Belirli şehirler var, kaç kez gitsem yetmiyor. Her seferinde daha fazla sokağını görmek, yürüyen insanları incelemek, bol bol mekan keşfetmek, daha fazla bit pazarına gitmek istiyorum… İşte, bu şehirlerden biri de Amsterdam. Hava konusunda hiç yüzümü güldürmüş olmamasına rağmen, başka özellikleriyle beni her seferinde kendine aşık etmeyi başarıyor. Çok düzenli olduğu gibi, dünyanın her yerinden “eğlenmeye” gelen turistlerle kaotikleşiyor bu şehir… Ben galiba bunu seviyorum zaten. Hangi sokakta karşınıza ne çıkacağını bilmiyorsunuz ya… İşte bu en güzeli. Kafası güzel bir turist, aşırı düzenli bir hayat yaşayan lokal, terör estiren bisikletli, parkta yoga yapan bir anne, köpeğini gezdiren bir ekspat… Her şeyi olabiliyorsunuz Amsterdam’da. Daha fazla uzatmadan neler yediğimizi ve neler yaptığımızı anlatayım ben en iyisi. Yoksa hayallere dalacağım ve bu yazı yayınlanamayacak :)

Amsterdam’da Kış

Öncelikle kış aylarında Amsterdam’a gideceklere önemli bir uyarı yapayım: Çok kalın giyinin! Hani mont aldım, bot aldım diye kendinizi kandırmayın; termal içlik, 2 kat çorap, eldivenler, kulaklarınızı iyice kapayacak bir bereye de ihtiyacınız olacağını unutmayın. Eğer bol bol gezmek, soğuk havadan minimumda etkilenmek istiyorsanız valizinizi evdeki EN kalın giysilerinizle doldurun. Yoksa ya otelde oturmak zorunda kalırsınız, ya da H&M’e girip kışlık alışveriş yapmak…

Bu arada gitmeden önce Deniz’in theMagger’daki Amsterdam’da Kaybolmanın Yolları adlı yazısını okuyup, hayaller kurmaya başlamıştım. Bu yazıyı sonlandırdıktan sonra siz de mutlaka bu linke göz atın.  

Amsterdam’a 12 sularında vardığımızda aklımızdaki tek düşünce, 3 gün boyunca bu soğukla nasıl başa çıkacağımızdı. Eldivensiz bir şekilde uçaktan inen ve Uber bekleyen gençlerin soğukla imtihanı; evet, ciddi zor bir süreçti. Uber’imizle bir şekilde buluşmanın ardından direk Airbnb’den tuttuğumuz evimize ulaştık ve valizimizdeki TÜM kıyafetleri giyerek sokaklara attık kendimizi.

Foodhallen Amsterdam Mekan Tavsiyeleri

Kanalların etrafında gezip, soğuk ve temiz havadan yüzümüze doğal botoks yaptıktan sonra acıktığımızı hissedip, sevgili komşum Nihan’ın önerdiği De Hallen’a gittik. De Hallen, Amsterdam’ın kuzeybatı bölgesinde konumlanan kocaman, eski bir tramvay deposu. İçerisinde, Filmhallen (sanat kompleksi ve sinema), butik otel, Foodhallen (yeme-içme bölümü) ve genç tasarımcıların ürünlerini sattıkları açık bir alan bulunan De Hallen, Amsterdam’da mutlaka uğranması gereken yerlerinden başında yer alıyor.

Uzun saatlerdir yolda olan ve açlıktan ne yiyeceğimize karar veremeyenler olarak Foodhallen bize cennet gibi geldi. Burgerciden sushiye, istiridyeciden pizzacıya tüm seçenekler var burada. Tatilimizin ilk öğününde, Avrupa seyahatlerimizin vazgeçilmezi olan hamburger ile başlayalım dedik ve onlarca stand arasından The Butcher’ı tercih ettik. Foodhallen’a giderseniz, The Butcher’ın hamburgerini ve kızarmış tatlı patatesini tatmanızı kesinlikle öneririm.

