Edebiyat tarihine baktığımızda faşizm ve aşırı sağ radikalizm ile yazarlar arasındaki ilişkinin yoğun olduğunu görebiliriz. Bazı çok büyük yazarların -Hamsun, Celine, Mishima ilk akla gelenler- birer faşizm, Nazizm ve anti-semitizm destekçisi olduğu bilinen bir gerçek. Bu politik tavırları onların birer edebi deha, büyük yazar olmalarını değiştirmiyor ama kişiliklerinin ahlaki olarak tartışılmasını da engellemiyor. Fransa’da çok tartışılan Celine hakkında bir film yapan yönetmen Emmanuel Bourdieu’nun da dediği gibi bir sanatçının kişiliğindeki paradoks ‘bir tarafta bir edebi deha öte yandan nefret, en ilkel ve kaba öfkeyle dolu vulgar bir adam’ tüm bu tartışmaları körüklüyor.

Fotoğraf: irishtimes.com/

John Berger, sanat tarihinin en tartışmalı, aykırı, kapsamlı ve ilgi çekici biyografik çalışmalardan biri olan ‘The Success and Failure of Picasso’ (Picasso’nun Başarısı ve Başarısızlığı) başlıklı kitabında bir sanatçının sanatı, politik ve toplumsal bağlamı ile birlikte kişiliği arasındaki ilişkiyi derinlikli bir şekilde analiz etmeye çalışır. Picasso gibi büyük bir deha üzerine yazmak gibi cesur bir işe girişen Berger’in yapıtını okurken o dönemde tam anlamıyla bir fırtına estiren #MeToo hareketi kapsamında Picasso’yu düşünmüştüm. Picasso yaşasa muhtemelen bu hareketten nasibi alırdı ve Germaine Pichot, Madeleine, Fernande Olivier, Eva Gouel, Gaby Depeyre, Emilienne Geslot, Irena Lagut, Olga Khoklova, Sara Murphy, Marie-Therese Walter, Dora Maar, Francoise Gilot, Jacqueline Roque, Sylvette David ile birlikte adını bilemediğimiz ‘Me Too’ diyecek farklı kadınlar çıkıp Picasso ile ilişkileri hakkında kamuoyuna açıklamalar yapardı. Nitekim bunlar arasında en cesur olanı Francoise Gilot Picasso’yu terk etti ve onunla geçirdiği yılları ‘Life with Picasso’ başlıklı bir otobiyografik kitapla anlattı. Meraklısı bu kitaptan esinlenerek James Ivory’nun yönettiği ve Picasso’yu Anthony Hopkins’in canlandırdığı ‘Surviving Picasso’ filmini seyredebilir. Picasso’nun veya diğer dahi ressamların, örneğin Klimt’in, Schiele’nin kadınlarla ilişkileri üzerinde çok yazılmış ilgi çekici bir konu ama ben konuyu dağıtmadan bu yazının ana konusuna geleyim.

Bu girişi yapmamın nedeni aslında sanat-kültür dünyasında hemen her zaman tartışılan bir konuyu 2019 Nobel Edebiyat Ödülü bağlamında yeniden düşünmek. Sanatçının kişiliğinin, daha doğru bir deyişle sanatçının bir insan olarak politik görüşlerinin, tavırlarının, günlük yaşamında başka kişilere davranış ve tutumlarının sanatlarını değerlendirirken ve yargılarken ne orada dikkate alınması gerektiği; sanat tarihçileri, eleştirmenler, sanatçılar ve sanatseverleri sık sık meşgul eden bir konu. Son dönemde iki olay bu tartışmaları yeniden alevlendirdi: Polanski’nin Venedik Film Festivali’nde Dreyfuss davasını anlattığı son filmi ‘An Officer and A Spy’ ile Jüri Özel Ödülü’nün aldı. #Me Too hareketinin etkisinin azalmasına rağmen hala gündemde olduğu bir dönemde önemli bir ödül alması büyük yönetmenin yıllar önce yaşı küçük bir kıza cinsel taciz yaptığına yönelik suçlamaları ve bu konu çevresindeki tartışmaları yeniden gündeme getirdi. Yine, geçen hafta 2019 Nobel Edebiyat Ödülü’nün Avusturyalı yazar Peter Handke’ye verilmesi büyük yazarların politik görüşleri ve tutumlarının ve sanatlarının yarattığı ahlaki ikilemin sorgulanmasına neden oldu.

Fotoğraf: nobelprize.org

Handke olayına girmeden önce kısaca bu konu hakkındaki görüşlerimi ifade edeyim: Ben de konu hakkında Polanski’ye ödül veren jürinin bir üyesi olan yönetmen Paolo Virzi ile aynı şeyi düşünüyorum. Virzi, Polanski’ye verilen ödül ile ilgili olarak basın toplantısında yaptığı açıklamada ‘‘Değerlendirilenin kişi değil film olduğunu ve jürinin sadece filmlere odaklandığını’ söylüyor. Ben de Virzi ile aynı şeyi düşünüyorum: Bir sanat yapıtını değerlendirirken bir insan olarak sanatçıya değil onun ürünü olan sanat yapıtına bakıyoruz/bakmalıyız. Şayet sanatçının kişiliği ile sanat yapıtını karıştırırsak sanat yapıtı ile günlük hayat arasındaki sınırları da tamamen ortadan kaldırmış; daha ötesinde, kendimize polis, savcı veya hâkim rolü biçmiş oluruz. Benim en sevdiğim 5 yönetmenden biri olan Polanski’nin yaptığı ve ahlaki olarak kabul edilemez şey ‘Knife in the Water’, ‘Repulsion’, ‘Rosemary’s Baby’, ‘Macbeth’, ‘What?’, ‘Chinatown’, ‘Tess’, ve ‘The Pianist’ filmlerinin birer başyapıt olduğu ve Polanski’nin bir sinema dehası olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Peter Handke ve 2019 Nobel Edebiyat Ödülü

Gelelim 2019 Nobel Edebiyat Ödülü’ne, daha doğrusu ödülü alan Peter Handke’ye. Handke’nin adını ilk defa liseye geçtiğim 1990 yılının yazında okuduğum ve halen Almanca Edebiyatı ile ilgili konularda başvurduğum önemli bir kaynak kitap olan Prof. Dr. Gürsel Aytaç’ın ‘Çağdaş Alman Edebiyatı’ başlıklı çalışması sayesinde duydum. Handke, 1946 doğumlu olduğu için kitabın son sayfalarında yer alıyordu. Kendisi, örneğin bir Böll veya Grass gibi kitlelere malolmuş, çok okunan bir yazar değil. Bunda yazarın sanata ve edebiyata dair görüşlerinin ve ‘dil odaklı’, avangart edebiyata ve zor okumalara ilgi duymayan okuyucular için zorlu sayılabilecek metinlerinin etkisi büyük. Türkçe’ye de çevrilen ve yazarın en bilinen yapıtı olan ve onu modern edebiyat tarihinin en ilgi çekici yazarlarından biri yapan 1970 tarihli ‘Die Angst des Tormanns beim Elfmeter’ (Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi) romanı yazarın sanatı hakkında çok iyi bir fikir verir. Geleneksel romanlarda görülen olay akışı ve okuyucuda bir tatmin sağlayan sonuç, olayların ve kahramanların rasyonel motivasyonları, ahlaki kesinlik bu yapıtta bulunmaz. Romanın başlığı bile başlı başına bir zorluktur okuyucu için. Romanın konusu futbol değildir; Handke, parçalanmış, düzensiz düşünen bir zihnin içine girerek kaçınılmaz sonu (yakalanmak ve hapse girmek) bekleyen bir katilin algı ve düşünceleri aracılığıyla gerçekliği ortadan kaldırır. Keza 1968 tarihli tiyatro oyunu Kaspar, dilin mekaniğine odaklanan, dilin iletişim değil bir baskı aracı olduğu iddiasıyla geleneksel tiyatro yapısını allak bullak eden çok farklı bir sahne deneyimi sunar izleyiciye ve elbette bir metin olarak da okuyucuya. Handke, aynı zamanda bir şair olarak da önemlidir. Senaryosunun yazımına da katkıda bulunduğu Wim Wenders’ın 1988 tarihli Der Himmel Über Berlin (Arzunun Kanatları) filmi ile birlikte çok ünlenen ‘Lied Vom Kindsein’ (Çocukluk Şarkısı) bence Alman Dili’nde yazılmış en müthiş şiirlerden biridir.

Şu ana kadar çizilen portre edebiyat tarihinde önemli, yenilikçi ve etkili bir yazara ait gözüküyor değil mi? Peki Handke’yi bu kadar tartışılır kılan ne? Handke, Bosna Savaşı’nda Sırpları destekleyen, desteklemekle kalmayıp II. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da gerçekleşmiş ilk ve en büyük soykırım olan Sbrerenitsa’yı reddeden, daha da ileriye gidip Bosnalılar’ın kendi kendilerini öldürüp suçu Sırplara attığını iddia eden biri. Daha da ileriye gidip 2006 yılında Sırp savaş suçlusu, insanlığa karşı suç işlemiş bir soykırımcı olan Miloseviç’in cenaze törenine katılıp ona övgüler düzmüş, ona hayranlığını ifade etmiş bir siyasi fanatik. Yazılarıyla Miloseviç faşizminin ve saldırgan Sırp Milliyeçiliği’nin kuru temizlemesine girişmiş bir ideolojik kör.

Handke, Bosna Savaşı’na dair görüşleri ve Sırplar’a verdiği destek dolayısıyla 20 yıldan fazla tartışılan bir yazar. 1999’da Salman Rüşdi onu ‘Yılın Uluslararası Moronu’ olarak tanımlamıştı.

Handke’nin 2019 Nobel Edebiyat ödülünü alması yazının başındaki tartışmayı, çok daha büyük ve derin bir ahlaki bağlama taşıyor. Nitekim ödülü alması ardından tepkiler de gelmeye başladı. İlk tepkiler beklendiği gibi en üst resmi düzeyde Arnavutluk ve Kosova’dan ve Bosna’dan geldi. Sonra Srebrenitsa ve Zepa Anneleri Derneği de büyük bir tepki gösterdi. Salman Rüşti, Hari Kunzru, Zizek ve Miha Mazzini gibi önde gelen yazar ve entelektüeller de bu seçimin yanlışı üzerine görüşlerini ifade ettiler.

Edebiyat tarihine baktığımızda faşizm ve aşırı sağ radikalizm ile yazarlar arasındaki ilişkinin yoğun olduğunu görebiliriz. Bazı çok büyük yazarların, Hamsun, Celine, Mishima ilk akla gelenler, birer faşizm, Nazizm ve anti-semitizm destekçisi olduğu bilinen bir gerçek. Bu politik tavırları onların birer edebi deha, büyük yazar olmalarını değiştirmiyor ama kişiliklerinin ahlaki olarak tartışılmasını da engellemiyor. Fransa’da çok tartışılan Celine hakkında bir film yapan yönetmen Emmanuel Bourdieu’nun da dediği gibi bir sanatçının kişiliğindeki paradoks ‘bir tarafta bir edebi deha öte yandan nefret, en ilkel ve kaba öfkeyle dolu vulgar bir adam’ tüm bu tartışmaları körüklüyor.

