Bir film düşünün ki içinde kendinizi yerine koyabileceğiniz bir rol bulamasanız bile cinsiyet, cinsel yönelim, aşk, aile ve arkadaşlık üzerine söyledikleriyle size dokunmayı başarabilen… İşte Xavier Dolan’ın yönettiği üçüncü ve son filmi böyle bir etki yarattı bende. İster amacınız sadece sinemanın büyüleyiciliğine şahit olmak olsun ister önyargılarınızı yıkmaya çalışmak olsun kesinlikle izlenecek filmler listenize eklemeniz gereken bir film Laurence Anyways.

Kanadalı genç yönetmen Xavier Dolan yönettiği ilk iki filmiJ’ai tué ma mère” (Annemi Öldürdüm) ve “Les amours imaginaires” (Hayali Aşklar)  ile beni kendine hayran bırakmıştı. İki filmi de defalarca DVD’den izlemiş olsam da sinemada izleyememiş olmak hep içimde kalmıştır. Bu yüzden “Laurence Anyways“in !f 2013′te gösterileceğini duymanın beni ne kadar heyecanlandırdığını tahmin edebilirsiniz. Festival takvimi açıklandığı an yaptığım ilk iş filmi kaçırılması en risksiz, en güvenli yere koymak oldu. 23 Şubat 2013 Cumartesi günü filmi izleyip salondan beklediğini almış, tatmin olmuş bir şekilde çıktım.

Film genel olarak 30′lu yaşlarının ortasında kadın olmaya karar veren Laurence ve onun birlikte yaşadığı sevgilisi Fred’in 10 yıllık sürecini anlatıyor. Her konuda açık bir insan olduğumu düşünsem de maalesef belli bir miktar -yok etmeye çalıştığım- bir transfobim olduğunu itiraf etmeliyim. İşte tam da bu nedenden dolayı transeksüelliği Xavier Dolan’ın gözünden – kamerasından – izleyecek olmak beni daha da heyecanlandırmıştı. Ve filmin ilk sahnesinden itibaren hep transeksüelin üzerinde olan gözler bu sefer transfobinin üzerine dönüyor.

Filmin başlarında edebiyat profesörü Laurence ve yönetmen yardımcısı Fred’i birlikte yaşayan, tutkulu, aşık bir heteroseksüel çift olarak izliyoruz. Herhangi basit bir ilişki değil anlatılan. Birbirlerini sevdiklerini söyledikleri sevgi sözcüklerinden değil bedenlerine yazdıkları şiirlerden, birbirlerine bağlılıklarını zevklerini azaltan şeylerin listesini yapmalarından anlıyoruz. Başından sonuna izlediğimiz sadece bir kadın – erkek ilişkisi değil, neredeyse cinsiyet rollerinden sıyrılabilmiş bir ilişki.

Çoğu transeksüel klişesinin aksine karakter maskülen bir görünüme sahip. Laurence’in içindeki kadını bazı küçük hareketleri dışında fark etmek mümkün değil. Bir gün Laurence, Fred’e yaşadığı, doğduğu bedene ait hissetmediğini söyler. Bu kırılma noktasının ilişkinin sonu olduğunu düşünüyorsunuz. Ama aslında filmin afişindeki soru tam da bu noktada cevaplanmaya başlıyor.”Will the woman he wants love the woman he wants to be?” (İstediği kadın, onun olmak istediği kadını sevebilecek mi?)

Sevdiğin bedenin aslında o bedenden nefret eden birine ait olması… Aslında sevdiğinin o beden değil, o bedenin sahibi olması… Aşkın cinsiyetle, aileyle, çevreyle ve başka birçok faktörle sorgulanışını izliyoruz. Anlamaya çalıştığımız ve anlatılan kesinlikle sadece transeksüellik değil. Belki de tam bu nedenle filmin içinde kendinize biçebileceğiniz bir rol bulamasanız bile kendi aşk, aile, ilişki kavramlarınız üzerinde düşünmeye fırsat bulabiliyorsunuz

Film cinsiyet ve cinsel yönelim hakkında çok şey söylerken çoğu filmin aksine bunu sadece seks üzerinden yapmıyor. Erkek bedenine hapsolduğunu hisseden bir kadın trans bireyin başka bir kadına aşkını izliyoruz. Genel kanının aksine bütün transeksüellerin heteroseksüel trans bireyler olmadığını görüyoruz. Bir kadının erkek olmak istemesiyle erkeklerle ve/veya kadınlarla birlikte olmak istemesinin farklı şeyler olduğunu görüyoruz.

Xavier Dolan diğer filmlerindeki müzikle yaptığı anlatımın dozunu biraz daha arttırıyor. Harika müziklerle birleştirdiği estetik görüntüler tamamen kendine has şiirsel bir dille anlatıyor hikayeyi. Bunu bu sefer birkaç kez tekrarladığı bir teknik olarak kullanmamış, filmin geneli bu şekilde çekilmiş. Kimi için bir zaman sonra filmin sıkıcılaşmasına neden olsa da benim için gözümü bir saniye bile kapatmak istemediğim büyüleyici bir görsel şölendi.  Özellikle böyle bir hikaye için çok başarılı bir anlatım tekniği olduğunu düşünüyorum. Bir transeksüelin ve onun aşığının yaşadıklarını empatiyle hissedemeyebilirsiniz ama sahnenin verdiği yoğun duygudan yola çıkabilirsiniz. Bu nedenle Xavier Dolan’ın en olgun filmi olduğunu düşünüyorum Laurence Anyways’in.

Diğer çektiği filmlerin aksine Xavier Dolan bu sefer oyuncu olarak Laurence Anyways’de yer almıyor. Ben şahsen kendisinin yönetmenlikte olduğu kadar oyunculukta da başarılı olduğunu düşünüyorum. Zaten kendisi de neredeyse bütün röportajlarında oyunculuk kariyerinin kendisi için en az yönetmenlik  kadar önemli olduğunu belirtmiş. Filmde Laurence karakterini oynayan Melvil Poupaud  ve Fred’i oynayan daha önce Xavier Dolan’ın J’ai tué ma mère (Annemi Öldürdüm)’inde izlediğimiz Suzanne Clément muhteşem performanslar sergiliyorlar. Özellikle Suzanne Clément’in çıkış yaptığı brunch sahnesi inanılmaz.

Filmin birkaç sahnesinde Laurence karakteriyle kelebek figürü arasında bir bağ kuruluyor. Düşününce gerçekten güçlü, korunaklı, güvenli kabuğundan çıktığında narin ve kırılgan olan kelebeğin trans bireyleri anlatabilecek iyi bir metafor olduğunu düşünüyorum. Film benim önyargılarımı ve transfobimi biraz daha yenmeme yardımcı oldu. Umarım bir gün kimsenin haksız ve acımasızca yargılanmadığı, herkesin özgürce yaşayabildiği bir dünyamız olur.

Laurence Anyways’in vizyona girip girmeyeceği konusunda henüz bir bilgi yok. Ama DVD’si çıktığında alıp izlemenizi tavsiye ediyorum. İnanın boşa geçirilmiş bir üç saat olmayacak.

Görseller: http://www.xavier-dolan.com/, http://www.laurenceanyways.ca/

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

  1. Yazını 2 kez okudum ve belirtmeliyim ki çok doğru noktalara parmak basmışsın. Özellikle kelebek metaforu…Bir de, bir sahnede tırnaklarına ataç geçiriyor muhtemelen o da uzun kadın tırnaklarını temsil ediyor.

    Xavier Dolan ve Melvil Poupaud hayranı biri olarak bu filmi her halükarda beğeneceğimi seziyordum ama bu kadar etkileneceğimi sanmıyordum! Senaryodaki kopukluklara rağmen bir saniye bile sıkılmadım. Dolan’ın diğer 2 filminde de önem verdiği müzikle beraber akan sahneler (tam bir görsel şölendi), kostümler, karakterlerin bu kadar iyi olması beni cidden etkiledi.

    Filmin trans filminden çok “aşk filmi” ve dönüşüm hikayesi olduğunu gördüm. Mesaj kaygılarından sıyrılmış, ezber bozan diyaloglarıyla empati kurma sınırlarımı zorlayan bir film oldu.

  2. Sevindim beğenmene yazıyı. :) Benim de kesinlikle filmi bu kadar beğenmemi sağlayan etkenlerden biri dediğin gibi mesaj kaygısıyla çekilmemiş olması. Transfobi hakkında konuşuyor ama ilişkinin içerisinden çıkmadan konuşuyor. Görüntüler öyle güzellerdi ki cidden seneryo kopukluğu dikkatimi çekmedi. Bundan sonra gerçekten Xavier Dolan ne çekse izleyip beğenirim moduna geldim. Bakalım sırada “Tom à la ferme” var.

  3. Nefis yorumlamissin ! Bu noktada hemen “orange is the new black” Sophia Burset sahneleri geldi gozume ,aklima.. Filmi de hafta sonu izleyecegim.. ;)

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?