Hamburger’imizi yiyip doyduktan sonra De Hallen’in içerisinde biraz gezindik; orta alanda canlı caz performansı yapan müzisyenleri izlemenin ardından yine açık havaya çıkıp, yine gerçeklerle (soğukla!) yüzleştik :) (Bu arada bir sonraki Amsterdam seyahatimde Filmhallen’da sinemaya gideceğim, kendime söz verdim, vaktiniz olursa siz de yapın. Amsterdam’da böyle hip bir yerde sinemaya gitmek çok keyifli olabilir diye düşünüyorum.)

Moco Museum: Bansky: Laugh Now ve Roy Lichtenstein: Lasting Influence

De Hallen’den sonraki rotamız, Bansky ve Roy Lichtenstein’ın sergilerini gezmek amacıyla ziyaret edeceğimiz Moco Museum’dı. Bansky ‘nin Contemporary İstanbul’daki eserlerini görmek yetmiyordu; sokak çalışmalarını sosyal medyadan ve bloglardan da olsa ÇOK severek takip ettiğim sanatçının birçok eserini aynı yerde görmek, önceden bilmediğim hikayelerini öğrenmek beni oldukça heyecanlandırdı. Sergide 50’ye yakın Bansky çalışmasını inceleyebiliyorsunuz. (Bunun hakkında detaylı bir yazı da yazacağım pek yakında!) 

Kendisini ve yapıtlarını “mümkün olabildiğince yapay” olarak tanımlayan Amerikan Pop sanatçısı Roy Lichtenstein’ın eserlerini görmek de çok güzeldi. Özellikle Van Gogh’un Arles’teki yatak odasının Lichtenstein tarafından yorumlanmış versiyonunu görmeniz lazım. Yukarıdaki fotoğrafa baktığınız zaman photoshop zannedebilirsiniz ama değil. İşte bu fotoğrafta bahsettiğim odanın tam ortasındayız.

“Bansky: Laugh Now” ve “Roy Lichtenstein: Lasting Influence” 31 Mayıs’a kadar Moco Museum’da devam ediyor. Kaçırmayın.

Loetje Amsterdam Akşam Yemeği İçin Mekanlar

Gelelim akşam yemeğimize. Eşim Tuna’nın tavsiyesiyle gittiğimiz Loetje’ye tek kelimeyle bayıldık. Amsterdam’da birkaç şubesi olan (biz In De Pijp’tekinde yer bulabildik.) Loetje’nin Fransa’daki L’Entrecote gibi özel soslu bir eti var. Bu özel sosun sonuna kadar keyfini çıkarmanız için yanında ekmek de veriyorlar. Loetje’de yediğimiz başlangıçlar, bahsettiğim et ve tiramisu’su gerçekten harikaydı. Burayı mutlaka not alın.

Bakers & Roasters

Pazar sabahı kahvaltısında nereye gidelim derseniz, size Bakers & Roasters’ı gözüm kapalı öneriyorum. Leziz yumurtaların, nefis pancakelerin masanıza serildiği Bakers & Roasters, Amsterdam’ın en popüler kahvaltı mekanlarından. Kapıda biraz kuyruk oluyor ama sabredin. Biz 4 kişi, 20 dakika bekledikten sonra hayal ettiğimiz kahvaltıya kavuşmanın keyifini çıkardık.

Vondelpark

Amsterdam tatillerinin vazgeçilmezi olan Vondelpark’ta vakit geçirmek Pazar günümüzün ana aktivitesi oldu. Hava soğuk olduğu için Voldelpark’ın sınırları içerisinde yer alan, doğayla iç içe olduğumuz cafelerinden birinde oturup saatlerce sohbet edip, ısınmak için bolca naneli çay içtik. Vondelpark, etrafta gezen köpekleri, soğuya rağmen spor yapan lokalleri ve huzur veren ortamıyla gerçekten mükemmel bir yer. Bir sonraki gidişimi ilkbahara ayarlayacağım için, o tatildeki Vondelpark ziyaretimi iple çekiyorum!

Casa Di David

Pazar akşamı, canımız İtalyan çekti ve canım Yasemin’in tavsiyesiyle Casa di David’e gittik. Burası, İtalyan garsonların çalıştığı, iki saatliğine sizi İtalya’da hissettirecek sempatik bir mekan. Uzun zamandır yediğim en başarılı makarnayı burada yedim diyebilirim. Burrata peyniri, ıspanak ve trüf mantarlı tagliatelle gerçekten inanılmaz lezzetliydi. Öncesinde ise Chianti bölgesinden gelen şaraplarımızı açıp, ortaya peynir ve şarküteri tabağı istedik. İşte bu benim en sevdiğim yemek; enfes bir İtalya’nın yerini hiçbir şey tutamaz… Siz de İtalyan mutfağı hayranıysanız, Casa di David her yönüyle tam size göre. Not almayı unutmayın.

Little Collins

Pazartesi yani son gün, kahvaltımızı canım Selin’in önerisiyle Little Collins’te ettik. Buranın fiyatları diğer Amsterdam cafelerine göre biraz daha yüksek ama lezzetler çok başarılı. Menüde az seçenek olduğunu görünce biraz panikliyorsunuz; ama merak etmeyin. Seçtiğiniz her çeşidin sizi mutlu edeceğine garanti veriyorum.

Little Collins’te bolca doyduktan sonra biraz Waterlooplein bölgesini gezdik ve bölgenin yakınlarında karşımıza çıkan bir bit pazarına uğradık. Birçok standı ne yazık ki beğenmediğimiz bit pazarından tam mutsuz bir şekilde ayrılıyordum ki, antika eşyalar satan salaş bir tezgah beni çok mutlu etmeyi başardı. Uzun zamandır evime antika bir mum söndürücüsü almak istiyordum. (Bunu mu düşünüyordun diyebilirsiniz, ama evet :) Ben evimdeki her parçanın hikayesi olmasını seviyorum. Salonumdaki birçok parça, Avrupa’daki butiklerden, antika pazarlarından toplama. Her seyahatimden salonuma bir parça getirdiğim için salonum şuan biraz kalabalık. Ancak ben bu kalabalıklığı, her eşyanın bir hikayesini olmasını çok seviyorum.) Bu tezgahtan aldığım iki adet mum söndürücüsünü sehpama yerleştirdiğim zamanki mutluluğumu görmeniz lazımdı. Küçük şeylerden mutlu olmak, bu tarz detaylara takılmak hoşuma gidiyor.

Amsterdam’da yürürken birçok irili ufaklı bit pazarları ile karşılaşıyorsunuz. Bazıları sizi tatmin etmezken, bazıları ise ne aradığınıza bağlı olarak karşınıza tam da istediğiniz eşyayı çıkarabiliyor. O yüzden vazgeçmeyin; bit ve (daha da güzeli) antika pazarlarını ziyaret etmek gerçekten çok keyifli bir hobi.

Amsterdam Plak Dükkanları 

Amsterdam’da ikinci el plak arayışında olanlara tavsiyem Sint Antoniesbreestraat sokağına ulaşmaları. Yanyana birçok plak dükkanı olan bu sokakta, bizim gibi plak koleksiyonunuz varsa çok zevk alacaksınız. Daha çok vaktim olsa buralarda saatlerimi geçirebilirdim, gerçekten! Evimize aldığım Eric Clapton, Bob Dylan, BeeGees plaklarıyla aşk yaşıyorum. Bunlar dışında dinlemeden, tamamen sürpriz olarak aldığımız Jazz plakları da çok başarılı çıktı. Bu dükkanlardan dinlemeden plak satın almak da oldukça keyifli. Fiyatları genelde 5 Euro olduğundan panik olmama gerek kalmıyor. Eve gelince heyecanla dinleyip, güzel çıktıkları zaman aldığım haz, tam da yukarıda bahsettiğim mutluluk gibi oluyor… Küçük detaylar insana heyecan veriyor :)

Benden bugünlük bu kadar; daha fazla uzatmadan Amsterdam seyahati yazımın sonuna geliyorum. Umarım siz de en yakın zamanda bir Amsterdam tatili planlar, bizim keşfettiğimiz mekanları zevkle deneyimlersiniz.

Herkese sevgiler! Xx

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

MAGGERLARDAN GÜNCEL YORUMLAR
x

Newsletter'a üye olmadınız mı?