Vasko Atanasovski ile: Transbalkanica ve Müzik Üzerine
Daha ilk melodide başlıyor tanıdıklık hissi, daha ilk melodide vuruyor… Bazı anlar haddinden fazla çoşkulu; o coşkuda nedenini bilmediğiniz bir neşe seline kapılıveriyorsunuz, aynı hissin içinde süründüren bir hüzün de bulunuyor. Henüz genç bir delikanlıyken zulümden kurtulmak için ailesini kucaklayıp sağ salim Türkiye’ye getirmeyi başarabilmiş dedemin coşkusu mu o melodi? Hemen ardından gelen nağme, geride bırakmak zorunda kaldığı kız kardeşi ve dönemeyeceğini bildiği geçmişine bir ağıt mı? Bu duygularla müzisyen Vasko Atanasovski’ye sorularımı yöneltiyorum.
Balkanların havasından suyundan olacak ki hangi yaşta olursa olsun yakışıklı olan dedem, akşam çökünce elinde radyosu koltuğuna uzanır, frekanslar arasında ‘Balkan havası’ yakalamaya çalışırdı. Bazı zamanlar radyo sinyallerine hemen karşı kıyıdaki Yunan karışır, “olsun” derdi. “Olsun’du!” Sonuçta Balkan müziğinin içinde Roman, Slav, Türk ezgileri olduğu kadar Yunan ezgileri de vardı. Hem ‘Yunan’ özlediği Yugoslavya’sına yakındı. Şimdi ben de radyoda değil ama İstanbul’da Balkan havasını elimden geldiğince yakalamaya çalışıyorum. Her ne kadar “Balkanlardan gelen soğuk hava dalgası” diye duysak da bu bambaşka bir hava ve kesinlikle sıcak.
Bu müzik daha çok baharla gelir bu şehre. Hıdırellez ile. Bazılarımız için bir düğün kalabalığının neşesidir bu müzik. Bazılarımız için ise bir göç hikayesinin fon müziği… Siz bilir misiniz Balkan halkı karamsar, hüzünlü şeyler konuşmayı sevmez, olumsuz kelime kullanmaz. “Güneş battı” demez mesela, “Güneş kavuştu” der. O yüzden belki de ağıdını da çoğu zaman neşeli ritimlerin ardına gizler. Bu hikâyenin, bu müziğin günümüzdeki en ilginç taşıyıcılarından Slovenyalı saksafoncu Vasko Atanasovski. Onun müziği cazdan rock’a, klasik müzikten geleneksele uzanıyor ama Balkanların o çok katmanlı hikâyesini de yanında taşıyor. (Zaten kim hikâyesinden kaçabilir ki?!)
Balkanların “hava”sını üstünde taşıyan bu havalı abimiz Vasko Atanasovski, Balkan coğrafyasının farklı ülkelerinden gelen müzisyenlerle kurduğu Transbalkanica ile 8 Mayıs’ta İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Cemal Reşit Rey (CRR) Konser Salonu’nda konser verecek. Öncesinde onu biraz tanımak için kendisiyle yazıştık.
Merhaba, Balkan tınılarını çağdaş dokularla harmanlamak bir seçim miydi yoksa tesadüf mü?
Vasko Atanasovski: Başlangıçta bu bir tesadüftü ama zamanla bilinçli bir tercihe dönüştü. Müzikal yolculuğum hem rastlantılarla hem de bilinçli arayışlarla şekillendi. En başta caz benim ana odağımdı – ilk özgün bestelerimi bu çerçevede yaptım. Ancak kısa süre içinde, farklı etnik geleneklere sahip Balkan müziği – Çingene, Makedon, Sırp, Sloven ve daha fazlası – beni derinden etkilemeye başladı. Müzikal çeşitliliği anlama tutkum, kendimi tek bir türle sınırlamamı imkânsız kıldı. Zamanla, düzensiz ritimlerle doğal bir uyumum olduğunu fark ettim ve bu beni inanılmaz şekilde motive etti. Bu ritimleri caz odaklı tarzıma entegre etmek içgüdüsel ve heyecan verici bir birleşim yarattı. En ilginç olan ise bu türler arası yaklaşımın dinleyiciler tarafından büyük bir içtenlikle benimsenmesiydi. Sanırım bu müzikal açıklık, hem icracılara hem de dinleyicilere son derece samimi, hatta neredeyse tüyler ürpertici bir deneyim yaşatıyor – sanki müzik, en saf haliyle türlerin ötesine geçerek doğrudan ruha konuşuyor.
25 yılı aşan kariyerinizde 200’den fazla bestede imzanız var. Tiyatro ve dans prodüksiyonu için de 20’den fazla müzik… Sahne sanatları için beste yapmak, stüdyo albümleri için beste yapmaktan farklı mı?
Vasko Atanasovski: Tiyatro için beste yapmak bambaşka bir yaratıcı yolculuk. Solo ya da stüdyo çalışmalarından farklı olarak, burada başka bir sanatçının vizyonunu yorumlayıp desteklerken kendi sanatsal kimliğimi de korumam gerekiyor. Bu denge – uyum sağlamak ile bağımsız kalmak arasındaki o ince çizgi – beni yeni yönlere itiyor, farklı yaklaşımları denemeye ve sürekli öğrenmeye teşvik ediyor. İşin özü iş birliğinde yatıyor; bireysel egoları aşan ortak bir sanatsal bağlılık gerekiyor. Son dönemde gerçekten heyecan verici müzikal keşifler yaşadım. Örneğin Üsküp’teki bir tiyatro için çalışırken, ünlü bir Sloven şairin şiirini Makedoncaya çevirip müzikle sahneye taşıdım. Ortaya, adeta bir “hit şarkı” gibi etki yaratan bir parça çıktı – doğrudan Trans-Balkan müzikal anlatımımdan doğan bir eser. Benzer bir deneyimi başka bir tiyatro projesinde yaşıyorum; bu kez yönetmen, benden bir opera müziği bestelememi istedi. Bu da benim için son derece sıra dışı ve dönüştürücü bir meydan okuma oldu.
Kendi orkestralarınız ve topluluklarınızın dışında, Tommy Emmanuel, Marc Ribot ve Hindi Zahra gibi farklı türlerden sanatçılarla da iş birliğiniz var. Bu ortaklıkların size yansıması ne oldu?
Vasko Atanasovski: Evet, çok yetenekli, özel ve bazıları dünya çapında tanınan sanatçılarla tanışma ve çalışma şansım oldu. Bu fırsatların hepsine büyük bir saygı ve alçakgönüllülükle yaklaştım. Her biri bana hem müzik hakkında hem de bugünün dünyasında müzisyen olmanın ne anlama geldiği üzerine yeni bakış açıları sundu. Bu deneyimlerin her biri bana yeni dünyaların kapısını açtı ve bunun için gerçekten minnettarım. Bence bir sanatçının kendi kutusuna hapsolmadan, yeni ve farklı alanlar yaratması, keşfetmesi ve öğrenmeye açık olması çok önemli. Çünkü tam da bu alanlar, sanatçının üretimini besleyen, ona yön veren ilham kaynakları olabilir.
Pek çok ülke ve kültürel ortamda sahne aldınız. Sizi özellikle etkileyen bir ülke oldu mu?
Vasko Atanasovski: Hem bir müzisyen olarak hem bir insan olarak fazlasıyla etkiledi. Her biri merakımı diri tuttu; her bir müzik mirası bana yeni bir meydan okuma sundu: bazen karmaşık ritimleriyle, bazen taşıdığı duygu atmosferiyle… Özellikle Çin, beni çok etkileyen bir deneyimdi. Orada, ifadesi güçlü bir renk ve yaratıcılık barındıran bir kültürle karşılaştım. Gerçekten ilham vericiydi.
“Müzik, ruha giden en doğrudan yoldur” ifadenizin arkasındaki felsefeyi biraz daha açar mısınız? Bu doğaçlamayla disiplini nasıl dengelediğinizi de yansıtıyor mu?
Vasko Atanasovski: Evet, bu paradoksal bakış açısını, doğaçlama ile disiplin arasındaki denge üzerinden anlamak mümkün. Müzik, kendini çelişkilere kaptırmayan bir alan olduğu için sınırsız olanaklar barındırıyor. Hem soyut bir şekilde var olabiliyor – bu da onu evrensel bir dile dönüştürüyor – hem de öyle bir açıklıkla karşımıza çıkabiliyor ki, içimizdeki en derin duyguları ortaya çıkarıyor. Kalbi genellikle en açık organımız gibi düşünürüz; ama aynı zamanda en kırılgan olanıdır – kat kat korunur, bazen donmuş bile olabilir. Müzik, bu katmanları aşma gücüne sahip. Kelimelerin çoğu zaman ulaşamadığı yerlere erişebiliyor. İşte bu sebepten, müzik gerçekten de ruha giden en doğrudan yol!
Müzikal kimliğiniz caz, halk müziği ve klasik geleneklerin çok katmanlı bir birleşiminden oluşuyor. Tek bir türe ait olmaktan kaçınıyor musunuz? Bir müzisyeni türlerle etiketlemek özgürlüğünü etkiler mi?
Bazı müzisyenler, net sınırlarla tanımlanmış bir tür içinde üretmekten beslenir. Bu sınırlar onlara bir yapı, bir yön ve sanatsal bir kimlik hissi verir. O çerçevede hem ilham hem de özgürlük bulurlar. Ama ben hiçbir zaman öyle çalışamadım. Merakım fazla geniş, ilgilerim fazla çeşitli ve sürekli yeni olasılıklara çekiliyorum – kendimi tek bir müzikal alana sıkıştıramam. Ciddi-klasik müzik yapıyorum, ama aynı zamanda etnik, rock ve cazla iç içe çalışıyorum; türler ötesi (transgenre) bir yaklaşımı benimsedim ama bu, kabullenmesi zaman alan bir yoldu. Yıllar boyunca hiçbir türe ait hissedememekle mücadele ettim; sık sık kendimi bir yere ait olmaya zorladım. Artık şunu kabul ettim: Ben her yere aitim. Ruhum kategorilere karşı direniyor – akademik sınırlamalarda kendini rahat ya da güvende hissetmiyor. Bunun yerine müziği keşif, bağlantı ve sınırsız ifade alanı olarak görmeyi tercih ediyorum.
Son yıllarda teknoloji müzik endüstrisini dönüştürdü ve sanatçıların üretme ve eserlerini sunma biçimleri de bu değişimden etkilendi. Bu dönüşüm, müzikte özgün anlatım arayışını nasıl etkiledi?
Vasko Atanasovski: Bence hâlâ en önemli şey özgün fikrin kendisi. Çünkü o yoksa, hiçbir teknoloji bize yardımcı olamaz. Dijital dünya müziğe daha demokratik bir erişim sundu; çeşitli araçlar sayesinde müzik üretimi ve dağıtımı kolaylaştı. Ama yine de bu olanakları nasıl kullandığımızı bilmek, onları akıllıca değerlendirmek çok önemli. Aksi takdirde teknoloji, bizi özgünlük ve sahicilik arayışımızdan uzaklaştırabilir; tutkuyu klişeye, yaratıcı ruhu tembelliğe dönüştürebilir.
Transbalkanika gibi projelerinizde dört farklı ülkeden müzisyenlerle bir topluluk oluşturdunuz. Bu tür kolektif çalışmalar ne gibi avantajlar sunuyor? Uyumu nasıl yakalıyorsunuz?
Gerçekten şanslıyım ki yalnızca olağanüstü yetenekli değil, aynı zamanda harika ekip ruhuna sahip müzisyenlerle çalışıyorum. Kariyerimin belli bir noktasında, yaratım sürecine neşe katan sanatçılarla bir arada olmayı bilinçli olarak seçtim – zorlama ve gergin profesyonel ilişkilerden çok, samimi bir bağ kurmayı öncelik haline getirdim. Yaratıcı insanlar olarak her düzeyde bir rezonans içinde olmalıyız ki ortak çalışmamız doğal biçimde gelişebilsin. Bu konserde Transbalkanika’yı temsil edecek toplulukta dört Balkan ülkesinden müzisyenler yer alıyor; her biri kendi müzikal mirasının derinliğini ve zenginliğini beraberinde getiriyor. Sahnedeki yoğun ve sahici performans sayesinde dinleyici, Balkan müzik geleneğinin kuşaklar boyu taşıdığı enerjiyi – ama aynı zamanda taptaze bir ruhla buluşan halini – bizzat deneyimleyecek.
Geçmiş konserlerinizden özellikle unutamadığınız bir anınızı merak ediyorum.
Vasko Atanasovski: Tek bir anı seçmek zor, çünkü her konser yeni bir deneyim getiriyor ve her biri bende ayrı bir iz bırakıyor. Ama Çekya’daki son turnemden kalan bir cümle hep aklımda. Efsanevi Fred Wesley, arabasına binmeden hemen önce bana döndü ve performansımı sadece iki kelimeyle özetledi: “Fresh jazz.” (Taze caz.) O söz, içimde uzun süre yankılandı.
Müzikal vizyonunuzu şekillendiren en önemli ilham kaynakları neler oldu? Bu konuda genç müzisyenlere ne önerirsiniz?
Vasko Atanasovski: Bence yaratımın ve sanatsal vizyonun en önemli iki kaynağı: dünyaya karşı duyulan merak ve harekettir. Hareket olmadan dünya durur. Bu yüzden genç sanatçılara ve müzisyenlere önerim şu olur: Asla, ama asla durmayın. Zor zamanlarda bile ilerlemeye devam edin. Karanlıkta bile umudun ışığını kaybetmeyin. Merak duygunuzu hiç yitirmeyin. Ve ne yapıyorsanız, tüm benliğinizi katarak yapın. O üretkenlik – içinizdeki her şeyle beslediğiniz o hareket – hiç durmasın.
Teşekkür ederiz, konserinizde buluşmak üzere…
Vasko Atanasovski: Sohbet için çok teşekkür ederim. Gerçekten büyük bir keyifti.
Vasko Atanasovski’yi dinlemek isterseniz konserle ilgili detaylı bilgiye CRR Konser Salonu web sitesinden ulaşabilirsiniz.
Kapak Fotoğrafı: Sanatçı Arşivi
İlginizi çekebilir: Esma Esra Hamurcu’dan Rembetiko

Sümeyra Gümrah 










Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!