıkları var ve en kötüsü de şu ki; içinden geldiği gibi davrananlar mı yoksa içinden gelenleri geri gönderip bastıranlar mı gerçek deli, bunu bilmiyoruz.

Dört Anlaşma, Beşinci Anlaşma, Don Miguel Ruiz

“Zihnimizde depoladığımız inançların %95’i yalandır ve biz bu yalanlara inandığımız için acı çekeriz. Bu rüyadan çıkıp kolektif bilinçten özgürleşerek dört yeni anlaşma ile  karşılaşırız. Bu dört (şu an beşincisi de olan) anlaşma bize bireysel cennet rüyamızı yaratmayı sağlayabilir.”

Dört Anlaşma ve Beşinci Anlaşma, aslında birer Toltek bilgelik öğretisi. Toltek kelime anlamı olarak bilgi yolunda olan kadın ve erkek anlamına geliyor. Bu kadim öğreti herhangi bir dini inanç sistemine ait değil. Toltekler aslında yaşam sanatı uygulayıcıları. Bu sanat doğayı, Tanrıyı, insanı, kısacası tüm varoluşu evrenin bir parçası olarak görüyor ve hepsini bir kabul ediyor. Bu yaşam sanatı doğayı dinlemeyi becerebilirsek ondan öğrenecek çok şeyimiz olduğunu savunuyor. Aynı zamanda ondan başka hiçbir şeye ihtiyaç duymamıza gerek olmadığını ve o yok olduğunda bizim de yok olacağımızı. Son zamanlarda oldukça emin olduk ki doğaya zarar vermek, kendimize zarar vermek. Dolayısıyla onlarda doğa dokunulmaz.

Bu iki kitap birbirinin devamı niteliğinde. Birçok alt başlığı var ve özünde Tolteklerin yaşamla uyum içinde, acı çekmeden, kendimizi gerçekten tanıyarak ve farkında olarak yaşayabilmelerinin sırrını bizlere veriyor. Çocukluğumuzdan itibaren birçok düşünce kalıbını benimsiyor ve kabul ediyoruz, karşı geldiğimizde ise cezalandırılıyoruz. Kusurlu olduğumuza inanıyor, kendimize şefkat göstermeyi unutuyor, kendi kaderimizin rotasını başkalarının eline veriyoruz. Bu kitap ise bilgelik sanatına göre huzurlu, farkında, gerçekten yaşamış olarak yaşayabilmenin yöntemlerini “sözcüklerini özenle seçmek, hiçbir şeyi kişisel algılamamak, varsayımda bulunmamak, kuşkulanmak ama önce dinlemek” gibi akıllıca tavsiyeler çerçevesinde yeniden şekillendiriyor. 

Şimdinin Gücü, Eckhart Tolle 

“Gerçeği arayanların mutlaka okumaları gereken kitap” Bu cümle kitabın kapağında yer alıyor. Elbette hiçbir kitabı okuduktan sonra hayatımız bir anda değişmeyecek ama birçok disiplin ve bilim dalından yararlanan ve ortak vurgu yaptıkları “anı yaşamak, geçmiş ya da gelecek yerine şimdiye odaklanmak” gibi konulara farkındalığa arttıran bu gibi kitapları okudukça, teorik bilgileri pratiğe dökmek kesinlikle daha kolay oluyor.

Kendisini bir spiritüel (ruhsal, manevi) öğretmen olarak ifade eden Eckhart Tolle’ye göre, çok zor olduğunu düşündüğümüz, “tamam da nasıl yapacağım” dediğimiz o teorik bilgilerin hayatta pratiğe dökülmesi mümkün. Aydınlanma yaşamak için olağanüstü bir duruma ihtiyacımız yok. Endişesiz ve nevrozsuz şekilde yaşayabiliriz. Kendi acılarımızın yaratıcısıyız ve bize sorun yaratan dış dünya değil, zihnimiz ve bakış açımız…

Toplum bizde korku ve ıstırap gölgesi oluşturan sahte, zihin-ürünü bir benlik yaratıyor. Tolle kitabında bununla nasıl baş edebileceğimizin, zihnimizin esaretinden nasıl kurtulabileceğimizin ipuçlarını veriyor. Kitabın en gerçekçi kısmı ise dersler, seminerler ve seanslarda geçen gerçek diyaloglardan oluşması. Çünkü orada da söylenenleri bir türlü aklı almayan ve inanmamaya eğilimli bir kitle var. Yazar ise hepsini anlayışla kucaklıyor ve mantıklı açıklamalar yapıyor. 

İnsan Olmak, Engin Geçtan

Engin Geçtan benim okurken en huzur bulduğum yazarlardan biri. İnsan Olmak, psikiyatri profesörü Engin Geçtan’ın mesleki deneyimleri, klinik incelemeleri ve toplumsal tecrübelerine dayanıyor. Yazara göre insan olmak, kendini bulmak, başlı başına bir yaratım. Kitap, eleştirel düşünebilmeye, bireyleşmeye, özgür kalabilmeye, kendini gerçekten tanıyabilmeye odaklanıyor ve ana-baba, çocuk ve gelişim süreci, geleneksel toplum anlayışı, insan ilişkileri, kaygı, yalnızlık ve insani değerleri ele alıyor. 

İnsan Olmak, 12 bölümden oluşuyor, Birey ve Toplum bölümü ile başlayıp Kendini Yaşamak ile bitiyor. Bu kitap temelde kendimizi ve çevremizdeki bilinmeyenleri tanıyabilmemizi hedefliyor. Çünkü kendimizi ve çevremizi algılayamamak korku ve endişe yaratıyor, dolayısıyla enerjimizin çoğunu bu doğrultuda harcıyoruz. Sonuçta hayatı yaşamamız gerektiği gibi yaşayamıyoruz. Kendimizi tanımak değişme yolundaki ilk adımımız. Küçücük bir kıvılcımla başlayan değişim, ilerde bizi baştan da yaratabiliyor. Toplumda çocuk yaşlardan itibaren bize başkalarının beklentilerini karşılamak öğretiliyor ve bu yerleşmiş kalıpları değiştirmek zor ama imkansız değil. İnsanlar ancak huzur içinde yaşamaya, önce kendisi için yaşamayı öğrendiğinde başlayabiliyor. Yazar, insanın anne karnındaki halinden başlayarak yaşadığı travmaları, bilinçaltına kaydettiklerini mercek altına alıyor. Yaşamın temeli olan ilişkiler konusu, nevrotik yaşam döngüsü, yaşam ve ölüm kavramları irdeleniyor ve harika bir sonla, kendini yaşamak bölümüyle noktalanıyor. 

İkili İlişkilerde Duygusal Manipülasyon, Pascale Chapaux-Morelli ve Pascal Couderc

İletişim Yayınları’nın psikolojik rahatsızlıklara yer veren serisi benim en sevdiğim serilerden biri. Çünkü insanın kendisi üzerinde çalışabilmesini dış bir etkene ve desteğe ihtiyaç duymadan mümkün kılabiliyor. Manipülasyon hayatımızın her alanında bizi bekleyen bir tehlike; gerek arkadaşlık, gerek iş, gerekse duygusal birlikteliklerde karşımıza çıkabiliyor. Basit küçük manipülasyonları aşmak daha kolay olsa da “narsistik sapkınlık” biçimini aldığında önemli bir soruna dönüşüyorlar. Narsist partner kendi iktidarını yerleştirmek ve eşini kendi istediği kişiliğe büründürmek adına kurnazca yollara başvuruyor, kendisinde eksik olanı çekip alıyor, böylece kendisini tamamlıyor. O kendini tamamlarken karşındakinin adeta kanını emiyor, yaşam sevincini, benliğini, özgüvenini sömürüyor ve asla memnun olmuyor.  Kendine güveni sarsılmış, birey olmaktan çıkıp başkasının onayına muhtaç hale gelmiş, suçu hep kendisinde aramaya alışmış, adeta sıkılıp geride sadece posası kalan mağdurun yaşadıklarının travması ise çok uzun süre üstünde çalışılarak düzelebiliyor.

En az fiziksel şiddet kadar yıkıcı olabilen bu psikolojik şiddet ise çoğunlukla mağdurun kendi başına fark edemediği, hatta yalnızlaştırıldığından dolayı uzunca zaman destek alamadığı bir şiddet türü olarak karşımıza çıkıyor. Bilirsiniz, tedavi olmaya hiçbir zaman hastanın kendisi gitmiyor, hasta ettikleri gitmek zorunda kalıyor. Günümüzde gitgide daha sık rastlanan bir ilişki modeli haline gelen narsistik manipülasyon ilişkiler, İkili İlişkilerde Duygusal Manipülasyon kitabının konusunu oluşturuyor. Kitapta narsizm somut vakalar çerçevesinde inceleniyor ve ortaya çıkışlarında rol alan etmenler tartışılıyor. Mağdurlara kendilerine yepyeni bir sayfa açabilmeleri adına cesaret veriyor ve yol gösteriyor. 

Kendine Saygı, Christophe André ve François Lelord

Kendine saygı duymak toplumsal ve ikili ilişkilerimizde sahip olmamız gereken en önemli ölçüt zira ancak kendimize saygımız yüksek olduğunda, hayatın içinde etkin olabiliyor ve yaşamın getirdiği zorluklara daha rahat göğüs gerebiliyoruz. Kendine Saygı adlı kitapta “Kendimi nasıl görüyorum? Niteliklerim ve kusurlarım nelerdir? Kendimle barışık mıyım? Aldığım kararlardan uzun vadede memnun muyum? İstediğim gibi bir yaşam mı sürüyorum?” gibi sorulara cevap arıyor, kendimiz üzerine düşünme fırsatı elde ediyoruz. Christophe André ve François Lelord, konuyu gerçek vakalarla somutlaştırıyor ve okuru kendine olan saygısının seviyesi üzerine düşünmeye itiyor. 

Kendiyle Dost Olmak, Wilhelm Schmid

Kendiyle Dost Olmak, “Kendini sevmek mi, kendiyle dost olmak mı?” sorusuyla başlıyor. Aslında ikisi çok farklı şeyler. Bu noktada birbiriyle çok karıştırılan kendinle dost olmak ve narsisizm kavramları da detaylandırılıyor. Wilhelm Schmid, kendini sevmek yerine kendiyle dost olmanın çok daha huzurlu, doyumlu bir hayat yaratacağını savunuyor.
Kendiyle Dost Olmak, çağımızın büyük sorunu sosyal medya konusuna da eğiliyor. Sosyal medyada yaratılan mükemmel hayatlar, kusursuz görünümler sonucu insanların kendini yetersiz görmesiyle başlayan sorunlar belirgin şekilde etkisini gösteriyor.

“Kendiyle dost olan insan, mükemmel olmamaktan incinmez. Tıpkı başkasıyla dostluk ilişkisinde ötekini onun hususiyetleriyle benimsediği gibi, kendi kendisiyle ilişkisinde de aynısını yapmaya hazırdır. Kendini bilen, ama yine kendini seven birisi olabilir böylece. Kendiyle alay edebilmek ve özeleştiri yapabilmek, ona yabancı değildir. Bazen düştüğü aptallıklara kıs kıs güler, başka türlü yapsaydı çok daha iyi olacak bazı şeylerle ilgili kendini affeder. Kendi kendiyle ilişkisinde daimi bir ahengin hüküm süreceği rüyası görmez, dolayısıyla bazen tutarsızlığa düşmek de bir felaket olmaz onun için.”

Kendine İyi Davran Güzel İnsan, Beyhan Budak

Ben Beyhan Budak’la kimseyle konuşmaya tahammülüm olmadığı, sorular sormadan sadece anlatan birine ihtiyaç duyduğum bir dönemde YouTube sayesinde tanıştım. Baştan sonra tüm videolarını seyrettim, notlar aldım. Sonrasında ise açtığı podcast kanalında kendisini takip etmeye devam ettim. Budak’ın çıkardığı iki kitap da aslında tüm bu konuşmaların özeti gibiydi. 

Kendine İyi Davran Güzel İnsan, Budak’ın yayımladığı ilk kitaptı. Videolarından sesine çok aşina olduğum için kitabını da adeta kendi sesiyle okumuştum. Budak bu kitapta, sevgi depoları, tahliye kanalları, kapı ve has daire somutlaştırmalarla pek çok psikolojik terimi anlayabileceğimiz, faydalanabileceğimiz hale getiriyor. Her zaman başarılı olunamayacağını, hüznün gerekliliğini ve kabullenmenin hafifliğini sade ve anlaşılır bir dille güzel anlatıyor ve önce kendi değerimizi bilmemiz gerektiğini sık sık tekrarlıyor. Beyhan Budak’ın bu hayattaki amacı kendi deyimiyle “güzel insan olmak”. Okuyucularına da güzel insan olma yolunda kendi içlerinden başlayan bir değişim tavsiye ediyor, onları pohpohlamıyor, her şeyi başarabileceklerini iddia etmiyor; elimizden gelenin en iyisi olmanın yeterli olduğunu samimi bir şekilde dile getiriyor.

Senin Suçun Değil, Beyhan Budak

Beyhan Budak, bu kitabında kendine acımasız davranan okuyucularına “senin suçun değil” diyerek kendilerine şefkat göstermeyi öğretmeyi hedefliyor. Çocukluğumuzdan bu yana toplum ve yakın çevremiz tarafından sürekli bir şeyin sorumluluğunu, yükünü, suçunu üstlenmeye alıştırılıyoruz ve bu otomatik bir davranış haline geliyor. Bazense bu suçluluk hissini kaldıramaz hale geliyoruz. Dünyanın acımasız bir yer olduğunu biliyoruz fakat her şey bizim suçumuz olamaz. Dolayısıyla kendimizi dibe çekmektense “Bundan sonra ne yapabilirim?” sorusuna odaklanırsak, yükümüz hafiflemeye başlıyor.

Senin Suçun Değil’de değersizlik duygumuz, bize zarar veren ilişkilerinden vazgeçemeyişimiz, başarısızlıklarımız, aynı hataları tekrarlamamız, başkalarına şefkatle yaklaşırken kendimize hep zalim davranmamız, içimize gömdüğümüz öfke, sırtımızdaki yükler gibi birçok konuya değiniliyor. Adeta bir psikolog koltuğunda çocukluğumuza iner gibi ailemizden çocukken alamadığımız sevgi ve saygı, şu anki problemlerimizin kökeni, zehirli aileler gibi sorunlara doğru yolculuğa çıkıyoruz. Eğer siz de Beyhan Budak’ın YouTube kanalını da incelemek isterseniz bu link üzerinden ulaşabilirsiniz.

Yuvaya Yolculuk, Kryon

Yuvaya Yolculuk, Instagram’da güvendiğim bir ismin önerisiyle tesadüfen aldığım bir kitap… Kitap, Michael Thomas isimli, sıradan görünen ama içinde kendini amaçsız, hayatı anlamsız hisseden, tekrarlarla dolu bir hayatta sıkıştığını düşünen bir adamın yaşadığı ruhsal yolculuğa odaklanıyor. Aslında bu tema bana Joseph Campbell’in Kahramanın Sonsuz Yolculuğu kitabını da hatırlatıyor. Thomas hayatını değiştirecek bir kaza yaşıyor ve sonrasında hayata dair farkındalığı artıyor, hayatında yaşadığı olumsuzlukların nedenlerini öğreniyor. Kazadan sonra bir melek tarafından ziyaret ediliyor ve sonrasında öteki aleme bir yolculuk yapıyor.

Melek ona hayattan gerçekten ne beklediğini soruyor. Michael, tek isteğinin yuvaya dönmek olduğunu söylüyor ancak yuvaya dönebilmesi için, Michael’in önce meleklerle, bilge öğretmenlerle, karanlık varlıklarla, hatta kendi gerçekleriyle yüzleştiği bir yerde, bir dizi sınavdan geçmesi gerekiyor. Bu kitabın temasının bir benzeri de The Shack (Baraka) filminde işleniyor. Basımı az olan bu kitabı bulmakta zorlanır veya film seyretmeyi tercih ederseniz, farklı bir kahraman ve olayla aynı temanın konu edildiği Baraka filmini izleyebilirsiniz.

Yazımı en çok etkilendiğim, çevreme tavsiye ettiğim ve özellikle her kadının okumasını dilediğim müthiş bir kitap önerisiyle sonlandırmak istiyorum. 

Kurtlarla Koşan Kadınlar, Clarissa P. Estes

Clarissa P. Estes’in bu kitabı yazmasındaki başlangıç noktası aslında kurtlar ve kadınların arketipsel bağlantılarının olduğunu keşfetmesiyle gerçekleşiyor. Kadınların içindeki o gücü, kurtların vahşiliğine, sezgiselliğine, daima doğayı ve içlerindeki sesi dinleyerek doğru yolu bulmalarına, iyiyi ve kötüyü ayırt edebilmelerine benzetiyor Estes… Dişi kurtlar aslında aynı kadınlar gibi: zarif, kendilerini adama duygusuna sahip, duyarlı, sezgileri kuvvetli, fedakar, yavrularına, eşlerine ve sürülerine en iyi şekilde bakmaya çalışan, değişikliklere çabuk adapte olan, yetenekli canlılar ve yazara göre kurtlar ve kadınlar yakın akraba.

Her kadın aslında bilge bir dişi ve her bilge dişi tüm kadınların yol göstericisi ve kurtarıcısı… Fakat ikisi canlı da geçmişten günümüze avlanmış ya da saldırgan görülerek eziyet edip bastırılmış. Kadın vahşi doğasına geri döndüğünde, içindeki sesi yeniden duymaya başladığında sönen ışığını yakıyor, yaratıcılığı artıyor ve aslında türüne ilham oluyor. Bu kitap kadına, içindeki sesi susturan, onu kapitalist bir çarkın içinde etkisiz hale getiren, doğasından uzaklaştıran, onu avlayan tuzakları görebilmesi ve karşı koyabilmesi için bir uyarı ve feminist bir rehber niteliğinde. 

Kitap 16 bölümden oluşuyor ve her bölümde en az 1 masal ya da öykü arketipsel, psikolojik, analitik şekilde inceleniyor. Masal türünün seçilmiş olması çok manidar çünkü bu tür ortak bir tarihin, ortak bir kültürün, ortak bir bilinçaltının ürünü. Aslında tüm masallarda fantastik unsurların altında yatan birçok gerçeklik var ve yazar bunlara psikanalitik bir bakış açısıyla bakıyor. Öykü zaten psikanaliz sürecinde kullanılan bir araç; şifalandıran, biricik ve asla rastgele şekilde ortaya çıkmayan. Çocukluğumuzdan beri iç içe büyüdüğümüz öykü, bizi erginleştiriyor, dönüştürüyor, hayatımızı yeniden kurmamız için bize cesaret veriyor ve kendimizi öykü kahramanının yerine koymamızı sağlıyor. Buradaki erginleşme süreci aslında kadın için hayati nitelikte çünkü erginleşmeyen ve dönüşmeyen kadın hayatı boyunca daima aynı dramları tekrar etmeye devam ediyor. Aslında buradaki erginlenme süreci bir bireysel uyanış ve farkındalık. Kadınların geçmişten bu yana toplum tarafından bastırılmış, ışığı söndürülmüş, yeteneklerini kullanmasına izin verilmemiş, onlara uymaları gereken tek bir şablon verilmiş: “Edepli ol. Sessizce oturup kalk. Gürültülü kahkaha atma. Söz dinle. Hizmet et. Kendinden başka herkesin yararına çalış. Sus. Memnun et.”

Kadın kendine ezberletilmiş bu şablon dışına çıkmanın ayıp olduğuna inanmış, yaralarından utanmış, aslında kendi doğasına hiç uymayan tüm bu saçmalıkları tek tek uygulamaya çalışırken başarılı olamadığı her maddede kendini eksik ve yetersiz hissetmiş. Kadınların bu eksiklik ve yetersizlik duygusu aslında onlara atalarının mirası ve ataerkil yapının açtığı ortak bir yara. Aslında geçmişten günümüze taşıdıkları bir ortak miras, ortak bir bilinçaltı var ve yazar burada köklerimizden yola çıkarak kadına kendini yalnız hissetmemesi adına cesaret veriyor. Hiçbir kadın yalnız değil çünkü kendisine sahip! Bu kitap kadınların ailevi ve romantik ilişkilerinde iyiyi ve kötüyü ayırt edebilmeleri adına, altı çizilerek, sindirilerek okunacak, üzerinde düşünülecek bir ders kitabı niteliğinde.

Jung’un felsefesi ise Estes’in temel taşlarından. Jung, Keşfedilmemiş Benlik adlı kitabında modern insanın her ne kadar çağa uygun düşünse de aslında daima geçmişine ve arkaik olana sahip çıkma eğilimi olduğunu söylüyor. Kadınlar nesiller boyunca atalarının travmalarını yaşıyor ve bunları çözmedikleri sürece bir sonraki nesle iletiyorlar. Estes, nedenleri değişmeyen bu olayların sonuçlarını değiştirmeye odaklanarak öyküler üzerinden bize öğütler ve dersler veriyor ve biz aslında bu öyküleri çoğu defa dinlemiş olmamıza rağmen aslında hiç anlamadığımızı fark ediyoruz. Bu roman bize özgürleşmemiz için bir cesaret ışığı yakıyor. Yara izlerinden utanmayan ve dönüşen kadının gücünü görüyoruz ve kesinlikle ilham alıyoruz.

Kapak Fotoğrafı: Clay Banks (Unsplash.com)

İlginizi çekebilir: Nesliay Ocakküçük’ten Doğum Lekesi Gibi Bir Gülümseme