Ulay’ın Şekerbank Açık Ekran’daki sergisini bahane edip performans sanatı üzerine bir iki laf ettim.

Teşvikiye Caddesi’nde apartman numaralarını sayarak yürüyorum. Eski moda bir hareketle galerinin açık adresine bakmışım. No. 37’yi görünce mermer sütunlu altın varaklı süslemeleri olan apartman kapısından içeri giriyorum. Burası Şekerbank’ın yeni medya sanatlarına odaklanan galerisi ‘Açık Ekran’. Performans sanatının önde gelen isimlerinden Ulay’ın sergisini görmek için buradayım.

Ulay’ın sanatı insan bedenini merkeze alıyor. Bedeni aynı tuval, fırça ve boya gibi bir sanat malzemesi olarak kullanıyor. Kimlik meselesi ise işlerinde yaygın olarak uğraştığı konulardan biri. Ali Akay’ın küratörlüğünü üstlendiği sergi, sanatçının 70’lerde yaptığı birkaç erken dönem işinden oluşuyor.

Galerinin en dibindeki odaya girip puflara oturuyorum. Duvara yansıtılmış videoda ne döndüğünü anlamaya çalışırken iyice kaptırıyorum kendimi. 70’lerin video teknolojisiyle çekilmiş bu video siyah-beyaz. Soğuk ve karlı bir Berlin’de bir tablo hırsızlığının izini sürüyor. Hırsız Ulay’ın kendisi, Neue Nationalgalerie’den Spitzweg’in “The Poor Poet” tablosunu koltuğunun altına aldığı gibi kaçıyor. Bunu bir göçmen Türk işci ailesinin evine asıyor sonra da müzenin direktörüne haber verip işin müzeye geri verilmesini sağlıyor. Videonun devamı bu hırsızlık hakkında basında çıkan haberlere ayrılıyor. Bazı haberlerde bu işin bir hırsızlık değil sanatsal bir eylem olduğu vurgulanıyor.

Video’nun başlığı, “There is a criminal touch to art” (Sanatın kriminal bir yönü var). 25 Dakikalık bu video gerçekte 30 saat süren bir aksiyonun ürünü. Sizin de aklınıza takılmıştır, evet Ulay gerçekten bunları yapmış yani sadece yazılmış ve oynanmış bir senaryo değil bu.

the-poor-poet-1837.jpg!Blog-2

Carl Spitzweg, The Poor Poet, 1837

Bahsi geçen tablo, Alman milli değerleri açısından önemli bir tablo olmanın yanında aynı zamanda milyonluk bir eser. Video ile ilgili Almanların göçmenlere karşı tutumunun eleştirdiği yönünde yorumlar yapılsa da benim aklıma başka bir olasılık gelmişti.

Öyle ki Ulay milyonluk tabloyu yağan karın altında hiçbir koruma olmadan taşıyor, sonra girdiği Türk ailesinin duvarındaki bir başka tabloyu indirip, onun yerine çaldığı tabloyu yerleştiriyor. Yerinden ettiği tablo muhtemelki The Poor Poet kadar ünlü ve pahalı değil, fakat onun yerine gerçekten ünlü bir tablo asıldığında da pek bir şey fark etmiyor gibi. Sanatçı kimlik konusuyla uğraşıyor demiştik, bu açıdan bakınca belki de bu videoda sanatı ünlü (ve hatta sanat eseri) yapan veya yapmayan nedenleri sorguluyor. O eserin bu kadar tanınmış ve önemli olmasında Neue Nationalgalerie gibi bir kurumun onu satın almasının büyük etkisi var çünkü.

Ulay & Abramovic

Bu arada performans sanatı ve Ulay demişken, sanatçının bir diğer tanınmış performans sanatçısı Marina Abramoviç’le olan ilişkisini es geçmeyelim. İkilinin doğaçlama olarak yaptığı performansları sanat tarihinde önemli yer tutuyor. 60’larda yaptıkları bu performansları hakkında konuşurken bugün pek dikkat vermediğimiz bir noktayı vurguluyor ikisi de: Gerçeklik.

İkisi de performansın bir noktasında bilinçlerini kaybettiklerinden ve birbirlerinden bağımsız tamamen kendilerine ait bir zaman dilimine girdiklerinden bahsediyor. Bu performanslara sadece sanat açısından değil, kişisel bir kimlik arayışı olarak da bakılabilir.

Abramovic bunu şu sözlerle tanımlıyorki, Sonra videoyu, fotoğrafları görürüz, her zaman eksik kalmış birşeyler vardır çünkü hiçbir belge ize o anda yaşananı veremez, anlatılamaz, betimlenemez bir şeydir çünkü aslında yaşadığınız, öylesine doğrudandır. Sadece sanat bağlamında değil fakat kişisel bir kimlik arayışı olarak da bakılabilir bana kalırsa. Aşağıdaki video aslında Abramovic’in kendi performansını gösteriyor, Ulay burada sadece bir ziyaretçi olarak bulunuyor.

Screen Shot 2015-11-01 at 22.49.04

Deneyimleme Mevzusu

Bu yazımda sanatla yeni yeni haşır neşir olacaklara ‘sanatı önce hissedin’ demiştim. Zira sanat her ne kadar üzerine sayfalarca yazı yazılabilse de en önemli noktası duyguları harekete geçirebilmesi. Performans sanatı bu açıdan bakınca alışık olduğumuz sanat kollarından çok farklı bir yerde duruyor. Bir kere taşınamaz ve satılamaz. Sonra, doğaçlama unsuru var. Ayrıca malzemesi boya ve fırça değil; akıl, beden ve ruh. İzleyici çoğu zaman performansa katkı sağlıyor, yani pasif değil. Alan Kaprow’un 1961’de gerçekleştirdiği “Yard” adlı performansında seyirci yere rastgele atılmış lastiklerin üzerinden geçiyor mesela. Bir de eylem var. Bir planı veya fikri açıklamak bambaşka bir şey, doğrudan eyleme geçmekse bambaşka. Performans, statik olma halini bozan, daha asi bir üretim şekli.

Hepsinden önemlisi ise deneyimleme mevzusu. Siz performansta yer alın veya almayın dibinizde gerçekleşen bir eyleme duygularınız kayıtsız kalamaz. Yves Klein 1960’ta Boşluk adlı sergisiyle eşzamanlı olarak gerçekleştirdiği bir dizi performansta çıplak mankenleri, imzası haline gelmiş mavi boyaya bulayıp tek notalı bir senfoni eşliğinde tuvallerde yuvarlamış. Manken siz olmasanız da bir çok farklı duygu yaşardınız. Bu duygulara, şaşırıp salağa dönmek dahil. (Zaten sanat hep izleyeni şaşkınlıktan salağa çevirebilen işleri kitaplara taşımamış mı?)

Ulay sergisi 10 Ekim’de bitti, ama tabii google’lamak serbest.

Bu yazı daha önce someartsystuff.co adlı sanat ve seyahat blogunda yayınlanmıştır.

Fotoğraf: Rana Kelleci

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

MAGGERLARDAN GÜNCEL YORUMLAR
x

Newsletter'a üye olmadınız mı?