Nevi şahsına münhasır yönetmen Quentin Tarantino’nun dokuzuncu filmi “Bir Zamanlar Hollywood’da” (Once Upon a Time in Hollywood) uzun süren bekleyişin ardından nihayet vizyona girdi. Film; Leonardo DiCaprio, Brad Pitt, Margot Robbie, Al Pacino gibi yıldızları kadrosunda barındırmasıyla daha vizyona girmeden büyük sükse yapmış ve herkesi ister istemez büyük bir beklentiye sokmuştu.

Son iki filmi Django Unchained (2012) ve The Hateful Eight (2016) ile sevenlerinin ve sinema yazarlarının eleştiri oklarına hedef olan Tarantino için bu filmin anlamı büyüktü. Daha önce çekeceği onuncu filmi sonrası yönetmenliğe veda edeceğini açıklayan Tarantino bu filmiyle emekliliğine bir adım daha yaklaşmış oluyordu. Django ve Hateful Eight ile ilgili eleştirilerin temelinde, bunlardan önceki filmlerinin kurgucusu Sally Menke’yi 2010 kaybettikten sonra çektiği filmlerde eski efsane filmlerindeki tadı alamadıkları yatıyordu, ki bence de bu düşüncede haklılar. Rezervuar Köpekleri, Ucuz Roman, Kill Bill gibi filmlerinin yanında Django ve Hateful Eight’in sönük kaldığını kolaylıkla söyleyebiliriz. Tarantino’yu “Tarantino” yapan özelliklerin başında hızlı kurgu teknikleri ile filmin ritmini ve gerilimini hep üst noktada tutması geliyordu. Bunu da Menke-Tarantino ortaklığı sağlıyordu. Menke, Tarantino için bir nevi şımarık bir çocuğun arkasını toplayan annesi konumundaydı. Once Upon a Time in Hollywood’un kurgusunu, Menke’nin yardımcılığını yapan, Django ve Hateful Eight’in kurgucusu Fred Raskin üstlendiğini söyleyelim.

Filme gelmeden önce filmin geçtiği 1969 yılının genel bir çerçevesini çizmek gerek. Bu tarih rastgele seçilen bir tarih değil ve dünya tarihinde oldukça önemli bir dönem. Büyük resme bakarsak yakın tarihimizde siyasi ve kültürel anlamda 68-69 yılı ile zirveye ulaşan 60’lı yılları iyi bilmek gerekiyor. Öncelikle filmin adının da refere ettiği üzere o zamanlar Hollywood’un altın çağları olarak biliniyor. Film de bu çıkış noktası üzerinden başlıyor.

60’lı yıllar dünyada olduğu kadar Amerika’da da oldukça hareketli geçiyor. Kısaca özetlemek gerekirse; İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerika ve Sovyetler dünyanın iki kutbu olmuş ve savaşın yarattığı büyük yıkım sonrası soğuk bir savaşa girerek hem birbirlerini kollamışlar hem de toparlanma sürecine girmişlerdi. 50’li yıllarda iktisadi olarak toparlanmanın sonucu 60’lı yıllar ekonomik anlamda bir atılım yaratmıştı. Ama bu ekonomik atılım toplumsal olarak gelişmediğinden toplumsal sınıflar arasında daha önceden beri gelen sorunlar iyice şiddetli hale gelmişti. Amerika’nın Vietnam savaşına girmesi (1963), barışçıl bir politika yürüten Kennedy’nin suikasti (1963), siyahi lider Malcolm X’in öldürülmesi (1965), Muhammed Ali’nin orduya katılmayı reddetmesi (1967)  gibi olaylarla gerilim iyice artmıştı. Ve bu sürecin en doruk noktası olarak Martin Luther King suikasti (1968) görülür. O yıllarda Vietnam’da gittikçe batağa saplanan klasik Amerikan ideolojisi sorgulanmaya başlanmış ve Amerikan hayat tarzına karşı isyan içinde yeni kültürel biçimler yaratan çiçek çocukları diğer adıyla hippiler dünyayı kasıp kavurmaya başlamıştı.

–Filmi henüz izlemeyenler için buradan sonrası filme dair spoiler içeriyor.–

Filme gelecek olursak böyle bir kültürel ve siyasi arka planda Hollywood’un altın çağlarının yavaş yavaş kapandığı yılda, kariyeri de Hollywood gibi düşüşe geçmiş Rick Dalton’un ve dublörü Cliff Booth’un kariyerlerine tutunma çabasını izliyoruz. Daha çok kötü adam rolleri verilen Rick Dalton eski şaşaalı günlerine dönmek amacıyla dizi ve film projelerine girmek istesede pek istediğini bulamıyoruz. Bu arada kendisine İtalya’da spagetti western filmlerinde oynama teklifi geliyor. İlk başta bunu istemese de film ilerledikçe buna razı olma durumuna geliyor. Dalton’un hayatına paralel ilerleyen hikâyede de komşusu Roman Polanski ve Sharon Tate’i izliyoruz. Gerçi sadece izliyoruz, hiçbir dramatik bir hikâye örgüsü yok, sadece filmin finaline konu olacak olayları bağlamak adına arka plan sunuyorlar.

Filmi ve özellikle finalini tam anlamıyla anlayabilmek için Sharon Tate ve cinayetinin perde arkasını da bilmek gerekiyor. Sharon Tate, kariyerinin başında güzelliği ile yapımcıların dikkatini çeken gelecek vaat eden yeni bir oyuncuydu. 1968’de çektiği Rosemary’s Baby filmi ile geniş kitlelerce tanınan ve dönemin en iyi yönetmeni olarak sayılan Roman Polanski ile aynı yıl evlenmişlerdi. 8 Ağustos 1969 tarihinde doğumuna iki hafta kala Manson ailesinin üyeleri tarafından acımasızca öldürülmüştü.

Charles Manson, geçtiğimiz yüzyılın en tartışmalı figürlerinden biri. Kendisi için hiçbir insan öldürmeyen en büyük seri katil tanımlaması yapılıyor. Bunun sebebi ise Manson ailesi adını verdiği tarikatte, toplumun dışlanmış bireylerini yanına çekerek ve uyuşturucu etkisiyle kendi ideolojisi aşılayarak cinayetler işlemelerine sebep olması.

Siyahlarla beyazlar arasında ırk geriliminin en doruk noktasında olduğu yıllarda beyaz ırkın üstünlüğünü savunan Ku Klux Klan örgütüne karşılık kendilerini savunmak için Kara panterler örgütünü kuran siyahlar arasında toplumsal huzuru bozan olaylar yaşanmaktaydı. Manson ise müritlerine, bu toplumsal savaşın tüm dünyadaki insanları yok edeceğini ve bu savaş sonunda sadece kendilerinin hayatta kalacağını söylüyordu. Bu savaşı da körüklemek için haberlere konu olabilecek ünlü isimlere karşı cinayet işlemeleri gerektiğini empoze ediyordu. Tabi bu bahsettiğim tüm ırk savaşları, tarikat oluşumu gibi olaylar Manson’un tutuklandıktan sonra jüriye ve Amerikan toplumuna karşı takındığı delice personanının bir tezahürüydü.

Aslında olan tamamen egosal bir kişilik çatışmasından başka bir şey değildi. Çocukluk döneminde anne ve babasından sevgi görmeden büyüyen Manson, çocuk yaşta çeşitli suçlarla hapise girip çıkmış ve 67’deki son tahliyesinden sonra Hollywood’da bir çiftlikte kendi deyimiyle bir ‘aile’ kurmuştu. Manson aslında Hollywood’da müzik üzerine kariyer yapmak istiyordu. Müzikal anlamda istediğini bulamayan ve hatta kendince bazı ünlü yapımcılardan kazık yiyen Manson bunu hazmedememiş ve intikam alma yollarına başvuracaktı. Beach Boys vasıtasıyla tanıştığı Terry Melcher (Doris Day’in oğlu) ünlü bir müzik prodüktörüydü. Şarkılarını dinlediği Manson’ı pek de yetenekli bulmamıştı. Melcher’ın sevgilisi Hollywood yıldızı Candice Bergen, o zamanlar 10050 Cielo Drive’daki evde yaşıyordu. Bu evde katıldığı partilerde kendini Hollywood müzik endüstrisine kabul ettirmeye çalışıyordu. Bu gerçekleşmeyince yarattığı hüsran gittikçe intikam alma arzusuna dönüşüyor ve o ev gerçekleşmeyen fantezilerinin travması olarak kendinde iz bırakıyordu. Sonrası ise malum, o eve Tate-Polanski taşınıyor ve Manson müritlerine o evde olan herkesin öldürülmesi gerektiğini emrediyordu. Yani ırk savaşları, sahte peygamberlik tamamen uydurmaydu ve Tate’in hedef seçilmesi sadece tesadüftü. Manson’un o evle sorunu vardı ve bunun intikamını almak istiyordu o kadar. (Bu konuyla ilgili seri katillerin öldürme güdüleri üzerine yakın zamanda Netflix’de yayınlanan Mindhunter’ı izlemenizi tavsiye ederim. İkinci sezonunda Manson da konuya dâhil oluyor.)

Eğlence endüstrisindeki yıldızların toplumda dokunulmaz, ulaşılmak istenen, el üstünde tutulduğu bu yıllarda Manson ailesinin vahşilikte sınır tanımayan bu cinayetleri sonrası Amerikan kamuoyu bundan oldukça etkilenmiş ve 60’lı yılların sonunda Çiçek Çocukları’nın sevgi, barış, eşitlik gibi kavramlarla estirdiği toz pembe iyimser hava bir anda tersine dönmüş ve toplumsal bir travma yaratmıştı.

Tarantino da Hollywood’un şaşaalı dönemlerine olan özlemini, o dönemi kapatan olay ekseninde anlatmaya çalışıyor. Ama bunu yaparken de Manson ailesini hedefe koymaktan çok, hippi zihniyetini suçlu pozisyonuna yerleştiriyor. İşte tam burada filmin eleştirisi başlıyor. Her ne kadar Manson ailesini lanetlese de onlarla birlikte hippi gençliği üzerinden Amerikan soluna dair tek taraflı bir anlatı tercih ediyor. Yani Tarantino’ya göre Tate cinayetinin sebebi manyak bir tarikat liderinin beyinlerini yıkadığı katiller değil, o yıllarda ortalığı kaplayan özgürlükçü düşüncenin devamı olmasıydı.

Cliff’in arabasına aldığı Manson ailesinden hippi Pussy, Tarantino’nun hippilere olan hıncının tamamen vücut bulmuş hali diyebiliriz. Sürekli vücudunu teşhir etmesi, saçma dansları, Cliff’e arabadaki teklifi, bütün bunlar onu karakterden çıkarıp bir fetiş objesine dönüştürmek için yapılmış izlenimi veriyor, ki bu fetiş objesine dönüştürme durumu filme karşı bir başka büyük eleştirinin de ortak noktası. Mizojinizm yani kadın düşmanlığı.

Tarantino’nun başı bu film öncesinde “kadın düşmanlığı” ile çokça ağrımıştı. Yıllar boyu filmlerinin yapımcılığını yapan, aynı zamanda da dostu Harvey Weinstein’in 2017’de patlak veren ve “Me Too” hareketini başlatan taciz olaylarından sonra tüm yaşanan olayları önceden bildiğini, hiçbir şey yapmadığını ve onunla çalışmaya devam ettiğini itiraf etmesi çokça tartışılmıştı. Filmden örnek verecek olursak, Rick Dalton’un Western filmi sahnelerindeki küçük kız oyuncuyla konuşmaları oldukça rahatsız edici küçük detaylar barındırıyor. Sahneler çekilmeden önce muhabbet ettikleri sahnede küçük kızın bilmiş bir tavırda olması ve kendisini aktris değil aktör olarak tanımlaması, kadın oyuncu kavramını yok sayar nitelikteydi. Sonrasında ise sahne çekilirken Dalton’un senaryoda olmamasına karşın küçük kızı yere atışı ve kızın bunu olgunlukla karşılayıp “güzel oyunculuktu” dedirtmesi kadın oyuncuları bir bireyden çok bir set dekoru gibi gördüğünün bir özeti gibiydi.

Bu sahne bana Bernardo Bertolucci’nin 1972 yapımı Marlon Brando ve Maria Schneider’in başrolünde oynadığı Paris’te Son Tango filmini hatırlatmıştı. Filmin önüne geçen tereyağlı tecavüz sahnesinin Bertolucci ve Brando tarafından tasarlandığı ve gerçekçi (!) olması adına Schneider’e detay verilmeden oynandığı, sonradan Scheider’in röportajıyla ortaya çıkmıştı. Schneider, 2007’de İngiliz Daily Mail gazetesine verdiği mülakatta filmdeki “tereyağlı tecavüz” sahnesinin kendisine önceden haber verilmeden çekildiğini ve “kendisini biraz tecavüze uğramış gibi hissettiğini” söylemişti. Film çekilirken 19 yaşında olan Schneider bu travma sonrası uyuşturucu bağımlısı olmuş ve intihar girişimlerinde bulunmuştu, 2011 yılında da erken yaşta aramızdan ayrılmıştı. Bertolucci ise daha sonra bu sahne ile ilgili “onun bir aktris olarak değil, bir kız olarak tepki vermesini istiyordum” diyerek bu konulara ne kadar materyalist yaklaştığını gösterdi, sinema adına her şeyin mübah olduğunu düşünmesi oldukça üzücü. Bu olay maalesef Bertolucci ve Brando’nun kariyerlerinde kocaman bir leke olarak tarihe geçmişti.

Tarantino da kızı yere atma sahnesiyle aslında, yönetmen kadın oyuncuyu duygu ve düşünceleri olan bir birey olarak ele almayıp sadece bir sahne dekoru gibi davranmakta beis görmemelidir, demek istiyor gibiydi. Bunun dışındaki örnekler ise, filmdeki erkek karakterlerin oldukça maço tavırları, karısını öldüren bir dublörü başka olaylarla kahramanlaştırması ve en çok eleştirildiği üzere Margot Robbie’nin canlandırdığı Sharon Tate’i hikâyede oldukça pasif göstermesi. Replikleri bile bir kaç satırdan ibaretti. Filmin promosyonu yapılırken Margot Robbie hep önde olunca, herkes hikâyede daha baskın bir karakter görmek istiyordu ama beklentileri boşa çıkaran bu pasif temsil çok eleştirilmişti. Hatta Tarantino, bu durumla ilgili söyleşilerde sorulan sorulara agresif cevaplar vermiş ve yaptığı kurguyu “Sharon’ı o felaket olayla değil, gündelik hayatına devam eden, o dünyanın parçası bir insan olarak ele almak istedim” diye savunmuştu.

Tarantino şiddeti açıkça göstermeyi seven bir yönetmen. Özellikle şiddetin nedenselliği üzerine çok evrimsel bir düşüncede olduğunu söyleyebiliriz. Şiddetin neden olduğu durumlara hiçbir zaman eğilmiyor. Soysuzlar Çetesi’nde ve Django’da şiddeti kullanış biçimi alternatif tarih yazımının bir parçası. Yani bilerek ve isteyerek tarihi gerçekleri çarpıtması, tarihteki şiddetin ortadan kaldırıldığını görmeyi yeğlemek için değil, yenilenlerin yendiği bir kurguyu aynı şiddet düzeyinde görmek istediği için. Yani son filmlerindeki “tüm bunlar keşke yaşanmasaydı” değil “keşke tam tersi yaşansaydı” teması diye özetleyebileceğimiz bir alt metni daha uygun görüyor Tarantino. Tam bir dişe diş, kana kan intikam görmek istediği için böyle tercihlerde bulunuyor.

Sonuç olarak, kariyerinin bitimine bir film uzaklıktaki Tarantino için bu film jübilesine yaraşır bir kalitede değil maalesef. Özetle, yarısı nostaljinin ekmeğini hunharca yiyen belgeselvari bir biyografi filmi gibi ilerlerken diğer yarısı da Tarantino ile alternatif tarihe giriş 101 dersinin devamı niteliğinde. Ama maalesef her iki katmanı birbirine bağlayacak sağlam bir hikâye örgüsünden bahsetmek zor. Her iki anlatıyı da daha önce denediğini göz önünde bulundurursak yeni bir şey ortaya koymak gibi bir çabasının da olmadığını görmek üzücü.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN