Her fırsatını bulduğumuzda kendimize keşif rotaları yaratmayı seven theMagger ailesi olarak bayramın gelişi de tabii ki yeni seyahat planları için ideal bir zaman bizim için. Bayram bahanesi olsun dedik ve sosyal medyamızda takipçilerimize bayramda nereye gitmeyi planladıklarını sorduk. Anketimizin sonuçları bizi ilhamla doldurdu, valizleri yapıp bir an önce yola çıkma isteğimizi arttırdı. İşte sizlerden aldığımız ilhamla derlediğimiz, Puglia’dan Rodos’a Londra’dan Berlin’e bayram rotaları…

Puglia, İtalya

Fotoğraf: Giulia Gasperini

Puglia, İtalya’nın güneydoğusundaki üç tarafı Akdenizle çevrili bölgesi, buraya “çizmenin topuğu” yakıştırması yapıldığını da çokça duymuşsunuzdur. Güneşin kavurduğu Puglia kasabalarının her birine aşık olacaksınız. Noel Baba’nın kemiklerinin bulunduğu bazilika nedeniyle kutsal sayılan, büyük liman şehri Bari‘ye ya da Ferzan Özpetek filmlerinden hatırlayacağınız Lecce‘nin sapsarı sokaklarına da öyle… Puglia’da mutlaka uğramanız gereken o birbirinden eşsiz kasabalar arasında trullo denilen, konik kireçtaşı çatılarıyla UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girmiş Alberobello, bembeyaz evleri ve Akdeniz’e tepeden bakan meydan ve sokaklarıyla Ostuni ve sarp kayalıklara dalgaların vurduğu Polignano a Mare. Puglia’ya uğramışken İtalyan mutfağından da nasibinizi almadan dönmemelisiniz tabii ki: İtalyan mutfağının bu bölgeye özgü lezzetleri arasında etli ya da kaparili olarak hazırlanan makarna çeşidi orecchiette, başta polipetti (bebek ahtapot) olmak üzere deniz mahsülleri, taralli adlı gevrekler ve taş fırında yapılan zeytinyağlı çıtır ekmek frisella sayılabilir.

 

Bologna, İtalya

Fotoğraf: Bogdan Dada

Bologna, İtalya’nın Emilia Romagna bölgesinin merkezi olmakla kalmayan, konumu da merkezî olan büyük bir şehir. Roma İmparatorluğu dönemi öncesinde uzun yıllar Etrüsk uygarlığına ev sahipliği yapmış olan Bologna’da 1088 yılında kurulan Bologna Üniversitesi dünyanın en eski üniversitesi olarak biliniyor. Bu bilge şehre “Kırmızı Şehir” de deniyor çünkü sizin de şehrin ortasında yükselen Torre di Asinelli‘nin yüzlerce merdivenini tırmanarak tadını çıkarabileceğiniz o manzarada fark edebileceğiniz gibi şehir kırmızı tuğlalı ve kırmızı kiremitli binalarıyla özdeşleşmiş durumda. Bologna’da bulunan, revaklı cepheleriyle dikkat çeken tarihi binaları, üniversiteyi, Etrüsk ve Roma tarihine adanmış müzeleri, geniş meydanları ve görkemli kiliseleri çoktan görülecekler listenize eklemiş olabilirsiniz. Bologna Modern Sanat Müzesi, kısa adıyla MAMbo‘yu da es geçmemenizi öneririz; 1915’te inşa edilmiş eski bir fırından dönüştürülen bu bina, bugün sinematek, atölye alanı ve müzesiyle büyük bir kültür merkezi işlevi görüyor ve müze koleksiyonunda birçok çağdaş İtalyan sanatçının eserleri yer alıyor. Bologna’da makarnanızı (tercihen tagliatelle) adını şehirden alan bolonez sosla yemeyi, Bologna ve Parma’nın meşhur prosciutto ve salamlarını tatmayı ve eve dönmeden biraz parmiggiano reggiano peyniri almayı unutmayın.

 

Belgrad, Sırbistan

Fotoğraf: Sezen, theMagger

Yugoslavya’nın başkenti oluşundan Sırbistan’ın başkenti oluşuna Balkanlar politikasını ve yakın tarihi şekillendiren birçok önemli olaya ve döneme tanıklık etmiş Belgrad, son yıllarda en çok tercih edilen destinasyonlardan biri. Bunda vizesiz seyahat edilebilmesi kadar hareketli gece hayatının, Avrupa’nın en yeşil başkentlerinden biri oluşunun, hip mahallelerinin ve kültürel zenginliğinin de etkisi var tabii ki. Aradığınız ister dans pisti, ister romantik bir akşam yemeği, ister bir rakı rakija sofrası olsun, şehrin en hareketli sokaklarından Skandarlija‘da mutlu olacaksınız. Graffitiler ve duvar resimleriyle dolu sokaklarda kaybolarak, kolektif etkinlik alanı Mikser House ve tasarım mağazaları, butiklerle dolu Belgrade Design District‘e uğrayarak ya da şehrin en hip, en yeni kahvecilerini bulacağınız Dorcol‘de soluklanarak şehrin değişen, gençleşen yüzüne tanık olabilirsiniz.

 

Tallinn, Estonya / Riga, Letonya

Fotoğraf: Ruslan Valeev

Baltık ülkelerinin iki başkenti, Tallinn ve Riga hem kültürel kimlikleriyle hem ortaçağ esintili mimarileriyle hem de birer günde tüketilebilecek boyutlarıyla çoğunlukla bir arada seyahat planlarına dahil ediliyor. (Bu rotaya Tallinn’in hemen karşı kıyısındaki, Finlandiya’nın başkenti Helsinki’yi dahil etmek de mümkün.) İki kuleli Viru Kapısı‘ndan girerek ulaşacağınız Tallinn’de yemyeşil tepelerden şehrin kendisini, hatta uzaklarda yükselen Helsinki’yi izlemeniz mümkün; bunun için Kohtuotsa Seyir TerasıPatkuli Seyir Terası‘nı ya da Tallinn TV Kulesi‘nin cam tabanlı platformunu deneyebilirsiniz. Şehirde aynı zamanda dünyanın en eski eczanelerinden biri olan Town Hall Pharmacy, Estonya’nın en büyük müzesi olan Kumu Sanat Müzesi ve eski bir endüstriyel kompleksten kolektif bir yaratıcı alana dönüştürülen Telliskivi Loomelinnak gibi kaçırılmaması gereken duraklar var. Riga’da ise bir zamanlar zeplin hangarı olan geniş bina, bugünlerde ise yerel lezzetleri ve ürünleri tadabileceğiniz bir pazar yeri olarak kulanılan Rigas Centraltirgus, tepesindeki iki kedi heykeliyle Kedili Ev ve gümüş heykellerden mücevherlere gümüşe dair her şeyi bulabileceğiniz Live Silver Museum görmeniz gerekenler arasında. Estonya ve Letonya’da Baltık mutfağının derinlerine inmeyi, bol bol çorba, sarımsak, et yemekleri ve çikolata tüketmeyi unutmayın.

 

Rodos, Yunanistan

Fotoğraf: Serhat Beyazkaya

Rodos‘u tarif etmenin en iyi yollarından biri “ortaçağ kenti” demek olacaktır; hatta adaya gerçekten “Şövalyeler Adası” da denmekte. Ege Denizi’nin ve Yunan Adaları’nın en büyük adalarından biri olan Rodos, Avrupa’nın Yunan, Roma, Bizans ve Osmanlı gibi birçok tarihi döneminde stratejik bir ada olmuş. Rodos’un görkemli surları içindeki eski şehrin sokaklarında gezdiğinizde ve tabii Rodos Kalesi‘ni ziyaret ettiğinizde bu şehrin tüm bu uygarlıklara rağmen neden hâlâ ortaçağ referanslarıyla anıldığını anlayacaksınız. Kiliseleri, camileri, işlek limanı, kahvehaneleri ve tavernaları bir yana, adanın dört bir yanındaki onlarca plajda kendinizi ilkbahar ve sonbahar aylarında dahi Ege’nin serin sularına bırakabilirsiniz. Adanın doğusunda Ege kıyılarının en güzel manzaralı antik kentlerinden Lindos‘u, adanın en kuzey noktasında ise art deco stilindeki şirin mimarisiyle Rodos Akvaryumu‘nu bulacaksınız.

 

Londra, İngiltere

Fotoğraf: Ming Jun Tan

Yüzyıllarca “Güneşin Batmadığı İmparatorluğa” başkentlik yapmış, bugünlerde ise Brexit kriziyle uğraşan Londra, krallar ve kraliçeler kadar Sherlock Holmes’ten Harry Potter’a birçok kahramanla da özdeşleşmiş bir şehir. Her rehberde bulacağınız öneriler, dünyaca ünlü müzeler, hit müzikaller ya da en turistik lokasyonlar dışında bir tavsiyede bulunmak için şehrin biraz dışına çıkmanız gerekiyor:  Örneğin yeşillikler içindeki, kanal kıyısında yürüyüşler ve lezzetli burgerler vadeden Hackney Wick‘e, punk-rock pub’lar ve bağımsız sinemaların kapısından girebileceğiniz, İngiliz tarihinin ünlü isimlerinin mezarları arasında dolaşabileceğiniz Kensal Rise‘a ya da Walthamstow‘daki sanatçı pazarlarına – özellikle de neon tabelalara adanmış God’s Own Junkyard‘a uğramanız. Sherlock Holmes ve Harry Potter demişken; Baker Street‘te dedektife adanmış The Sherlock Holmes Museum‘un, King’s Cross tren istasyonunda ise The Harry Potter Shop at Platform 9 3/4 adlı dev bir Harry Potter mağazasının olduğunu söylemeye gerek yok herhalde.

İlginizi çekebilir: Ece Yazıcı’dan Londra’nın Sağlıklı ve Lezzetli Durakları

 

Amsterdam, Hollanda

Fotoğraf: Joel de Vriend

Amsterdam, kanalların, bisikletlerin ve lalelerin şehri ve Avrupa’nın en çok turist çeken noktalarından biri olmasında birçok unsurun etkisi var. Bunlardan biri zevkli, yenilikçi ve cool mekanlarla dolu mahalleleri; örneğin Jordaan ve Haarlemmstraat. Bu iki mahallede tasarım mağazaları, butikler, kahveciler ve farklı konseptlerdeki lezzet dolu kafe ve restoranları bulacaksınız. Vondelpark‘ın çimenlerinde uzanıp gökyüzünü izledikten ve keyifli bir yürüyüşün ardından şehrin batısına doğru yürüyüp Foodhallen‘de bulacağınız onlarca standda, farklı dünya mutfaklarından lezzetler deneyebilirsiniz. Seyahatinizin kültür kısmı içinse Museumplein‘deki büyük müzelerden birini ya da birkaçının zaten listenizde olduğunu varsayıyoruz; bir diğer öneri, şehrin kısacık bir feribot yolculuğuyla ulaşacağınız kuzey kısmındaki, film gösterimlerinin yanında sinemaya adanmış kapsamlı sergileriyle ve çarpıcı mimarisiyle de dikkat çeken Eye Filmmuseum.

 

Berlin, Almanya

Fotoğraf: Anastasia Dulgier

Tarihi boyunca başta II. Dünya Savaşı ve Doğu Almanya dönemlerinin yol açtıkları olmak üzere birçok acıya fon oluşturmuş, bugünse sadece Avrupa’nın değil tüm dünyanın en kozmopolit, en eğlenceli, en hareketli kentlerinden birine dönüşmüş olan Berlin... Berlin’de kültür ve sanat için Mitte‘de, en yeni mekanlar için Kreuzberg‘de, modern mimari için Potsdamer Platz ve çevresinde dolaşmanız gerektiğini biliyorsunuzdur. Şehrin gizli kalmış mekanları için daha sakin bir mahalle olan Prenzlauerberg‘i ya da Berlin Duvarı kalıntılarının ardındaki sokakları kaplayan Friedrichshain‘i de ziyaret etmelisiniz. Mitte’deki galerilerin ve sanat alanlarının tümünü gezmeye vaktiniz olmadığını düşünüyorsanız KW Institute ve me Collectors Room‘u es geçmemenizi, bu uyumayan şehirde gündüzleri olduğu kadar geceleri de vakit geçirmenizi ve özellikle Vietnam ve Türk mutfaklarını bir de Berlin’de denemenizi öneriyoruz.

 

New York, ABD

Fotoğraf: Freddie Marriage

Hiç kimsenin kendini yabancı hissetmediği, çünkü kimsenin yerlisi olmadığı şehir. Hiç uyumayan, dünyanın dört bir yanından insanların hayallerini gerçekleştirmek için geldiği New York City‘i keşfetmek artık Manhattan’la sınırlı değil. Hatta bundan on yıl önce pek kimsenin adını bile duymadığı Williamsburg, artık Brooklyn’in en pahalı ve en kalabalık mahallelerinden biri. Peki sürekli büyüyen, değişen bu dopdolu şehirde, Times Square‘in renkli dünyasında kaybolduktan, Central Park‘ta soluklandıktan, MoMA ya da The Met‘te kültür ve sanata doyduktan sonra neler yapabilirsiniz? Brooklyn’de sanatçı ruhlu insanların mahallesi Bushwick‘te sokak sanatının peşinden koşabilir, Red Hook‘un sakin sokaklarından sahile inip Özgürlük Anıtı’nı uzaktan izleyebilir, ucuz ve zevkli mağazaların Polonya kültürüyle buluştuğu Greenpoint‘e dolanabilirsiniz. Governors Island‘da bisiklete binebilirsiniz. Manhattan’sız da olmaz tabii; eski bir metro hattının boylu boyunca bir parka dönüştüğü High Line‘ı bir ucundan diğerine yürüyün, Chelsea Food Market‘ta yemek ya da Whitney Museum of American Art‘ta sanat molası verin.

 

Los Angeles, ABD

Fotoğraf: Adam Berkecz

Hollywood yıldızları, palmiyeler ve sörfle özdeşleşmiş olan Los Angeles, Kaliforniya’nın en güzel şehirlerinden. Yıldızların yaşadığı yerlerin, kaldırımdaki el izlerinin ya da çalıştıkları stüdyoların peşinde değilseniz de Los Angeles’ta yapacak çok şey var. Örneğin Highland Park‘taki plak mağazaları, bağımsız kitapçılar, tasarım mağazaları ve oldukça popüler bowling pistini, bir de gece hayatının son yıllarda yükselişe geçtiği Koreatown‘u listenize kesinlikle ekleyin. Petersen Automotive Museum ve Walt Disney Concert Hall gibi mimari başyapıtları, Chinese Theatre ve Dolby Theatre gibi ünlü sinemaları kaçırmayın, Griffith Gözlemevi‘nden hem şehri hem de yıldızları izleyin. Ve tabii Venice Beach‘te, Long Beach’te, Malibu‘da ve daha fazlasında güneşin, okyanus dalgalarının ve kumsalların tadını çıkarın.

Seyahatiniz nereye olursa olsun, Ferrero Rocher ile bayramınızın ilk durağı hep ailenizin yanı olsun! #entatlıziyaret

banner-imp

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN