İlk yorumu siz yazın!
Kültürel Keşif: Meşrutiyet 76, 7 Kat 7 Sanatçı
ArtRedCo, yedi sanatçının özgün küratoryal kurgularıyla şekillenen “Meşrutiyet 76” isimli yeni sergisini, 17 Eylül–25 Ekim 2025 tarihleri arasında Pera’daki tarihi binada sanatseverlerle buluşturuyor. Yedi katlı yapının her katı, izleyiciyi yedi sanatçının zihninden süzülen ve katlar arasında değişip derinleşen bir yolculuğa davet ediyor.
Bağımsız sanatçılara alan açmayı amaçlayan sanat platformu ArtRedCo, İstanbul’un Eylül ayında 18. İstanbul Bienali ile canlanan çağdaş sanat sahnesine ortak bir tema ve küratör olmaksızın Fatih Alkan, Vahap Avşar, Alper Aydın, Aytuğ Aykut, Serkan Özkaya, Vahit Tuna ve Yuşa isimli 7 sanatçı ile “Meşrutiyet 76” sergisiyle eşlik ediyor.
Sergi adını Pera’daki tarihi bir binanın Meşrutiyet Caddesi üzerindeki adresinden alıyor. Sergide yer alan Fatih Alkan, Vahap Avşar, Alper Aydın, Aytuğ Aykut, Serkan Özkaya, Vahit Tuna ve Yuşa; çağdaş sanatın son dönemine yön veren, ulusal ve uluslararası ölçekte güçlü üretimler gerçekleştirmiş isimler.
Her sanatçının kendi küratoryal yaklaşımıyla şekillendirdiği bu serginin sanatçılara özgür ifade alanı sağlaması beni çok mutlu etti ve etkiledi. Zira güncel sanatın merkezindeki en büyük tartışmalardan biri, küratörün pozisyonudur: “Küratör sanatçının sesini keser mi, yoksa onu daha iyi mi ifade ettirir?” Nevin Yalçın Beldan’ın “Küratörün Söylemi” isimli makalesi, bu sorunun karmaşıklığını ortaya koyuyor.
Özellikle 1990’larla hız kazanan bienaller, küratörlüğün iş tanımını değiştirerek “yaratıcı küratör” olgusunu doğurdu. Küratör artık sadece bir sergi düzenleyicisi değil, sergiyi bir yapıta dönüştüren, işlerin anlamına yeni bağıntılar ekleyen, eleştirel bir küratöryal düşüncenin temsilcisi haline geldi. Ancak bu dönüşüm, beraberinde küratörün sanatçıdan rol çalması eleştirisini de getirdi. Sanatçının özgürlüğünü en üstte tutan “Meşrutiyet 76” gibi bir deneyim, küratörün bireysel söyleminin, sanatçının otantik ifadesinin önüne geçme potansiyeline bir anti-tez sunuyor.
Çağdaş sanat, çoğu kişi tarafından anlaşılamıyor bu da eserlerin niteliğinin başarılı küratörlükle pohpohlanmış bir hikaye mi olduğu noktasında tartışma yaratıyor. Bu eleştirilerin Contemporary İstanbul ile alevlendiğini de üzülerek görüyorum. Ne yazık ki, çağdaş sanatın bu anlaşılmazlığı ve yüksek piyasa değeri, sanatın belli bir zümre için yapıldığı, geniş kitlelere ulaşmayı “istemediği” yönündeki eleştirileri de körüklüyor.
Contemporary İstanbul’a giriş ücretlerinin oldukça yüksek olması ve eserlerin önünde poz veren davetlilerin basına servis edilmesi bu olumsuz yargıyı destekliyor. Gözde Sula’nın “Sanatı fon görmek: Türk burjuvazisinin içler acısı hali” başlıklı yazısında belirttiği gibi, sanat yapıtı, özellikle sosyal medya çağında, “düşünsel bir emek ürünü değil de dekoratif bir fon” gibi algılandığını düşündürüyor.
Bazen küratörler bazen sanatçılarla birebir sohbet edebiliyor, basın gösterimlerine katılabiliyorum. Sergi açılışlarına katılma şansı yakalamadan önce ziyaretlerimde arkadaki hikâyeyi ve ilhamı anlayamadan sergileri gezmek kafamda bir dizi soru işaretiyle dönmeme sebep oluyordu.
Daha önceki yazılarımda bahsettiğim “ilkereads” kitap kulübüm, bir kitap kulübü olmak yanında bir kültürel keşif ve etkileşim noktası olsun istiyorum. Bu yüzden kitap kulübümün üyeleriyle, 11 kişilik bir ekiple yedi kata yayılan bu keyifli sergiyi ziyaret ettik. Katılan üyelerim Ahmet Aygümüş, Ayşenur Aygümüş, Buket Seylığlı, Elif Kutay, Hazal Soytorun, İlke Solakoğlu, Nevra Alper, Nida Üçgül, Özlem Avcı, Reva Alper; ziyareti güzelleştirdiğiniz, katkınız ve güzel sohbetiniz için teşekkür ederim.
Belli bir küratörlüğü olmayan “Meşrutiyet 76” sergisine bu fikirle gitmek inanılmaz bir deneyimdi. Sanatçılara, neden bu eserleri bir araya getirmek istediklerini doğrudan sormak istedik. Ve beni en heyecanlandıran şeylerden biri de, sanatçıların anlatırken gözlerindeki o heves ve eserlerini samimi şekilde anlatmalarıydı. Bu doğrudan temas, sergiyi sadece izlemekten çıkarıp bir sohbet, hatta bir tartışma alanına dönüştürdü. Kat kat sergiyi anlatarak deneyimimizi aktarmak istiyorum.
1. Kat: Vahit Tuna
Tuna, sanat üretimlerinde sesi belirleyici unsurlardan biri olarak kullanıyor. Sanatçı, eserlerinde sıklıkla geleneksel olanı sorguluyor ve yeniden kurguluyor. Küresel sanat tarihinin başyapıtlarından ve pop ikonlarından besleniyor. Çalışmaları; statüko, toplumsal normlar, milliyetçi refleksler, iktidar ve medya gibi konuları ele alıyor. Sanatçı Vahit Tuna, işlerinin çoğunlukla ironi ile ilgili olduğunu belirtiyor.
Sergide de duvara yırtılıp konmuş gibi New York Times’dan bir gazete gibi duran aslında kendisinin yarattığı bir hikaye koymuş. Bu eserin çıkış noktasını, benzer bir durumların gerçek hayatta var olduğunu hissetmesiyle açıklıyor.
Vahit Tuna, siyaseti mesleği olarak görmediğini, ancak eserlerinin siyasetten beslendiğini belirtiyor. Besin kaynağı ise, hayattaki ironik, komiklikleri ve absürtlükleri bulup kullanmak.
2. Kat: Vahap Avşar
Vahap Avşar’ın tuval üzerine naylon şerit eserinde yer alan Karl Marx’ın “All that is solid melts into air” (Katı olan her şey eriyip havaya karışıyor) sözü sanatçıya ilham olmuş. Bu ilhamın tüm kata yayıldığını söyleyebileceğini belirtiyor.
Eserlerinde hep pozitif bakış açısını göstermeyi sevdiğini anlatan Vahap Avşar’ın annesi de bir depremzede ve depremden sonra deprem bölgesinde gördüğü umut onu çok etkilemiş.
Örneğin çadırda kalan depremzedelerin çadır önünde dans etmeleri ve çadırın önüne çiçek koymaları ona umudun asla tükenmeyeceğini hatırlatmış. 2. kattaki eserler bu ilhamla hayata geçmiş. Sanatçının sergilenen eserleri Malatya’da depremde yıkılan evlerden toplanan buluntu demir ve aletlerle üretilmiş.
3. Kat: Fatih Alkan
Fatih Alkan, endüstri mühendisliği mezunu olması sebebiyle matematik ve doğa kanunlarını eserlerinde kullanmayı sevdiğini söylüyor. Sanatçı, Foucault’tan yola çıkarak, yaşamı ve insanların toplumsal süreçlerini anlatan bir eser oluşturmuş. Bu düzenek, doğuşu ve ölümü anlatıyor.
Sanatçıya göre, hepimiz farklı renkler ve performanslarla doğuyoruz. Ancak sinagog, kilise, cami, okul, şirket gibi belli başlı düzeneklerden geçtikten sonra, aslında hepimiz tek tip bir hale geliyoruz. Bu zincirde tek tipleşmeyen insanlar ise toplum tarafından sanatçı, akıl hastası ya da suçlu olarak damgalanıyor. Bu eserde ölüm teması mevcut; topraktan gelip toprağa gitme süreci gösteriliyor.
Bir başka iplerden oluşan eserinde iki elips, ruh ve bedeni temsil ediyor. Bu ikisinin belli bir düzende tutulması hayatı kolaylaştırıyor. Formdaki ipler ise hayatın değişkenleri; bunlar sağlık, para, aşk gibi binlerce faktörü simgeliyor.
Eğer bu iplerden herhangi biri çok gerilirse form bozuluyor veya kopuyor, ruh-beden dengesi kayboluyor ve kişi başka bir şeyi düşünemez hale geliyor. Sanatçı, ruh ve bedenin yanı sıra üçüncü bir element olarak benliği öneriyor.
4. Kat: Serkan Özkaya
Serkan Özkaya’nın eserine dair belgesel girişte yer alıyordu. Belgesel şunu konu alıyor; 2000’lerin başında Davut Heykeli, Chicago Üniversitesi tarafından 3 boyutlu olarak dijital ortama aktarılmış. Serkan Özkaya, bu veriyi kullanarak 2005 İstanbul Bienali için heykeli strafordan yapmış, dışını çimento ve altınla kaplamış. Heykelin asılması sırasında bacağı kırılarak devrilmiş.
Yedi yıl sonra Eskişehir Belediye Başkanı, daha sağlam olması için kalıba dökülerek heykelin yeniden yapılmasını teklif etmiş. Bu 9 metrelik heykelin bir kopyası Eskişehir’de bulunuyor, diğeri ise Amerikalı bir koleksiyoncu (21 Centuries otellerinin sahibi Steve Wynn) tarafından satın alınmış.
Ayrıca 3D baskı eseri yer alıp bu eser aslında sanatçının kendi çocuğu. Arapçada “göz” anlamına gelen “Ay” adlı eseri, bedenin ve zihnin gördüğünün yanılsamasıyla alakalı. Eserde tek yerine iki figür, kapalı ve olmayan gözler dikkat çekiyor. Aynı zamanda Türkçe’deki ayna kelimesini çağrıştırsa da, eserde ayna yok.
5. Kat: Alper Aydın
Sanatçı Alper Aydın, çalışmalarını New York, Berlin, Paris, İtalya, Hindistan ve Anadolu’nun çeşitli yerlerinde 2000 kez uyguladığı bir süreçten bahsediyor. Bu çalışmalarda kendisini “mikrop” kılarak sanat ekosistemini (müze, koleksiyoncular, sanatçı) oluşturan tiplerin ötesindeki biyolojik gerçekliği ortaya koymayı amaçlıyor. Eserlerinin hiçbirinde imza yok, çünkü eserin yaratıcısı artık mikrobun kendisi. Bu fikir, bir yazarın mikroplarla ilgili metninden esinlenmiş. Yazar, mikropların dünyadan önce var olduğunu ve sonra da var olmaya devam edeceğini, hatta “elleri olsaydı, her yere en büyük mikroplar yazacaklarını” söylemiş.
Aydın, bu cümleden etkilenerek çalışmalarını oluşturmaya başlamış. Koronavirüs dönemiyle birlikte başlayan bir seri de, duyguların biyolojik gerçeklik karşısındaki anlamsızlığını ve önemsizliğini ifade ediyor. Sanatçı, çevresindeki kayıplar nedeniyle her şeyi sorguladığı bu dönemde, biyolojik gerçeği bariz bir biçimde ortaya koymak istemiş.
Aydın’a göre temel sorun, insanların kendi biyolojik varlıklarının ve küçüklüklerinin bilincinde olmaması; bu bilinç olsaydı savaşlar, hırsızlıklar ve doymayan zihinler ortaya çıkmazdı. Sanatçı, bu eleştirileri ve düşünceleri ifade etmenin en güçlü yolunun sanat olduğunu düşünüyor.
Renk seçiminde kesin bir kasıt olmamakla birlikte, mikrop denince aklına ilk gelen rengin yeşil olduğunu belirtiyor. Sanatçı, renk kombinasyonlarını ve katmanlarını kullanarak farklı anlamlar ve frekanslar yaratmaya çalıştığını ifade ediyor. Amacı ise, eserleri sanat eseri olarak kurmaktan ziyade, insanlarda bu biyolojik gerçeğin bilincini uyandırmak ve kendimizin ne olduğunu hatırlatmak.
6. Kat: Aykut Aytuğ
Aykut Aytuğ, çalışmalarına lisans eğitimi sırasında, büyük kağıtlara erişim zorluğu ve sulu boyayı büyük alanlara taşıma fikriyle başlamış. Eserlerinde, sahaflardan topladığı, artık okunmayacak durumda olan eski kitapları ve kağıtları geri dönüşüm ürünü olarak kullanıyor. Kitapların kapaklarını, sayfalarını ve boş yerlerini farklı serilerde değerlendiriyor. Bu geri dönüşüm tekniğini, özellikle kurtlar üzerine yazdığı doktora tezinin arka plan resimlerinde yoğunlukla kullanmış. Aytuğ’un işlerinin ana teması, insanın doğayla ve diğer canlılarla olan ilişkisi ile insanlar tarafından hayvanlar üstüne kurulan anlamlardır. Örneğin, insanların kurtlara düşman derken geyiklere kutsal demesi gibi yüklenen anlamların eleştirisi.
Sanatçı, yaban domuzu gibi hayvanların tarım ürünlerine zarar verse de ekosistem içinde önemli roller üstlendiğini ve bizim ilk planda zarar olarak gördüğümüz şeylerin ikincil aşamada faydalı olabileceğini vurguluyor.
Serisinin ismi “Dünyaya Orman Denir”, yazar Ursula K. Le Guin’in aynı adlı romanından geliyor. Roman, insanın başka bir gezegende evrim başlatması ve daha sonra geri döndüğünde oradaki diğer türlerle kurduğu eziyet dolu ilişkiyi anlatıyor, bu da sanatçının insanın doğayla olan ilişkisine dair düşüncelerine yakın bir noktada bulunuyor.
Sanatçı, ayrıca seramik eserlerinde de benzer temaları sürdürüyor, özellikle kurt figürü üzerinden hayvanlara yüklenen anlamları inceliyor. Aytuğ, eserlerinde sıklıkla doğadaki bir devinim halini de yansıtıyor; örneğin, hayvanların üzerinde mantarların büyümesi gibi, birinin ölüp diğerinin besini olması… Sanatçının çocukluğundan beri hayvan çizmeye ve ekolojiye olan ilgisi, eserlerindeki bu tematik baskınlığın nedeni olarak görülüyor.
7. Kat: Yuşa
Sergideki en dikkat çekici bölümlerden biri Yuşa’nın işleri oldu. Çocukluk yıllarında yatılı okulda yaşadığı deneyimleri, parçalı ve rüya benzeri imgeler aracılığıyla yeniden kuruyor. Fotoğrafik bir hafıza yerine fragmanların, eksik hatırlamaların ön planda olduğu bu üretim biçimi, çağdaş sanatın bireysel deneyimi kolektif hafızayla buluşturma gücünü gösteriyor.
Özellikle yanmış bir okul imgesi ve onunla ilişkili çocuk törenleri, hem ironik hem de eleştirel bir düzlem yaratıyor. Sanatçıya göre bu imgeler, çocukların özgün yaratıcılığı ile yetişkinler tarafından dayatılan sistem arasındaki gerilimi görünür kılıyor. Yuşa’nın çalışmalarında öne çıkan çocuk kitabı estetiği, aslında masumiyetin değil; sosyolojik sorgulamanın bir aracı.
Çocuk figürleri, sistemin dışına düşen ve ironik bir biçimde “örnek öğrenci” kalıplarına meydan okuyan birer özneye dönüşüyor. Sanatçının sözleriyle, yetişkinlerin sorumluluk ve iktidar mekanizmaları dışında kalan bu figürler, topluma daha özgün bir eleştiri getirme kapasitesine sahip. Röportajımızda ayrıca sanatçının “tamamlanmamış işlerin daha anlamlı olabileceği” vurgusu dikkat çekiciydi.
Ona göre kimi eserlerin eksik kalması, izleyicinin katılımına alan açıyor ve anlamın çoğul biçimde oluşmasını sağlıyor. Bu da çağdaş sanatın deneysel doğasına uygun bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir.
Her biri kendi evrenini mekana taşıyan sanatçıların katkısıyla şekillenen sergi, çağdaş sanatın çoğulcu ve eleştirel seslerine alan açarak, 17 Eylül–10 Ekim 2025 tarihleri arasında, Meşrutiyet Caddesi No:76 Beyoğlu adresinde izleyiciyle buluşuyor.
Sergi, hafta içi 11:00 – 20:00 arası, cuma ve cumartesi günleri ise gece 22:00’a kadar haftanın her günü ziyaret edilebiliyor.
Kapak Fotoğrafı: İlke Tulunay
İlginizi çekebilir: Ece Zeren Aydınoğlu’ndan Pi Artworks’te Crossing Lines: Mekân ve Aşılan Sınırları Üzerine

İlke Tulunay Solakoğlu

















Aile Tadında
Yazınızın girişindeki yorumlara; özellikle de Contemporary İstanbul ile bölüme maalesef katılıyorum. Gözde Sula'nın yazısı okudum. Türk Burjuvazisi'nin, bazı özel örnekler dışında, sanatla imtihanının geçmişte olduğu gibi bugün de gelecekte de başarısız olmaya mahkum olduğunu söyleyebilirim. Bu konuda 5 yıl önce, The Magger'da şu yazıyı yazmışım: https://www.themagger.com/sanatsever-olmak-inceleme/ Sözünü ettiğiniz sergiyi yurtdışında yaşadığım için maalesef kaçırıyorum ama umarım daha fazla bağımsız sanat etkinliği izleyici/ziyaretçi ile buluşur. Sevgiler..
Bülent Bey,
Yazınızı paylaştığınız için çok teşekkür ederim. Benim kısaca değindiğim konuyu çok daha derinlemesine ele almışsınız. Üstelik yalnızca sanat etkinlikleri açısından değil, genel olarak birçok kişinin yaklaşımını — deneyimlemekten çok “oradaydım, ben de sizdenim” duygusuyla hareket etme halini — çok güzel bir perspektifle anlatıyorsunuz. Katkınız için çok teşekkür ederim.
Sevgilerimle,