Sabahattin Ali’nin bu muhteşem romanı, yıllar önce bir tutkuya sıkı sıkıya bağlanmış Raif Efendi’nin hikayesini anlatıyor bize. Bir tutkunun insana neler yaptırabileceğini görüyoruz bu hikayede, biraz da “herhangi bir şeye” tutulmamış bir insanın “o tutkuyu” bulduktan sonraki değişimini…

İlk izlenimler önemlidir. Benim için bir kitabın ilk izlenimi ön kapağı değil, arka kapağı demektir. “Kürk Mantolu Madonna”nın beni çok etkileyen arka kapağında aynen şöyle yazıyor:

“Kimi tutkular rehberimiz olur yaşam boyunca. Kollarıyla bizi sarar. Sorgulamadan peşlerinden gideriz ve hiç pişman olmayacağımızı biliriz.”

Kitabı açtığınızda ise, sizi şu cümle selamlar; “Şimdiye kadar tesadüf ettiğim insanlardan bir tanesi benim üzerimde belki en büyük tesiri yapmıştır.”

Bu cümleyi ben de rahatlıkla romanın ana kahramanı Raif Efendi için söyleyebilirim, benim üzerimde hala aklıma geldiğinde içimi cız ettiren bir etkisi var.

Kitabın başlarında, sessiz sakin, kendi halinde bir memur olarak tanıyoruz Raif Efendi’yi. Hayattan beklentisi olmayan, dümdüz bir yasantısı olan, haksızlık karşısında bile sesini çıkarmayan, kabullenmiş biri olarak…

Onu anlatan kişi gibi biz de düşünüyoruz, “Raif Efendi gibi insanlar nasıl yaşar hakikaten, onca vakit ne yaparlar?” Onlar gibi yaşamak yük gelir bize, çünkü onlar bizim gözümüzde dümdüz, sürprizsiz, hikayesiz insanlardır. Her gün kaç kişi için bu tarz bir yargıya vardığımızı düşünün, etrafımız dıştan dümdüz insanlar olarak etiketlediğimiz Raif Efendilerle dolu belki de…

Raif Efendi’yi onunla aynı odada, yeni işe baslayan diğer bir memurun ağzından dinliyoruz. İlk başlarda Raif Efendi ile hiç iletişim kuramamasına rağmen, gel zaman git zaman aralarında bir arkadaşlık başlıyor. Bu arkadaşlığın ilerlemesi sayesinde de gerçek Raif Efendi’yi ve onu bu kabullenmiş, sinmiş, aramayı bırakmış, dünyada günlerini dolduran bir yarı-canlı varlığa neyin dönüştürdüğünü anlıyoruz.

Raif Efendi’nin hikayesi, bizi yillar önce Almanya’da yaşanmış bir aşk hikayesine götürüyor. Maria Puder ile aşkına… Almanya’ya geldiği ilk günlerde, önceden de resme ilgi duyan Raif Efendi, günler boyunca, bir sergide saatlerce oturup hayran hayran bir otoportreyi seyrediyor. İşte bu otoportrenin adı Kürk Mantolu Madonna, otoportrenin sahibi de Maria Pruder’in ta kendisi!

Kürk Mantolu Madonna’nın hem ressamı hem de ta kendisi olan Maria Puder’i tanimasi ile hayatı tamamen değişiyor Raif Efendi’nin. İlk defa kendini o denli hayata bağlanmış hissediyor, ilk defa hayattaki amacını biliyor, ilk defa yaşadığını hissediyor.

Dünyanın insana ne gibi büyük mutluluklar verebileceğini deneyimlemiş Raif Efendi, hayatı boyunca mutluluk kırıntıları ile tatmin olmuyor haliyle. Kürk Mantolu Madonna’ya olan tutkusunun esiri olan Raif Efendi’nin hayatı da o tutku ile şekilleniyor.

Kitabı bitirdikten sonra, uzunca bir iç sorgulamaya giriştim. Mutluluğu ya da aşkı bir kez yaşadıktan sonra, kendini şanslı sayıp, yoluna devam etmek mi, yoksa ne olursa olsun küçük küçük mutlulukları da yanına kar sayıp, daha dengeli bir hayat sürmek mi?

İnsan, hem Raif Efendi’ye hak veriyor, onun için üzülüyor hem de ona derin bir öfke duyuyor zaman zaman… Ben bu gel-git duygular arasında okudum kitabı. Acıma ve hak verme ile karışık kızgınlık…

Sabahattin Ali’nin güçlü kalemi, hikayenin zeki kurgulanışı, seçilen konunun ilgi çekiciliği ve insanın zaaflarını, kendi iç hesaplaşmalarını, insanın hayattan kopuş sürecini bu denli yalın bir dille ancak bir o kadar da gerçekçi yazışı insanı sadece Sabahattin Ali’ye daha da hayran ediyor.

Kürk Mantolu Madonna, tutkusunun eseri olan bir insanın, yani hepimizin hikayesi… Sabahattin Ali ise Türk edebiyatının bence en önemli yazarı. Sadece 150 sayfa olan bu kitabı, bir solukta okuyacağınız konusunda garanti veriyorum!

 

Fotoğraf: www.sabitfikir.com

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?