Filmekimi başladı! Şanslıyım ki bu yıl en merak ettiğim filmlerinden biri olan We the Animals / Biz Hayvanlar’ı festivalin ikinci gününde izleme fırsatım oldu.

we the animals

ABD’nin “bardağın boş tarafı” kısmına hoş geldiniz. We the Animals, ABD’nin kirli yüzünden bir kesit sunuyor biz: Jonah, işçi sınıfından bir ailenin en küçük çocuğu. İki abisi ve anne-babasıyla beş kişilik bir aileler. Evlilikleri inişli çıkışlı olan ebeveynlerin bu durumuna karşı üç kardeş üçüz gibi birbirlerine sahip çıkıyor, tutunuyor.

we the animals

İçerisindeki kuir hava ile 2017 yılının Oscar ödüllü filmi Moonlight‘ı hatırlatan We the Animals, bir yandan abilerinden ve ailesinden farklı olduğunu anlayan bir ‘çirkin ördek yavrusunun’, bir yandan da çocuk sahibi olup da ebeveyn olmasını bilmeyen bir anne babanın hikayesi. Geceleri evin geçimini sağlamak için mesaide çalışan, gündüzleri yorgunluktan onlarla ilgilenecek vakti kalmayan, kendi iç çekişmeleri ve kavgalarının arasında çocuklarının helak olmasını umursamayan bir anne-babaya sahip Jonah. We the Animals‘ta ebeveynlerinin çatışmalı ilişkilerinin gölgesinde üç Porto Rikolu çocuğun travma dolu yaşamını Jonah’ın gözünden izliyoruz.

Abilerinin aksine annesine daha düşkün olan Jonah, annesinin de gözdesi bir nevi. Ancak eşiyle ciddi sorunlar yaşayan annenin bir noktada Jonah’a karşı hastalıklı bir sevgi beslediğini görüyoruz. Annesi tarafından çok sevildiği için abilerinden farklı olduğunu düşünen Jonah’ın, bir süre sonra erkeklerin dünyasında kendini bir yabancı gibi görmeye başladığını görüyoruz. Komşu oğlunun izlettiği porno, Jonah üzerinde epey kötü bir etki bırakıyor. Abilerinin izlediklerini görüşü ve kendisinin izlediklerinden çıkardığı anlam Jonah’ın diğerlerinden farklı olduğunu anladığı ilk an oluyor. Ve ardından komşu oğluna karşı hissettikleri… O boğulma hissiyle özdeşleştirdiği ilk aşk, Jonah’ın eşcinselliğini kabul ettiği anlar oluyor.

we the animals

Filmi iki ayrı bölüm olarak düşünmek gerekiyor: İlk yarısı yaz; birbirleriyle geçinmekte zorlanan anne-baba, birbirinden hiç ayrılmayan siyam üçüzü gibi dolaşan üç çocuk izliyoruz. Yüzme bilmeyen Jonah’a babasının yüzme öğretme tekniği yüzünden, annesiyle babasının şiddetli kavgasıyla aile büyük bir krize giriyor. Baba evden gidiyor, anne hayatla bağlantısını kesiyor, çocuklar kendi başına yaşamaya çalışıyor. Kısa bir süre sonra eve pişman dönen baba, ailesine karşı pişman ve onlara sarılmış bir şekilde dönüyor. Kısa süreli bir aile olma hissi, aile saadeti yaşanıyor. Filmin ikinci yarısında ise film bambaşka bir noktaya ulaşıyor. Kış geliyor dünyaya. Büyüyen iki abiyle birlikte, ailenin çehresi de değişiyor. Jonah kendini içine doğduğu aileye yabancı hissetmeye başlıyor. Bu yabancılaşmanın beraberinde film daha karanlık bir atmosfere bürünüyor, tam kışa yakışır biçimde.

Filmi sadece cinsel kimliğini bulmaya çalışan bir çocuğun hikayesi olarak adlandırmak biraz haksızlık olur gibi geliyor bana. Jonah, yaşadığı aileyi, yaşadığı hayatı sürekli gözlemleyen bir çocuk. Her olay onda diğerlerinden farklı bir izlenim bırakıyor. Özellikle abilerinin artık ergenliğe adım attığı bölümde, Jonah abilerinden tamamen farklı olduğunu fark ediyor. İşte bu noktada filmin daha fazlası olduğu ortaya çıkıyor. We the Animals, bir çocuğun hayatta kim olmak istediğini, nasıl bir insan olmak istediğini arayışı. Cinsel kimliği de bu arayışın sadece bir parçası.

we the animals

Justin Torres‘in aynı isimli yarı-otobiyografik romanından uyarlanan We the AnimalsJeremiah Zagar‘ın ilk uzun metrajlı filmi. Yıllarca belgeseller çeken yönetmen, ilk kurmaca filminde başarılı bir iş çıkarmış ortaya. Filmle ilgili en sevdiğim nokta, tüm filmin tamamen çocuğun gözünden anlatılması oldu. Anne ve babanın her hareketinin çocuklarında nasıl bir iz bıraktığının Jonah’ın çizimleriyle anlatılması da bir başka güzel detaydı. Filmin başından sonuna kadar hakim olan o gergin hava, çizimlerin animasyona dönüşmesiyle sizi biraz daha rahatsız ediyor.

Filmin türü her ne kadar dram olsa da, açıkçası beni bir gerilim filmi kadar gerdi. Bu tarz bir gerginliği yine The Florida Project‘te yaşamıştım. Filmin başından sonuna kadar o minik kızın başına kötü bir olay gelecek diye gerim gerim gerilmiştim. We the Animals‘da da aynı gerginliği yaşadım. Depresif anne ve sorumsuz babayla baş başa kalan üç çocuğun başına bir istismar olayı gelecek diye tüm filmi diken üstünde izledim. Filmin bu açıdan kocaman bir boşlukla bırakıldığını da söylemem lazım. Filmin beni bu denli germesinin tek iyi yanı, yönetmenin ve oyuncuların nasıl iyi bir iş çıkardığının kanıtı olması oldu.

Sundance Film Festivali’nde Yenilikçilik Ödülü‘nü alan We the Animals, Filmekimi’nin kaçırılmaması gereken filmlerden biri.

IMDb Puanı: 7.2 /10

İlginizi çekebilir: Ceyeka’dan “Oscar’a Doğru Bir Büyüme Hikayesi: Moonlight

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN