Seyfettin Tokmak ile: Tavşan İmparatorluğu Üzerine
Bugüne kadar yola çıkıp da herhangi bir şey yaşamadan eve döndüğümü hatırlamıyorum. Sanki her şey çok rutin, sıkıcı, hayatın kendi doğal bej rengi içinden saçılıyor sanılır, oysa hiç öyle değil. Bunu bir filozof söylemiyor bizzat sıradan, hayatı okumaya çalışan bir iletişimci olarak söylüyorum. Şu hayatta her gün zaten bir hikâye. Önemli olan buna nasıl baktığımız. Şu sıralar birçok Türk Filmi’nin art arda hayata kavuştuğu bir süreçte Tavşan İmparatorluğu’nu yeniden ve yeniden izlemem için harika sebeplerim var. Çünkü ben “evden çıktığımda” hep gerçek hikâyelerle eve dönüyorum. Önce bunun için hayata bir teşekkür etmek istedim bu röportaj aracılığı ile çünkü Seyfettin Tokmak meğer komşummuş. Üstelik 13 Mart saat 18.00’de Atlas Sineması’nda Tavşan İmparatorluğu’nun özel gösterimini izleyecek olmanın haklı sevincini yaşıyorum çünkü bu harika atmosferin benim için çok kıymetli bir de konuk konuşmacısı olacak. Değerli hocam, Yazar, Profesör Dr. Beliz Güçbilmez’in, gösterimin hemen sonunda yorumlarını duyacak olmak da tam bir şans üçgeni.

Başrollerde Alpay Kaya, Sermet Yeşil, Kubilay Tunçer ve Perla Palamutçuoğulları’nın yer aldığı, Türkiye, Hırvatistan, Lübnan ve Meksika ortak yapımı olan Tavşan İmparatorluğu, Elazığ ve Şanlıurfa’da çekildi; zorlu kış koşullarında tamamlanan film, 62. Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Film dahil 7 ödül kazandı. Toplamda 16 uluslararası festival ödülü aldı ve Ankara Film Festivali’nde de yılın filmi seçildi. Film, “Neden İzlenmeli?” gibi bir soru ile çerçevelense, birçok kaynakta filmin uluslararası ortak bir yapım olmasından ya da Altın Portakal’da ödül kazanması temasından bahsedilecektir ancak benim ilgimi çeken kısmı, çocukluk, aile baskısı, devlet sistemi üzerine düşünmem için harika bir fırsat olacağı gerçeğiydi doğrusu.
Senaryo yazarı ve Yönetmen Seyfettin Tokmak: “Sinema bazen anlatmadığı şeylerle daha güçlü olur.” diyor. Çocukluğu bir “geçiş evresi” değil de toplumsal ve bireysel çatışmaların en yoğun yaşandığı bir alan olarak gören yönetmen, Musa’nın çocukluğunu, hem babasının çıkarları hem de bazı mekanizmalarca nasıl kuşatıldığını anlatırken seyirciyi aile baskısı ve devlet sistemi üzerine de düşündürecek türden tasarlamış. Çocukluk burada bir “özgürlük alanı” değil, sürekli sınanan ve yeniden tanımlanan bir evre. Ama aynı zamanda umut ve hayal gücüyle geleceğe de açılan bir kapı. Ey sanat piyasası, ey içerik yöneticileri çocukluk anlatısı, yalnızca geçmişe dönük bir nostalji değil; bugünün toplumsal yapısını sorgulamanın en güçlü araçlarından biri aslında…
Gelin lafı hiç şüpheye bırakmadan yönetmenin benim en çok merak ettiğim karakteri Musa ile ilgili görüşleri ile filmi ve diğer karakterleri hangi niyetle açığa çıkarmak istediğine odaklanan yorumlarını okuyalım.
12 yaşında zorla engelliymiş gibi gösterilen ve engelli okuluna yazdırılmaya çalışılan bir çocuğun mücadelesini anlatıyor hikâyeniz. Baba öfkesi var, yarışlardan kurtardığı tavşanları iyileştirmeye çalışan bir çocuk var. İkiyüzlülükleri açığa çıkarmak hoşunuza gidiyor mu?
Evet, soruyu benim açımdan şöyle yorumlamak mümkün: Musa baskı altında kalan bir çocuk. Ancak bu baskı, onun içinde doğrudan sanatsal ya da estetik bir yaratıcılığa dönüşmüyor. Daha çok çocukluğunu koruma çabasına dönüşüyor. Çünkü çocukluk biraz da böyle bir şey; insanın elinden alınmak istenen şeyi içgüdüsel olarak savunma hali. Musa da bu yüzden kendine bir mağara kuruyor ve o mağaranın içinde kendi varlığını korumaya, kendini kurtarmaya çalışıyor. Bunu da tamamen çocukça eylemlerle yapıyor. Çocukların dünyasına ait ışıklar, renkler, kırılmış cam parçaları gibi şeylerle kendi küçük evrenini kuruyor.
Bu açıdan bakınca Musa aslında bir direniş karakteri. Yaşadığı coğrafyanın baskısına, yokluklara ve annesini kaybetmiş olmasına rağmen dimdik durabilen bir çocuk. Üstelik yalnızca kendisi için değil; kendisi gibi aynı zorlukları yaşayan tavşanları da korumaya ve kurtarmaya çalışıyor.
Dolayısıyla Musa üzerinden aslında çok daha geniş bir gerçekliği anlatmak istedim. Dünyanın pek çok toplumunda çocukların, kadınların ve hayvanların çoğu zaman yok sayıldığını, görmezden gelindiğini görüyoruz. Çok farklı coğrafyalarda bu üç kesim, büyük baskılar altında yaşıyor. Ben de Musa’yı biraz kahramanlaştırarak bu gerçekliği onun üzerinden görünür kılmaya çalıştım.
Bu filmi bağımsız yapan yegâne unsur kurgu mu gerçeklik mi? Kurguya giden yolda film yapmak isteyen deli insanlara temel bazı ip uçları vermenize ihtiyaç duyuyorum.
Bağımsızlığı tek başına kurgu ya da gerçeklik üzerinden tanımlamak zor. Bana göre bir filmin bağımsızlığı, en temelde düşüncesinin ve dünyasının bağımsız olmasından geliyor. Yani filmi yaparken hikâyenin kendi iç mantığına sadık kalabilmek… Dışarıdan gelen beklentilerin, piyasa reflekslerinin ya da kolay dramatik çözümlerin hikâyeyi yönlendirmesine izin vermemek.
Tavşan İmparatorluğu‘nda da aslında böyle bir süreç vardı. Kurgu da gerçeklik de bu dünyanın parçaları ama asıl mesele filmin kendi ruhunu koruyabilmesiydi. Çünkü bazen gerçekliğe fazla yaslanmak, filmi belgesel bir yere sürükleyebilir, bazen de kurguya fazla yaslanmak hayatın kırılganlığını kaybettirebilir. Ben ikisinin arasında, daha şiirsel bir alan aradım.
Film yapmak isteyen “deli” insanlara gelince… Sanırım en önemli şey sabır ve inat. Bağımsız sinema biraz da uzun bir yürüyüş gibi. Paranız olmayabilir, imkânınız sınırlı olabilir ama eğer hikâyeye gerçekten inanıyorsanız o film bir şekilde yolunu buluyor.
Bir de şunu söyleyebilirim: Teknik meseleleri öğrenmek elbette önemli ama asıl mesele dünyaya nasıl baktığınız. Çünkü kamera dediğimiz şey en nihayetinde bakışın uzantısı. Eğer o bakış samimiyse, film de bir şekilde samimi oluyor.
Genç oyuncunuza (Alpay Kaya), çobanlık yapan bir gence Kars’tan beyaz perdeye uzanan bir kapı açtınız. Film yapmaya karar veren kişi bana göre, “sadece yönetmen” değildir. Aslında iletişimi tek taraflı bir perdeden kurmuyorsunuz. Karslı bir gence bir kapı da açtınız. Belki ilerde doğal yaşamından kopmak istemeyebilir. Önemli olan potansiyelini görmesini başarmasına da yardımcı oldunuz. Neler söylemek istersiniz?
Aslında ben ona bir kapı açtım gibi düşünmüyorum. Daha çok bir karşılaşma gibi görüyorum bunu. Çünkü Musa karakteri zaten o coğrafyanın içinden çıkan bir çocuktu ve Alpay’la karşılaştığımızda onun içinde Musa’ya çok yakın bir duygu dünyası olduğunu hissettim. Bazen sinemada yaptığımız şey birini dönüştürmek değil, onun içinde zaten var olan bir şeyi görünür kılmak oluyor.
Alpay çobanlık yapan bir gençti ve doğayla, hayvanlarla kurduğu ilişki çok sahiciydi. Filmde Musa’nın tavşanlarla kurduğu bağın da bu sahiciliğe ihtiyacı vardı. Bu yüzden aslında oyunculuk öğretmekten çok, onun zaten bildiği bir dünyayı kameranın önünde yaşamaya devam etmesini sağlamaya çalıştık.
Elbette sinema bir kapı açabilir ama o kapıdan geçip geçmemek tamamen onun kararı. Belki sinemayla devam eder, belki de kendi hayatını orada, doğanın içinde kurmak ister. Bana göre önemli olan şey şu: İnsanın kendi potansiyelini fark etmesi. Eğer bu film Alpay’ın kendine başka bir gözle bakmasına küçük de olsa bir katkı sağladıysa, bu benim için zaten çok kıymetli.
Bir hikâyenin cazibe yaratmasını sağlayan ilk ihtiyacınız ne olurdu? “Sinemada Basit Anlatı” tezinizden anekdotlar da eklemek ister misiniz?
Sinema konuşulurken genelde ilk söylenen şey “hikâye önemlidir” olur. Bu doğru ama eksik bir cümle. Çünkü iyi bir hikâye tek başına iyi bir film üretmez. Aslında sinemada belirleyici olan şey hikâyeden çok bakıştır. Aynı hikâyeyi yüz kişi anlatabilir ama o hikâyeyi nasıl gördüğünüz, nasıl duyduğunuz ve nasıl kurduğunuz filmi belirler.
Benim “Sinemada Basit Anlatı” dediğim şey de tam olarak buradan çıkıyor. Basit anlatı çoğu zaman yanlış anlaşılır; sanki hikâyeyi sadeleştirmek, olayları azaltmak gibi düşünülür. Oysa benim için basit anlatı, anlatının özüne yaklaşmak demektir. Gereksiz dramatik mekanizmaları, açıklamaları, fazlalıkları temizlemek… Böylece hikâyenin içindeki duygunun daha çıplak bir şekilde ortaya çıkmasını sağlamak.
Bir hikâyenin cazibe yaratabilmesi için bence birkaç temel ihtiyaç var. İlki sahicilik. Seyirci, anlatılan dünyanın gerçekten var olduğuna inanmak ister. İkincisi iç gerilim. Yani karakterin içinde taşıdığı bir çatışma. Bu çatışma bazen çok küçük olabilir ama hikâyeyi canlı tutan şey odur. Üçüncüsü ise boşluk bırakabilme cesareti. Sinema bazen anlatmadığı şeylerle daha güçlü olur.
Basit anlatı dediğim yaklaşımda ben özellikle bu boşluk meselesini önemsiyorum. Çünkü hayat da çoğu zaman açıklamalarla değil, eksik kalan parçalarla ilerler. Seyircinin o boşlukları kendi deneyimiyle doldurabilmesi bence sinemanın en güçlü taraflarından biri.
Tavşan İmparatorluğu‘nda da aslında böyle bir yaklaşım vardı. Hikâyeyi büyütmek yerine, Musa’nın küçük ama yoğun dünyasının içinde kalmayı tercih ettim. Bazen bir çocuğun bir tavşanı saklaması, uzun bir dramatik açıklamadan daha güçlü bir anlatı kurabiliyor.
İnsan hayatında çocukluk dönemine ilgi duyduğunuzu öğrendim. Sizce açılmamış çok fazla sandık yok mu bu konuda? Örneğin yeniden masa başına otursanız yine bu temadan da mı yazmak istersiniz?
Evet, çocukluk benim için çok ilgi çekici bir alan. Çünkü insanın dünyayla kurduğu ilk ilişki orada şekilleniyor. Yani aslında yetişkinlik dediğimiz şeyin büyük bir kısmı çocuklukta yaşadığımız deneyimlerin yankısı gibi. Bu yüzden bana hep açılmamış çok sayıda sandık varmış gibi geliyor.
Ama çocukluğu sinemada çoğu zaman ya nostaljik ya da romantik bir yerden anlatıyoruz. Oysa çocukluk aynı zamanda çok sert bir dönem de olabilir. İnsan ilk kez otoriteyle, korkuyla, yalnızlıkla ya da merhametle orada karşılaşır. Benim ilgimi çeken tarafı da biraz bu: Çocukluğun o kırılgan ama aynı zamanda çok güçlü olan iç dünyası.
Yeniden masa başına otursam yine çocuklukla ilgili bir hikâye yazar mıyım? Muhtemelen evet. Çünkü çocukluk sadece bir yaş dönemi değil; insanın içinde ömür boyu taşıdığı bir hafıza alanı. Bence sinema için de çok verimli bir alan. Orada hem çok saf bir bakış var hem de dünyanın sertliğiyle ilk temasın yarattığı çok güçlü bir dramatik gerilim var.
Tavşan İmparatorluğu‘nda Musa’nın dünyasına yaklaşmaya çalışırken de aslında bu hissin peşindeydim. Bir çocuğun, yetişkinlerin kurduğu sert bir dünyanın içinde kendi küçük merhamet alanını kurma çabası… Bana kalırsa çocukluk hikâyeleri biraz da bu yüzden bitmiyor çünkü insan büyüse bile içindeki o çocukla ilişkisi hiçbir zaman tamamen kapanmıyor.
Köyde çobanlık yapan bir çocuğu gururla anlamaya çalıştınız, oynattınız, seçtiniz, kısacası onu gördünüz. Ortamlarda onun tatlılığına gıpta ile bakan olduğu kadar uzaylı gibi ya da bir yabancı, farklı dilde konuşan biriymiş gibi sorular sorulduğunu görüyorum. Bunu fark ediyor musunuz? Bana örneğin hiç yabancı gelmedi? Hayatı bilen yola çıkan insanlar, mutlaka Alpay gibi çocuklarla karşılaşmışlardır. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Aslında ben de sizin gibi hissediyorum. Alpay bana hiçbir zaman “yabancı” biri gibi gelmedi. Türkiye’de büyüyen, taşrayla, köyle ya da kırsalla bir şekilde temas etmiş insanların hayatında Alpay gibi çocuklarla karşılaşmak çok olağan bir şeydir. O yüzden benim için bu bir keşif ya da egzotik bir karşılaşma değildi; daha çok zaten bildiğim bir dünyanın içinden biriyle karşılaşmak gibiydi.
Bazen şehirli bakışın şöyle bir refleksi olabiliyor: Kırsalda yaşayan birini hemen çok farklı, çok uzak bir yerden geliyormuş gibi görmek. Oysa aslında aramızdaki mesafe sandığımız kadar büyük değil. Belki hayat koşulları farklı ama duygular, merhamet, korku ya da sevinç dediğimiz şeyler çok ortak.
Alpay’la çalışırken benim hissettiğim şey de buydu. Onun doğayla kurduğu ilişki, hayvanlarla kurduğu temas, hayata bakışındaki sadelik… Bunlar bana yabancı gelmedi, aksine çok tanıdık geldi. Belki de sinemanın güzel taraflarından biri bu: bazen zaten var olan ama yeterince görülmeyen bir insanı görünür kılabiliyor.
Ben Alpay’ı bir temsil nesnesi gibi görmedim. Daha çok kendi varlığıyla orada olan bir gençti ve biz kamerayı onun varlığının etrafına yerleştirdik diyebilirim. Eğer seyirci de filmde o sahiciliği hissediyorsa, bu büyük ölçüde onun kendi doğallığından geliyor.
Bana onca yoğunluğunuza rağmen vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim.
Kapak Fotoğrafı: Seyfettin Tokmak
İlginizi çekebilir: Aydan Oksuz’dan 62. Altın Portakal Film Festivali

Duygu Yılmaz












Aile Tadında
Sevgili Seyfettin hocam, kendisinden hikayesini öğrencisi olduğum üniversitede dinlemiştik, bu yazıya da denk gelip okumak gerçekten harikaydı. Teşekkürler.
Çok derinlikli ve akıcı. Keyifle okudum. Teşekkürler
En tatlı okuyucularımdan Tuba Önal'a bin sevgiler 🙂