Evimde tüm bu adı geçen yazarların kitapları var ve itiraf edeyim hepsi de büyük bir edebi dehanın ürünleri başyapıtlar. Hamsun’un ‘Açlık’, Celine’in ‘Gecenin Sonuna Yolculuk’ ve Mishima’nın ‘Bereket Denizi Dörtlemesi’ okurken büyük bir edebi zevk aldığım büyük sanat yapıtları. Bu romanları veya Handke’nin ‘Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi’ni okurken Polanski’nin sahne sahne ezberlediğim filmlerini seyrederken veya Picasso’nun bir müzede tablosunu uzun uzun seyrederken ahlaki bir suçluluk duymalı mıyız? Bence hayır… Bu sanat yapıtlarını beğenirken yaptıklarını onaylamış mı oluruz? Kesinlikle hayır… Peki, ödüller almalarını, onurlandırılmalarını onaylıyor muyum? Bu soruya da cevabım hayır… Hatta sanat yapıtlarının genel olarak ödüllendirilmesine de karşıyım. Sanat yapıtlarını beğenmek öznel bir süreçtir. Bir sanatçı ve sanat yapıtı için en iyi ödül sanat ve kültür tarihinde karşılık bulması, onunla farklı boyutlarda duyarlılık yakalayan izleyicilerinin olmasıdır. İyi bir sanatçının ödüle ihtiyacı yoktur. Diyelim ki bir ödül sistemi var, bunun da en azından ahlaki boyutta tartışma yaratmadan verilmesi önemlidir. Hele de Nobel gibi kuruluş amacı çok açık olan bir ödülün Handke gibi bir isme verilmesi zaten yıllardır tartışılan bu ödülü daha da tartışmalı bir hale getirir. Bu arada Handke’nin 2014 yılında ‘Edebiyat tarihinde hatalı bir kanonlaşmaya yol açtığı’ gerekçesiyle Nobel Edebiyat Ödülü’nün kaldırılmasına yönelik bir çağrı yaptığını da not düşmek lazım. Yani iyi yazar olmak, ahlaki bir tutumu gerektirmediği gibi tutarlı olmayı da gerektirmiyor.

Oğlum Kerem’e ara ara Handke’nin ‘Çocukluk Şarkısı’ndan parçaları bazen Almanca bazen de kendimce çevirerek okurum. Bu okumalarda yer alan:

“Çocuk daha çocukken

Hiçbir şey hakkında fikri yoktu

Hiçbir alışkanlığı

Çoğunlukla bağdaş kurup oturur

Aniden koşmaya başlardı

Saçlarında hep yatmayan bir tutam vardı

Ve hiç poz vermezdi fotoğraf çektirirken”

dizelerinin güzelliğini Sloven yazar Mazzini’nin şu sözleri ne oranda gölgeliyor?

‘‘Yugoslavya’nın parçalandığı ve raflarda hiçbir şey olmadığı o soğuk kışı hiç unutmayacağım. Genç bir aileydik, kızım daha bir bebekti ve keskin bir soğuk vardı. Tüm günü donarak ısınma için gazyağ almak için kuyrukta beklemiştim ve o akşam Handke’nin Yugoslavya üzerine yazdığı makalede ‘beni ne kadar kıskandığını’ okudum. O makalede Avusturyalılar, Almanlar ve tüm o batılılar tüketim kültürünün esiri olurken, oh, biz Yugoslavlar ne kadar doğa ile içiçeydik, ne kadar az materyalistik ne kadar çok tinseldik. O zamanda bile onu çok zalim ve kendi naifliği içinde tümden kaybolmuş olarak görmüştüm.’’ 

Yazıyı şöyle bitireyim: İnsan paradoksal bir yaratıktır, zalimdir ve politik olarak ideal olanın çok ötesinde karışıktır ve romancı Jonathan Littell’in 2008’de Handke için dediği gibi bir kişi ‘fantastik bir yazar ama insan olarak düşmanımız olabilir’.

Tüm bunları tarihin ve insanların vicdanına ve yüreğine bırakıp tek gerçeğin bu olduğunu kabul etmek bence tek kesin çözüm.

İlginizi çekebilir: Hali Gökhan’dan Sait Faik

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN