Ellerinde purolar, başlarında çiçeklerle oturan rengarenk giyinmiş kadınlar, 1950’lerden kalma Chevrolet’ler, salsa ve rom deyince kuşkusuz akla gelen ilk yerlerden biri Küba olur sanırım. Uzun zamandan beri görmeyi hayal ettiğimiz Küba’ya sömestr tatilini fırsat bilerek gidelim dedik ve hayalimizi gerçek kılacak en muhteşem ekip olan Düş Patikası ile yollara koyulduk.

11 milyonluk nüfusuyla Karayip Denizi’nin en büyük adası olan Küba, farklı etnik grupların bir arada yaşadığı çok sayıda ulusal kimlik barındıran bir ada. Yolculuğumuz aktarmalı olarak uçtuğumuz Havana ile başlıyor.

Büyük bir devrime ev sahipliği yapmış bir ada olarak , ilk bakışta bu şehir, sanki üzerinden traktör geçmişcesine yıkık ve dökük geliyor insana. Zamanında muhteşem  ihtişamı ile yerinde duran binalar artık acınası durumda. Balkonlardan sarkan rengarenk çamaşırları görünce herkes aynı anda mı çamaşır yıkıyor diye sormadan edemiyoruz. Evlerinin kapı önlerini  süpüren kadınlar, basamaklarda oturan yaşlı adamlar, sokaklarda oynayan çocuklar ile burada sanki yaşam durmuş gibi geliyor. Hiç kimsenin pek bir işi, stresi yokmuş gibi. Ana caddelerde bisiklet, araba, motosiklet, bicitaxi gibi türlü türlü ulaşım araçlarını görmek mümkün. Sehrin bir kaç ana meydanı var  ve sokaklar ızgara sistemi ile düzenlemiş olduğundan kaybolmak pek mümkün değil.

Video- Küba sokakları

Şehrin en güzel meydanı Jose Martin heykelinin olduğu Jose Martin meydanı. Meydanın karşısında ihtişamlı Alicia Alonso tiyatrosu ve karşı köşesinde bir zamanlar Ernest Hemingway’in takıldığı Fluoridites Bar görülmeye değer yerlerden. Bunun dışında önünde ufak bir tren vagonunun bulunduğu Plaza de Armas, ve daha çok turistik cafe ve restaurantların bulunduğu Plaza Vieja şehrin diğer ilgi çekici meydanlarından bazıları.

Barcelona’daki Las Ramblas caddesini andıran Prado caddesi ise sağlı sollu tabloların ve sanat eserlerinin sergilendiği geniş bir cadde. Havana’nın en işlek caddesi olan Obispo Caddesi’nde de birçok çeşit hediyelik eşya satan dükkanlar, restoranlar ve cafeler bulmak mümkün.

Manzara arayanlardan iseniz 1859 yılında şehri korsan saldırılarından korumak amacıyla inşa edilmiş El Morro kalesi tam size göre. Dört katlı merkezi bir kışla şeklinde tasarlanan bu kalenin içinde devasa toplar, korsan malzemeleri ve bir Sualtı Müzesi bulunuyor.

Küba’da oteller 1950’lerden kalma mafya fimlerinde gördüğümüz otellere benziyor; en ünlüleri arasında, Baba filminin çekildiği ve bahçesinde denize nazır mojitonuzu yudumlayabileceğiniz Nacionel Otel, Ernest Hemingway’in kaldığı ve ‘Çanlar Kimin İçin Çalıyor’ romanını yazdığı Ambos Mundos oteli, Otel Manazana, Otel Florida ve  Otel İnglaterra.

Küba’da devrime ait kalıntılar bulabileceğiniz ve devrimin nasıl gerçekleştiğini en ince ayrıntısına kadar öğrenebileceğiniz mekanlardan bazıları Museo de la Revolucion  ve binaların üzerinde Che  ve ve Camilo’nun silüetlerini görebileceğiniz Plaza de la Revolucion. Santa Clara’daki Che Guevera Mozolesi  de tarihsel açıdan önemli anıtlardan biridir. Tarih boyunca ülkesini savunmuş Küba’nın önemli şahsiyetlerinin mezarlarının bulunduğu adeta bir açık hava müzesini andıran muhteşem Cristobal Colon Mezarlığı ise gerçekten görülmeye değer.

Bunun dışında Eski Havana’dan başlayıp 8 km boyunca  devam eden Malecon sahil seridinde  izleyebileceğiniz gün batımı da gerçek bir görsel şölen.

Küba’ya kadar gelmişken meydanların önünde park etmiş rengarenk Chevrolet’lere binmeden gitmek olmaz tabi. Çoğu birkaç cuc karşılığı sizi istediğiniz yere götürüyor. İçki deyince burada ilk akla gelen Rom ve mojito, pino colada, daquiri gibi romlu her türlü içecek. Bir de cancanchara diye bir içecekleri var ki o da bal, limon suyu ve rom ile yapılıyor. Bira olarak ise Bucanero ve daha az alkollü olan Cristal’i tercih edebilirsiniz.

Gelelim yiyeceklere; Küba’da yiyecek konusunda pek sıkıntı çekmezsiniz dersek pek doğru olmaz. Aslında Küba da et çeşitleri oldukça yaygın. Özellikle tavuk eti ,  siyah fasulye ve  pilavı her yerde bulabilirsiniz. Ancak kahvaltıda bizim alıştığımız gibi peynir çeşitleri filan boşuna aramayın. Papaya, ananas gibi farklı meyve çeşitlerini sokaktaki satıcılar dahil olmak üzere her yerde bulabilirsiniz.

Gece hayatı deyince Havana’da ilk akla gelen ve şiddetle tavsiye edebileceğim mekan Fabrica De Arte Cubano (FAC). Burası tam anlamıyla hem bir sanat fabrikası, hem bir modern sanat müzesi ve aynı zamanda da bir gece klübü. İçerisinde çeşitli cafeler, barlar, konser alanları bulunan bu devasa mekan eski bir yağ fabrikası üzerine insa edilmiş. Mekanın fikir babası Afro Küba kökenli müzisyen içerisinde canlı müzik, sergiler, defileler yapılan, sanat ile içiçe  bir mekan yaratmak isteyince ortaya burası çıkmış ve bence müthiş bir yer olmuş. Ancak burası özellikle hafta sonu geceleri çok kalabalık olduğundan kapıda uzun kuyruklar oluşuyor.

Sanat demişken modern Küba sanatının en çarpıcı örneklerini bulabileceğiniz, kendine has mimarisiyle hayranlık uyandıran Fusterlandia mutlaka görülmesi gereken yerler arasında. Burası Kuba asıllı sanatçı Jose Fuster’in yaşadığı mahalleyi bir sanat eserine dönüştürmesi sonucu ortaya çıkan görsel bir şölen. Sanatçının farklı renk ve şekilli seramikler kullanarak inşa ettiği yapılar insanda ayrı bir gezegende miyim diye şüphe uyandırıyor.

Küba’da her şey çok güzel derken birden aklımıza evimiz ile nasıl bağlantı kurabileceğimiz geliyor ve işte orda biraz duruyoruz. Küba’da maalesef internet kullanımı pek yaygın değil. İnternet kullanmak için Etesca adlı bir kurumdan internet kartı almak gerekiyor. Bu kart üzerinde yazan kod ile ile sadece belirli park alanlarında internete girilebiliyor. Ve bunu öğrendikten sonra parkların neden bu kadar kalabalık olduğunu anlıyoruz.

Yazının devamı için yarını bekleyin! :)

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN