Son yılların en başarılı belgesel yönetmenlerinden biri olan Asif Kapadia, genç yaşta aramızdan ayrılan Brezilyalı efsane pilot Ayrton Senna’nın hayat hikayesini anlattığı Senna belgeseli ile geniş kitlelerce tanınmış, sonrasında kamerasını müzik dünyasına çevirmiş, yine erken yaşta hayatını kaybeden Amy Winehouse’un son yıllarını perdeye aktarmıştı. Hatta Amy ile en iyi belgesel Oscar’ına da sahip olmuştu. Bu iki iyi işten sonra kurmaca dünyasına yönelmiş ve Mindhunter’ın ilk sezonunda iki bölümü yönetmişti. Birkaç yıllık aranın ardından, belgesel dünyasına dönüş yapan yönetmen bu kez, geçtiğimiz yüzyılın sadece futbolda değil saha dışında da her şekilde tartışmasız büyük fenomeni Diego Armando Maradona’nın hayat hikayesini odak noktasına alıyor.

Belgesel sinemanın en büyük handikaplarından biri bence anlattığı ‘şeyi’ ne kadar iyi görselleştirebildiği. Tabi anlattıklarının gerçekliği ve tarafsızlığı da en büyük olmazsa olmazıdır ama bu koşulları sağlayabilse de bunu perdeye aktarabilmek ve izlenebilir bir seyirlik sunabilmek, ayrıca mümkünse dramatik yapı kurmak adına görsel arşivi çok sağlam olmalı. Bazı belgeseller ne kadar anlattıklarının önemiyle öne çıksa da görüntü anlamında besleyici olmayıp sadece konuşan insan görüntüleri ile oluşturulduğunda bende o belgeseli izleme şevki kayboluyor.

Diego Maradona belgeseli bu anlamda oldukça, hatta benzerlerinden katbekat üstün bir yapım olarak karşımıza çıkıyor. Maradona’nın ve yakınlarının bu projeye görüntü anlamındaki desteği çok samimi ve gerçekçi bir profil çizilmesini sağlıyor. Hatta öyle ki Maradona’nın Napoli’den ayrılırken evdeki kolilenmiş eşyalarının görüntüleri bile mevcut. 500 saate yakın bir arşiv görüntüsü içerisinden 2 saatlik bir film çıkarmak her ne kadar çok zor bir iş olsa da çok şanslı olduklarının bir göstergesi.

Film, Maradona’nın hayatının Napoli’deki günlerine odaklanıyor. Futbol tutkunları bilecektir, Maradona’nın Barcelona’da yaşadığı hayal kırıklığının üstüne o zamanlar çok da üst düzey bir kulüp olmayan Napoli’nin Maradona’yı transfer etmesi oldukça sükse yaratmıştı. Özellikle maddi anlamda güçlü olmayan Napoli’nin zamanın transfer rekorunu kırarak gerçekleştirdiği bu transfer, mafyalarıyla ünlü Güney İtalya’nın yine bu şekilde kaynak yarattığı hep dedikodu şeklinde konuşulmuştu. Hatta ilk basın toplantısında kulüp başkanına sorulan ilk soru transfer için gerekli paranın Napoli mafyası Camorra’dan temin edilip edilmediğiydi. Belgeselin en güzel taraflarından biri de Maradona’nın yanı sıra Napoli’nin de portresini çiziyor olması. 80’li yılların ortasında futbol taraftarları üzerinden İtalya’daki kuzey-güney çekişmesinin, insanların birbirine bakışını çok güzel özetliyor. Zaten futbolun da bu denli çok takip edilmesinin nedenlerinden biri de bu. “Futbol sadece futbol değildir” diye bir sözü vardır, yani futbol üzerinden çok kolaylıkla sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel çözümlemeler yapmak mümkün.

Genel anlamda spor belgeselleri janrının en güzel örneklerinden biri Diego Maradona, sadece futbol tutkunlarının değil, sadece belgesel film izleyicilerinin değil, herkesin mutlaka izlemesi gereken bir film. Her yaptığı ile olay olan bu kültürel fenomenin çalkantılı hayatını perdede böylesine güçlü bir görsellikle izlemek keyif verici.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN