fullsizerender

Artık medyada çok sık mülteci sorununu görür olduk, göç sırasında yaşananlar, kazalar, dünyanın tutumu, vardıkları yerlerdeki yaşam koşulları dakika dakika üstelik dramatik bir tonda bizlere aktarılıyor… Serginde medyadan farklı olarak nasıl bir duruşun var?

Her ne kadar günümüzde bir çok medya kaynağı tarafsızlığını yitirmiş olsa da, medyadan beklenen; olayların gerçekliğini aracısız, dolaysız, yalpalamadan tüm çıplaklığıyla izleyiciye aktarmasıdır. Fakat sanatçının bu türden bir rolü yoktur. Olayların gerçekliğini olduğu gibi aktarmanın aksine, olaylar üzerinden başka bir gerçeklik önermesinde bulunur. Bu bağlamda sorunu değerlendirecek olursak, ben de mülteci sorununa yeni bir okuma getirmeye, farklı bir bakış açısı ile ele almaya çalışıyorum. Medyanın konuyla ilişkili görsel bombardımanından kaçarak, bana ait bir yol izlemeye çalışıyorum. Bu yol; Ege kıyılarına yaptığım araştırma seyahatlerinde tanıklık ettiğim daha özel hikayelere, anlatılara dayanıyor. Zaten benim için konunun en çarpıcı tarafları da bu hikayelerin benim üzerimde yarattığı şiirsel etkiler. Bu şiirsellik, Gaston Bachelard’ın “Su ve Düşler” kitabı ile kurduğum paralel okuma izleği üzerinden soyut ve sinematografik bir sanatsal ifade ile sergideki işlere dönüştü. Bu noktadan sonra artık yeni bir gerçeklik alanından bahsedebiliriz.

img_2728

Bekle Beni Poseidon, 2016, Karışık düzenleme, üç kanallı HD Projeksiyon Video, 03’25” Sonsuz Tekrar, Neon, Tül

img_2666

Bekle Beni Poseidon, 2016, Karışık düzenleme, üç kanallı HD Projeksiyon Video, 03’25” Sonsuz Tekrar, Neon, Tül

Serginin hazırlık sürecinde Ege kıyılarında bulundun ve gözlem yaptın. Buradaki kişisel deneyiminden bahseder misin?

Saha çalışması daha önceden deneyimlemediğim bir yöntemdi. Konu üzerine İzmir – Basmane, Ayvalık, Dikili, Assos, Kadırga Koyu ve Bodrum başta olmak üzere birçok yeri tek tek taradım. Çalışmanın başlangıcında mülteci dramının yazılı ve görsel medya aracılığıyla servis edilen görüntüleriyle karşılaşmayı beklerken, araştırmalarım süresince bu türden görüntülere neredeyse hiç rastlamadım (kış mevsimi olmasının da etkisiyle). İlk düşüncem mültecilere ait nesneleri bulabildiğim kadar toparlamak ve yapabildiğim kadar da röportaj, video çekimi gerçekleştirip kısa bir ön hazırlık yapmaktı. Ama izlediğim yöntem orada bulunduğum süre içinde tamamen değişti. Çünkü atölye süreci ile sahada olmak arasında farklılıklar var. Örneğin, içeriği oluştururken atölyede bilgisayardan ya da televizyondan bir olaya bakmak ile sahada konuyu çalışmak çok farklı şeyler, sahada tüm duyguları çok yoğun yaşıyorsunuz. Benim de hem içerik, hem de biçim açısından yöntemime yön veren zaten bu duygu yoğunluğu oldu.

Ayrıca sahada başınıza bazı olaylarda gelebiliyor. Örneğin, sabah saat 05:00 sularında mültecilerin denize açılmalarını görüntülemek üzere Kadırga Koyu’na doğru yola çıkmıştık. Kış nedeniyle izlediğimiz sahil yolu son derece karanlık ve tekinsizdi. Karanlıkta bizden başka araç göremiyorduk. Yine de kendimizi fazlaca kaptırmış olmalıyız ki, inatla arabanın kuma batmasını göze alarak sahili karış karış dolaşıyorduk. Eğer mültecileri görürsek onlarla konuşacaktık, planımız buydu. İlerleyen yarım saat içinde Kadırga Koyu’nda Jandarma tarafından sıkıştırıldık. Bir yandan Jandarma komutanı bizi kaçakçı sanıp kimliğimizi araştırıyor, arabamızı arıyor, diğer yandan biz de en azından kaçakçılar ya da bir başkaları tarafından yolumuzun kesilmediği için derin bir nefes alıyorduk. Jandarma, bizim dolaştığımız saatlerde insan kaçakçılarının da o bölgede cirit attığını ve çok tehlikeli bir saatte ve yerde olduğumuzu söyledi. Biz de kendi derdimizi anlatıp oradan uzaklaştık. Doğal olarak bölgenin gerginliği bizleri de onları da etkilemişti. Ancak dolaştığımız bölgelerdeki insanların konuya ilişkin görüşleri, bu trajik olayı kanıksamaları ve son derece gündelik bir olay olarak görüyor olmaları, çok korkutucu. Örneğin, “Gidin şu çalılıkların arasına bakın, orada ceset bile bulursunuz” demelerindeki soğukkanlılık, unutamayacağımız bir olaydı. Diğer yandan, “Siz çok soru soruyorsunuz” diyorlar ve bu durumun bazı sahil yerleşimlerinde hoş karşılanmayacağından, bizim için tehlikeli olabileceğinden bahsediyorlardı. Birçok kişi ses kaydı vermek istemediği gibi, adını bile söylemekten çekiniyordu. Ne yazık ki insan kaçakçılığı tüm bölgeye yayılmış olması üzücü bir gerçek. Bir başka unutamayacağım olay da, İzmir Basmane’de mülteci bir aile ile yaptığımız röportajdı. Bu röportajda başlarından geçen olayları bize tek tek anlattılar: Savaştan önce Suriye’nin Halep şehrinde yaşayan bu aile, iç savaş nedeniyle can güvenliklerinin kalmadığını düşünerek yasa dışı yollardan Türkiye’ye geçmek zorunda kalıyorlar. Çünkü eğer Suriye’de kalsalar, ya rejim güçlerine, ya da muhalif gruplara katılmaya zorlanacaklar. Bu insanlar savaşa taraf olmamayı, birbirini öldürmemeyi tercih eden erdemli ve onurlu insanlar. Tabi bu kararları onları çok zorlu bir yolculuğa sürüklüyor; önce Türkiye sınırında yaşadıkları sıkıntılar, daha sonra ise Basmane’de kurdukları yerleşik yaşamı devam ettirmenin zorlukları yakalarını bırakmıyor. Türkiye’de onlara sağlanan sosyal yardımlar ne yazık ki kısıtlı, para kazanmaları oldukça zor ve sömürüye çok açık hale geliyorlar, savunmasızlar ve türlü istismara uğruyorlar. Bu durum aslında Türkiye’de yaşayan bir çok Suriyeli ailenin kaderi…

beklebeniposeidonsac49f1

Bekle Beni Poseidon’dan bir kare, mültecilerin göç yolu üzerinde geçtiği bir tarlayı gösteriyor. 2016, Karışık düzenleme, üçkanallı HD Projeksiyon Video, 03’25” Sonsuz Tekrar, Neon, Tül

Amacın farkındalık yaratmak mıydı yoksa ötesi mi? İzleyici/toplum bu durumla yüzleştiğinde neler değişebilir?

Kuşkusuz konu üzerine düşündürmek, bir farkındalık yaratmak projenin çıktıları arasında ama doğrudan net bir hedefim olduğunu da söyleyemem, bu çok iddialı olur çünkü izleyicinin ne türden bir deneyim yaşayacağını şu an için kestirmek zor. Fakat şunu diyebilirimki, benim kurgum yalın bir dil ile konunun şiirsel taraflarını açığa çıkarmayı hedefliyor. Proje eğer bu açıdan izleyiciyi yakalayabilir, konuya ilişkin düşündürücü dip dalgaları oluşturabilirse, izleyicilerin belleğinde toplumsal olayların trajik yüzleri de kodlanabilir, ileride insanın kendisiyle yüzleşmesi açısından çok işe yarayabilir.

Sergi 30 Nisan’a kadar, herhangi bir kuruma bağlı olmayan bağımsız bir mekan olan Meclis-i Mebusan Caddesi 25 Numara‘da olacak. Kabataş’a doğru giderken caddenin sol tarafında kalıyor, girişindeki sergi afişinden fark edebilirsiniz.